1. YAZARLAR

  2. Fatma Gülbahar Mağat

  3. Karakoldayım, Korkuyorum!
Fatma Gülbahar Mağat

Fatma Gülbahar Mağat

Yazarın Tüm Yazıları >

Karakoldayım, Korkuyorum!

A+A-

Türkiye gerilimli günler geçirmekte. Yıllardır çekilen sancılar bitsin diye feryat edenlerin sesi iyice yükselmekte. Kiminin, sorunların makul yollarla çözülmesi konusundaki ısrarcılığına karşın, kimileriyse ateşe körükle gitme konusunda inatçılığını sürdürmekte. Ve öyleleri de var ki, bu ortamlardan, bu kavgalardan, bu kan ve gözyaşlarından, kendi hesaplarınca nemalanmaya çalışmakta. Yani, mide bulandırıcılık işlevi yürütmekte.

Asıl adı ‘Kürtlerin özgürleşmesi’, ‘Kürt halkının haklarının iadesi’, ‘Kürtlerin her yönüyle varlıklarının tanınması’, ‘Kürtlerin, Kürt oldukları için ezilmemesi’, ‘Kürtlerin dil ve kültürlerinin kullanılması’ olan meselenin, PKK örgütünün eylemleriyle aynı payda altında yazılmaya çalışılması, olayları iyice çıkmazların içine sürüklemekte. Bir bilinmeyenli basit bir denklem (‘x= Kürtler’ olması bu kadar aşikarken), çok bilinmeyenli denklemlere dönüştürülmeye çalışılmakta.

Dönemin hassas bir dönem olduğunu bilenler (genellikle hassas davranmak zorunda olanlar mağdurlar, zayıflar, ezilenler ve bahsi geçen Kürtler olmaktadır nedense), sorun çıkarmamak, göze batmamak, olayları büyütmemek için azami gayret gösterirler/göstermek zorunluluğunu hissederler.

Ancak gelin görün ki, onlar kendilerini sakınmaya çalıştıkça, bela kendilerini bırakmamakta direnmektedir. Ve bunu yapanlar, ‘derin devlet’ denilen Susurlukçuların, Ergenekoncuların mini versiyonları, minyatürcükleridir adeta.

Her ilde, her ilçede, her beldede vardır bu tipler. Amaçları sadece ortalığı karıştırmak, insanları rahatsız etmek, birbirlerine düşürmek ve küçük bir kıvılcımdan yangın çıkarmaya çalışmaktır. Dün endişelerle çocuğunun okulunu değiştirmek zorunda kalanlara, esnafla sıkıntılar yaşayanlara, bugün hakarete uğrayanlar, dövülüp hastanelik edilenler katılmıştır. Korkumuz ve endişemiz, bunun daha ileri boyutlara taşınıp, yıllar yılı, bir arada yaşamış olan halkın, birbirine karşı hasım kesilip, kılıçlarını bilemesidir.

Bizlerse şeytan ve yardakçılarına inat, İslamî ve insani terbiye ve öğretiler eşliğinde,  sağduyuyu elden bırakmama çağrımızı yinelemeyi, kendimize görev telakki etmeye devam etmekteyiz.

Lakin, ortalığı karıştırmamak veya olayları büyütmemek adına, yapılan her haksızlığa boyun eğmekte, muhatapları (Kürt olanın veya zulme uğrayanın) iyice hakir görülmeye, onur ve haysiyetlerinin çiğnenmesine, kendilerine olan özgüvenlerinin yitirilmesine neden olur. Bir noktadan sonra başını kaldırmak ve yeter artık diyebilmek, onların da en temel haklarındandır. Bu hakkını sonuna kadar kullanmalı, kullanmayı bilebilmelidir.

Bu yazımda da benzer şeyler söylüyorum çünkü, Türkiye’nin dört bir yanında ateş düşerken ocaklara, yine dört bir yanında zulüm ve işkence de devam etmektedir toplum içerisinde. En sıcak örneğiyse, bahsedeceğim annenin acısı, korkusu ve çaresizliğidir.

“Kürtçülük yapıp ortalığı bulandırıyorsun diyecekler diye çekiniyorum ama, yavrumun da her gün hırpalanmasına dayanamıyorum artık” diyerek gözyaşı döküyor genç kadın. Daha on beşinde bile olmayan oğlunun “herkes kendi çiftliğine”, “sizin buralarda işiniz yok”, “sizde PKK’lısınız” nidalarıyla rencide edilip kendisini eve kapatmasına artık kahrettiğini söylüyor gözyaşlarını silerken.

Damlayı taşıran son damla ise, 6-7 çocuğun bir olup, oğlunu dövmeleri olmuş. Yeter artık, inceldiği yerden kopsun diyerek, aldığı gibi hastaneye götürmüş oğlunu. Çocuğunun nasıl dövüldüğünü anlatırken, klasik Türk filmleri geliyor aklıma.

Gel konuşalım biraz diyerek çocuğu okul bahçesinden çıkarmaya çalışmışlar. Korkuyla onlara bakan çocuk, “beni döveceksiniz değil mi? (zavallı yavrucak)” diye sorgulayınca onları, “yok oğlum konuşacağız. Dövecek olsak mahallede de döverdik” diyerek sürükleyerek götürmüşler okul dışında sakin bir yere. Öğle yemeği vakti, ortalıkta epey tenhaymış okulda.

Önce çelme takıp düşürmüş biri. Kalktığında bir başkası geçirmiş ayağına çelmeyi. Yüzün koyu kapaklanmış çocuk yere. Başı dönmüş kalkamamış ayağa. “Kalk ulan ayağa” diyerek zorla kaldırmış bir tanesi. Elebaşları dediği çocuk, omuzlarından tutup, genç kadının oğluna okkalı bir kafa geçirmiş (kusura bakmayın, Türk filmi gibi demiştim. Bende argo yazmaya başladım). Sersemleyen çocuğun midesine de tekmeyi indirmiş. İyice başı dönen çocuk yere düşmek üzereyken, bir başkası çelme takıp, yere kapaklanmasını hızlandırmış. Arkalarına bakmadan çekip giderken, bir tanesi durup, “kimseciklere ötersen bitersin” tehdidini de savurup uzaklaşmış oradan.

Hastanede muayeneden sonra rapor tutmuş hastane polisi. “Şikayetçi olmaya karar verdim. Ben onlar dövsünler, onuruyla, erkeklik gururuyla oynasınlar diye yetiştirmiyorum çocuğumu. Çeksinler cezalarını” diyerek oradan da karakola gittik diyor.

“Tek çocuk polisinin çalışıyor olması nedeniyle 20:30’dan (hastanedeki işleri 1 saat sürmüş), 23:20’ye kadar ifade vermek için bekledik. Hava ve beklediğimiz oda çok soğuktu. Oğlum hem aç, hem uykusuz, hem de yaşadıklarından dolayı sarsılmış ve acılar içinde. Biz bile soğuktan titrememize engel olamıyorduk” diyor. Bir ara “adeta şikayetçi olmamamız, haklarımızı aramamamız için şartları zorluyorlar sanki. Üstelikte hem geç oldu, hem de üşüyoruz. Vazmı geçsek acaba? Bir ifade vermek, şikayetçi olmak bu kadar sürüyorsa, gerisi ne kadar sürer düşünemiyorum” diye içimden geçirmekten kendimi alamadım diyor.

“Hayatımda hiç polisle işim olmadı. İlk defa da bir karakola giriyorum. Kendimden eminim, haklılığımdan yana rahatım ama, kurtlar da beynimi kemirip duruyor. Ya bu şikayet olayı caydırıcı olmaz da, iyice öfkelenip çocuğuma zarar verirlerse? Ama bir yanımda vazgeçmememi söylüyor…”

Medet bekler gözlerle bakıyor yüzüme. Hiç tepki veremiyorum. Anlamsız, çözümsüz, ifadesiz bakıyorum ona. Ve sadece düşünüyorum.

Ülke ekonomisi çıkmazlara sürükleniyor. Kendini bilmezler Türkiye’nin kuyusunu kazmaya çalışıyor. İnsanlar evlerine götürecekleri rızkları için çırpınıp duruyor. Kemer sıkmaktan, maaşı aldıkları gün dağıtmaktan nefret ediyor. Okul kapılarından döndürülenler ‘Okuma Hakkımız’ diye çırpınıyor.

Ve bir millet, tüm bunların arasında varlıklarının gerçekliğini insanlara kabul ettirme mücadelesiyle boğuşuyor. Yasalar, kurallar, insanlık, siyaset iflas etmiş bu ülkede. Yetişkinleri geçtik, çocuklar milliyetçilik ateşinde kavrulmaya başlamış. Ona ne diyebilirim ki. Hangi sözlerle teselli edebilir, bir çözüm üretebilirim. Korkularını alabilir miyim? Benim yüreğimde onun ki gibi korkuyla atmıyor mu?

O ise, “boş ver abla. İnceldiği yerden kopsun. Savcılıkta da uzlaşmayacağım. Islahevine mi giderler, okuldan mı atılırlar, ne olursa olsun. Bu yaşta çetecilik oynayanlar ve bunları başıboş bırakan sorumsuz aileleri, vursunlar başlarını duvarlara.” Acaba, kafalarına dank edip, geçte olsa anlarlar mı hatalarını?..

Eğitimin ilk durağıdır aile. Sahipsiz bıraktıkları çocukları, yarın yüzkaraları olarak çıkmakta karşılarına. Gencecik fidanlar, birer suç makinesi olarak salıverilmekte toplum arasına. Bense çocuklara kızmaktansa, ailelere kahrettim genç kadını dinlerken. Onlar çocuklarının yanında konuşmamış olsalardı komşuları ve arkadaşları hakkında ileri geri, Türk-Kürt ayrımcılığı içerikli, onlarda bu oyunlara (13-14 yaşlarındaki çocuklar girişiyorsa bu işe, oyundur bu onların gözünde) girişmezlerdi gözleri kapalı, efelene efelene.

Öyleyse birileri de elini taşın altına koyup dur demeli, yılanın başı küçükken ezilmeli! Sahi, başka ne yapabilirdi ki genç kadın?

Selam ve dua ile.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum