Karanlıkta ülke sevilmez

17.06.2009 02:01

M. Naci Bostancı

Orduların milletler ve ülkeler için ne kadar önemli olduğunu belirtmeye bile gerek yok. Ne yazık ki yaşadığımız bu zalim dünyada ülkelerin bağımsızlıklarını koruyabilmeleri, uluslararası ilişkilerde şamar oğlanı olmamaları güçlü bir ordunun varlığından geçiyor. İşte Irak.

İşte zayıf ordulara sahip küçük ülkelerin dünyanın satranç tahtasındaki kendi iradeleri dışındaki yerleri. Ülkeler işgal edilirken, doğal olarak, önce orduları ortadan kaldırılıyor. 1918'deki Mondros Ateşkes antlaşmasını unutmayalım. Önce ordu terhis edilmiş, ardından işgaller başlamıştı. Dünyanın barış içinde yaşamasını, tüm insanların birbirlerinin kardeşi olmalarını temenni ederiz. Kurtların dünyasındansa kuzuların dünyasını istemeyecek acaba ne kadar insan vardır dersiniz? Fakat yine de kuzu olmayı istemek yetmiyor, bir kuzu sürüsünü bir tane kurt dağıtabiliyor. Ordulara dayalı gücün siyasetle, çıkarla, o yağma ve talana bakan yüzüyle ne kadar derin bağları olduğuna tüm tarih şahit. Keza buna direnmenin de yine ancak ordularla olduğu muhakkak. 1702'de İngiliz ordusu Hindistan'a çıktığında karşısında Raca'nın ordusunu bulmuştu. Topraklarını savunan Raca'nın ordusu yenildi ve o tarihte başlayan istila 1948'e kadar Hindistan'dan neler götürdü, ortada.

Üstat Machiavelli, beş asır önce milli ordunun önemini acı tecrübelerin üzerinden fark etmişti. Ülkelerin varlıkları için çok gerekli güvenliği emanet ettikleri paralı askerler, savaş meydanlarında çok kolay saflarını değiştirebiliyorlar, ya da büsbütün meydanı terk edebiliyorlardı. O dönemde Fransız askerlerinin Floransa'yı işgallerine direnmesi gereken paralı askerlerin kenara çekilivermeleri, yegâne kaybın ise çarpışmadan değil, üzengiye ayağının takılı kalmasından, kazaen ölen bir asker olması çok çarpıcı örneklerdendir.

Milli orduların milliyetçiliklerle birlikte yükseldikleri bir vakıadır. Ölüme yazgılı bir iş yapıyorsanız hayat bulduğunuz bir damar olacak. Yüksek bir ideal, ahlaki bir duruş ve elbette onur. Milli ordular ahlakiliklerini ve ideallerini ilişkili oldukları milletlerin ebedi var olma iddialarından, bağımsızlıklarına atfettikleri değerden çıkartırlar. Fakat bunun ötesinde toplumlara hâkim olan moral değerler, özellikle kutsalın referansları orduların kimliklerinde en egemen yerde dururlar. Dinî, millî ya da hayatın o tuhaf güzergâhında iç içe geçmiş halde her ikisi sundukları ebedilik duygusuyla fani hayatın fani ölümlerini önemsizleştirerek insanları asker yaparlar. Çanakkale savaşlarında Mustafa Kemal askerlere "Ben size ölmenizi emrediyorum." dediğinde bunun anlamını, hiç tartışmaya lüzum görmeden herkes bilmektedir. Düşünün ki insanlar hayatta neleri tartışırlar, fakat ölüm gibi en temel konuda binlerce askerin gözlerini kırpmadan ateşe atılmalarındaki o nüfuz edilemez hali iyi anlamak gerekir.

İLHAMINI ROMANTİK VATAN SEVGİSİNDEN ALMANIN BEDELİ...

Bizde askeriye sınıfı her vakit önemli olmuştur. Uzun tarihimiz içinde yaşadığımız nice göçler, savaşlar, var olma derdine düşmeler askeriyeyi hep ön safa taşımıştır. Bir uç beyliği olan Osmanlı'nın elbette oku sivri, kılıcı keskin, yüreği pek, imanı tam olacaktı. Bunların kompozisyonunun bize söylediği meslek, askerliktir. Çöküş döneminde ise yaşadığımız trajedilerin en merkezî başlıklarından birisini yine askeriye oluşturmuştur. Savaş meydanlarındaki gerilemeyi önce ordunun yapısında arayışımız adeta bir sevk-i tabii. Asakiri Mansureyi Muhammediye, Nizamı Cedit... Tanzimat dönemi ricali, güçlü bir ordu olmadan güçlü bir imparatorluk olamayacağı bilinciyle yenileşmenin bel kemiğine askeriyeyi yerleştirmiş değil midir? Harbiye, askerî tıbbiye, mektepler... Devlet nasıl kurtulur, yani millet nasıl kurtulur, diye düşünenlerin öncüleri de yine ağırlıklı olarak askeriyedendir. Bizde, kabaca söyleyecek olursak, modernleşmenin motor gücü burjuvazi teşekkül etmediği için, onun yerine bürokrasi ikame olmuş, özellikle askerî bürokrasi en başat rolü oynamıştır. Zayıflayan, günden güne sönen koskoca bir imparatorluğa karşı en derin ıstırabı hissedenlerin askerler olmasına şaşırmamak gerekir. Bu sadece devletin omurgasını oluşturmalarından kaynaklanmaz, yıkılan imparatorluğa omuz vermesi, dayanak olması beklenen en temel sınıf onlardır. Annelerin çocuklarını askeriyeye gönderip sonra sarı sırmalar içinde ellerini öpmelerini beklerken hissettikleri sadece asker anası olmak değildir, aynı zamanda bir tür devlet analık söz konusudur. Yıkılan imparatorluktan yeni bir devlet çıkartılırken öncü rolü oynayan yine askerlerdir. Bu bir toplumun seçimi değil sahip olduğu sosyolojinin kaderidir. Tarihin herc ü merci içinde bu en merkezi gücün yetişmişliği, elindeki silahı ile kendisine atfettiği bir sorumluluktur bu.

Vatan sevgisiyle, kahramanlıkla, onurla, ölümle iç içe bir meslek olarak askerlik, kaos zamanlarındaki değerlerin altüst oluşundan elbette her toplumsal kesim gibi pay alır. Enver Paşa'nın kahramanlığından, ülkesi, insanları için yiğitçe ölümü göze alabilme gücünden kim şüphe edebilir? O utanç verici Balkan savaşlarında yenilirken, cephede rakiplerinden çok daha fazla birbirine düşman olan İttihatçıların ve İtilafçıların vatan sevgisinden de şüphe edemeyiz. Ancak vatan sevgisi tek başına bir anlam taşımıyor, o sevgiye dayalı sorumluluk ve eylemle hangi sonuçlar elde ediliyor, asıl önemli olan o. Atatürk vatan sevgisiyle yeni bir ülkenin temellerini attı, Enver Paşa Sarıkamış faciasının, daha kabileyi aşamamış kesimler üzerinden hayal edilen Turancılığın faili oldu. İttihatçılar ve İtilafçılar Balkanlar'daki o hüzünlü gerileyişimizin müsebbipleriydiler. Eminiz ki tüm o dönemin insanları evlerinde, arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılarda, milletin önünde aşkın bir millet sevgisinin hisleriyle doluydular. Bir milletin kaderi söz konusuyken sadece bu "sevgi"ye odaklanarak hüküm yürütebilir miyiz? Felaket kadar kurtuluşu, aynı vatan sevgisini referans göstererek, aynı çizgide değerlendirebilir miyiz?

Bugün Türkiye modern bir ülke. Her modern ülke gibi sivil toplum güçleniyor, milletin kaderini tayinde yine milletin iradesi asli rol sahibi oluyor. Bu ülkenin okuryazarları, ekonomik elitleri ve elbette askerî, mülki bürokratları var. Bu ülkenin geleceği nasıl biçimlendirilmeli, ortak kararlar ne olmalı istikametindeki müzakerelerinin yaşandığı etkileyici bir siyasal zemin var. Modern bir ülkede tüm kurumlar kendi yerlerinde ve görevlerinde kalarak topluma en büyük katkıyı sağlarlar. Ülkenin olağan zeminlerinde hayat memat meseleleri dâhil her şey konuşulup tartışılırken, düzen işlerken, hiçbir gerekçe hiçbir kesime ülkenin varlığı, dirliği, birliği konusunda görev çıkartmaya sebep teşkil edemez. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin açıklamaları takip edildiğinde bu tavrın açık seçik ortaya konduğunu, demokratik düzene sahip çıkıldığını görürüz. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki, ilhamını "romantik vatan sevgisinden" alan, aynı zamanda meşruluğunu da buraya refere eden bir damar, modern toplumun akustiğinde sadece "keyfe keder" olarak görülebilecek bir tutumla varlığını sürdürmektedir. Bu anakronik bir tutum, yanlış bir tarihselliktir. Modern bir toplumda vatan sevgisinin en önemli kriteri, yapılan her işin, ortaya konulan her iddianın, ülkeye sahip çıkma adına her tavrın halkla paylaşılması ve meşruluğunu tam da buradan alabilmesidir. Unutmayalım ki ülke karanlıkta sevilmez. Karanlıkta sevmeye kalkışan kişi, akılcı şekilde yaklaşılması gereken ülkeyi Leyla metaforu içine yerleştirirken, kendisi de elbette Mecnun haline gelir. Leyla ve Mecnun'u severiz, fakat herkesin tam da böyle olduğu bir ülkeyi tasavvur bile etmek istemeyiz.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim