1. YAZARLAR

  2. Sibel Eraslan

  3. Kar melekleri...
Sibel Eraslan

Sibel Eraslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Kar melekleri...

A+A-

Her kar tanesini bir melek yaparmış gökyüzünde. Çocukken böyle anlatılırdı bize. Her kar tanesini yeryüzüne indirene kadar onun bekçiliğini yapan bir melek varmış, kar tanesi yeryüzüne değdiğinde, bekçisi olan güzel melek görevini yapmanın huzuruyla secdeye kapanır ve sonsuza kadar şükredermiş…

Biz bu yüzden, kar yağdığı zaman, meleklerin yeryüzüne indiğine inanırdık. Hatta bundan hiç şüphe de duymazdık. Çocukken insanın şüphe duyacağı o kadar az şey vardır ki. İnanmak, neredeyse tüm çocukluğumuzu kaplar… Kar sevinç, kar sürpriz, kar gökten hediye gibi gelirdi çocuklukta. Büyüklerimizin tüm öğütlerine rağmen dayanamaz muhakkak gizli gizli tadına bakardık karın. Biraz toprak, biraz kömür kokardı, hemen erirdi eve soktuğumuz kartopları. Kardeşim dayanamaz ağlardı eve misafir aldığımız kar topakları eridiğinde…

Erimek…

Çocukluktan çıkışta, bundan sonraki hayatımızın her adımında yoğunluğunu giderek hissettiğimiz o büyük anlam! Hayat, orta yaşlarda artık erimektir… Avuçlarımızdan geçen her dakika eriyen bir kartopu hüznüyle, yakıyor, büyütüyor hepimizi… Erimek, halden hale geçişimize, bu dünyanın ölümlü kalımlı, gelimli gidimli oluşuna bir nazire gibidir artık. Erimek, fena bulmak, sırlı kapıyı aşmak, aynanın öteki yüzüne geçmek demek belki de… Erimek, ermek… Eriyen her şey bir anlamda muradına da eriyor.

Muhsin Yazıcıoğlu Bey’in karlı dumanlı dağlar başında hâlâ bulunamamış oluşu, içimde karlı fırtınalar estiriyor. İnsanın elinin kolunun bağlı kalışı, teknolojinin bu kadar ileri olduğu bir çağda doğa güçlerine karşı yaşadığımız çaresizlik, hem hayret hem de hüsrana düşürüyor insanı… Çocuklukta sevinç çığlıklarıyla karşıladığımız kar taneleri, betondan bir duvara dönüşüyor şimdi. Kar yolları, kar vicdanları kesip kapatıyor.

İçimden dualar geçiyor. İçimden hayaller kuruyorum. İçimden mucizeler bekliyorum. Ama hepsi de hayatın acı gerçekleriyle çarpışınca buz tutuyor, buz kesiyor. Ak renkli bir dişi kurt çıksa gelse mesela, çocukken çokça dinlediğimiz o efsanedeki gibi… Veya Leyla ile Mecnun mesnevisinde aşıklar her dara düştüğünde onlara nasihat eden ermiş, aniden peydah olsa… Musa Peygamber’e varoluşun hakikatinden dersler veren ak saçlı Hızır gelse yetişse… Her biri hücum ediyor zihnime. Sonra Ayetel Kürsi’ye koşuyorum çarnaçar, kalabalıkta yolunu kaybetmiş bir çocuğun, annesini arayışı gibi… Ayetel Kürsi beline sarıldığım annem oluyor… İçimdeki tüm yol kesen karlar hızla eriyor onu okudukça. Hızla eriyor. Altından meleklerle şehitler çıkıyor. Hepsi de gülümsüyor gibi. Hiç üşümüyor gibi…

Allah, yakınlarına, sevenlerine, hepimize sabır cemil ihsan eylesin…

Birden, iktidar olmaya kenetlenmiş tüm seçim çalışmalarının devasa değirmenlerini durduruyor Muhsin Bey’in dağa düşüşü… Meydanlarda birbirlerine girmiş gladyatörler kılıç indirip dağa doğru koşuyor. Hayat değil ama belki ölüm ihtimali, herkesi durup düşünmeye çağırıyor. İktidar ve muhalefet reislerinin hepsi, dağın eteklerine koşuyor. Sanki zil çalmış da talebelerin hepsi derse giriyor. Öğretmenin karşısında kendilerine çekidüzen vererek ayağa kalkıyor sınıfın tüm çocukları. O öğretmen ki; ölümden, erimekten, ermekten söz ediyor…

“Buzlar Çözülmeden” piyesindeki gibi, Muhsin Yazıcıoğlu karlı dağların başında, uzanıverdiği yerden hepimize, hayatın hakikatini fısıldıyor… Haktan, doğrudan yana olmak için, ülke ve vatan sevgisi için, adaletli bir toplum düzeni için belki de ‘delicesine’ bir ‘adanmışlık’ gerekiyor. Dışarıdan bakanların ‘aklını kaybetmiş bu adam galiba’ demesi gerekiyor belki de… Yozlaşma, sömürü ve adaletsizlik o kadar normal karşılanır olmuş, o kadar yaygınlaşmış ki; haktan yana söz açanlara deli muamelesi reva görülüyor. Yolsuzlukların mide bulandırıcı düzeye eriştiği bu vakitlerde, kibir ve böbürlenmenin göklere dayandığı şu günlerde, haramzade akıllılardan olmaktansa, haktan yana delilerden olmak evladır, onurdur, haysiyettir diyor insan… Ve ölüm! Ölüm sanki hiç değmeyecektir bize…

Uzağa gitmeye gerek yok. Biz kendimize bakalım! Aramızda hâlâ meleklere inanan kaldı mı? Aramızda ahiret gününe, aramızda ölümden sonra tekrar dirileceğimize, aramızda hesap gününe inanan kaldı mı? Aramızda ölümü hatırlayan kaldı mı? Padişahlara, Kumandanlara, “Ölmeden Önce Ölünüz” diyen ermişler vardı eskiden okuduğumuz kitaplarda… Hani böylesi divaneleri işitip de ağzının tadını kaçıran kaldı mı?..

Muhsin Yazıcıoğlu’nun dağa düşerken hepimize hatırlattığı en çok da bu oldu sanırım… Dünyanın eğreti olduğunu, yalan dünya olduğunu, hesap gününün gelip çatmakta olduğunu söylüyor hepimize… İçimden bir ses, onun karlı dağların başında uzanıp kaldığı yerde, göğsüne değip de eriyen her kar tanesini meleğiyle birlikte buyur ettiğini söylüyor, kalbine. Kalbinin tam içine konuyor kar melekleri… Ayetel Kürsi’den bir çit örüyorum dağda kalmış altı arkadaşa...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT