Karanlığın gözlerine bakamayanlar

26.05.2009 14:52

Leyla İpekçi

Üniversiteyi yeni bitirmiş bir arkadaşı gezdiriyordum Beyoğlu’nda. Galatasaray Lisesi’nin önünden geçerken, “bak” dedim, “burası da kayıp annelerinin her cumartesi buluştukları ve seslerini duyurmaya çalıştıkları yer.”

Okula dair ilk aklıma gelen bu olmuştu. Genç arkadaşım döndü ve “ne garip” dedi yarı gülümseyen bir tonda. “Nasıl kaybolmuşlar ki? Bu devirde kimse bulamıyor mu onları? Nerede kaybolmuşlar?”

Doğrusu, bu delikanlıya kızmadım, kızamadım. Çünkü bilmiyordu. Ve bunu bütün saflığıyla da ifade ediyordu. Kendi üniversite yıllarımı düşündüm. Seksenli yıllarda okumuştum. Gençliğin en apolitik döneminde.

Aramızda bir Kürt arkadaş vardı. Devamlı adının önüne Kürt kelimesi konularak çağrılırdı. Biraz bozulurdum, ayıp gelirdi bana herkesi adıyla çağırırken, onu kimliğiyle çağırmak. Fakat sonra bundan kendisinin çok hoşnut olduğunu fark ettim. Neden kökeninin altını çizmek istiyordu ki durmadan?

PKK adını ilk duyduğumuz yıllardı. Kürt diye bir halkın bu topraklarda yaşadığını, cumhuriyeti Türklerle birlikte kurduklarını hiçbir ders kitabında okumamıştık. Çok yıllar sonra Mustafa Akyol, liseyi Kürt ismini duymadan bitirdiğini anlatacaktı bir Kürt konferansında. Dedemin İstanbul’a gelip yerleşmiş bir Kürt olduğunu ise daha uzun yıllar duymayacaktım.

Kayıp annelerinin trajedisini, taleplerini, evlatlarının yıllar önce nerede kaybolduğunu, neden bulunamadığını, kimselerden bunun hesabını nasıl soramadıklarını anlatacak bir dil bulamadım genç arkadaşıma.

Söyleyeceğim şeyler, onun okuduğu gazetelerde, izlediği kanallarda söz konusu edilmediği için, –ya da saptırılarak yansıtıldığı için- ağzımdan çıkan her söz onda bir şüphe uyandıracaktı. Rahatlıkla bölücü bile olabilirdim karşısında. Terörün, patlayan bombaların, faili meçhullerin daha fazla sürmesini istemeyen, şiddet nereden ve kimden gelirse gelsin durdurmanın çarelerini kendince düşünen sıradan biriydim oysa.

Çok sık karşılaştığım bir yansıma haliydi bu. Ergenekon’un bu ülke için çok önemli bir fırsat olduğunu konuşurken mesela, ansızın biri çıkıp “evet ama niye şimdi, kimler var bu davanın arkasında” diye şüpheyle soracaktır.

O vakit de, on yıllardır katilleri bulunmamış cinayetlerden, kemikleri bulunmamış kayıplardan, kanı temizlenmemiş aydın ve gazetecilerden, katliamların uğradığı zamanaşımlarından, kanlı darbelerden, darbelerin olgunlaştırılma süreçlerinden bahsedemez olur, tıkanırım. Sadece son dönemde dökülen Hrant Dinklerin, rahiplerin, Özbilgin ve diğerlerinin kanı bu yüzden pıhtılaşamıyor işte.

***

Daha fazla bomba patlamasın, kan dökülmesin, dağdakiler insin, sınırötesi operasyonlar dursun diye Kürt meselesinde barışa giderek yaklaşıldığı bir dönemdeyiz. Eskiden soruşturulamaz denilen ve adı birçok kanunsuzluğa karışan kişiler en azından sorgulanmakta.

Fakat bazı hukuk ve siyaset adamları yargıyı etkilemekten hiç çekinmeksizin demeç veriyorlar: “Ülke bütünlüğünün bölünme eşiğine geldiği, tüm çağdaş kurum ve kavramların acımasızca karalandığı karanlık bir dönemden geçiyoruz.”

Hayatın tüm gerçekliği kendinizi ille her fikrine katılmak zorunda hissettiğiniz partinizin, siyasetçinizin en sığ sözlerini ‘mutlak’ kabul etmekten ibaret oldu. Ve onlar bunu biliyor, buna oynuyorlar. Söyledikleri en sığ sözün bile hakikatin özgürleştirici yolundan benim genç arkadaşım gibileri ‘uzak’ tutacağına güveniyorlar.

Biat ve itaat kültüründen dem vururlarken, çağdaşlığı ve medeniliği çağrıştıran kelimelerin tekellerinde olmasından medet umuyorlar. Başbakanın “farklı etnik kimliktekilerin kovulması faşistlikti” sözlerine verdikleri tepkiyle ise bizi bir kez daha karanlığa davet ediyorlar.

Etnik kökeni dolayısıyla farklı grupların yaşadığı onca trajedinin kuşaktan kuşağa söze bile henüz dökülemediği bir ülkede “medeni olan ülkemizde azınlıkları kovmak diye bir şey yok” derken vicdan suçu işliyorlar.

Birilerinin sırf belli bir ideolojiden geliyor diye, aleyhteki delillerden muaf tutulmasını isteyerek adaletli olacaklarını sanıyorlar. Hangi hukuk kuralı, içinde çağdaş kelimesi geçtiği için bir kurumun ‘doğuştan’ kusursuz, hatasız ve suçsuz olduğu bir önkabulü hakkaniyetli bulabilir? Hiç soruşturma gereği duymaksızın?

Annelerin evlatlarının kemiklerini dahi bulamadığı, etnik grupların darbelerin olgunlaşma döneminde en kerli ferli beyler tarafından durmaksızın hedef gösterildiği, kanlı örgütlerin çağdaşlık gibi kelimelere sığınarak suç işleyip hiç yargılanmadığı bir çağın karanlığı onların vicdanını biraz olsun rahatsız etseydi. Işığa hep birlikte yaklaşırdık belki.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim