Kapitalizm pazarında satılan ‘isyan’

10.11.2013 18:07

İdil Önemli

Modern düzen, insana anlamlı bir varoluş sunamadığı için, bizler de olup biten her şeyi abartarak; olduğundan daha değerli ya da daha değersiz görme çılgınlığına kapıldık. Bir değerler illüzyonunda kaybolduk. Çünkü hepimizin sembollere, bağlanabileceği değerlere ihtiyacı var.

Neden merdivenler gridir? Otoritenin emriyle mi, yoksa sadece taşın doğal rengi olduğu için mi? Evrende en yaygın altıncı element olan karbonun rengidir gri. Dolayısıyla, taşın, çimentonun, demirin ve tozun ve daha birçok şeyin rengidir. Merdivenleri istediğiniz kadar boyayın, rüzgar esecek, yağmur yağacak, kar tutacak ve nihayetinde kendi doğal rengine, griye geri dönecektir. Beğensek de beğenmesek de, taşın kendi özünün dayatmasıdır bu. Bizim diretmemiz, kaldırım taşlarına sökmez. Ona, “gökkuşağına bürün” emrini verebiliriz elbet, ama o yine kendi aslına dönecektir. Karganın rengini beğenmeyebilirsiniz ama sırf kendi zevkinize uysun diye ona tavus tüyü takarak, olmadığı bir şeye çeviremezsiniz.

Gri merdivenler bizi memnun edemiyor çünkü sıradan olanın aşağılandığı bir dönemde yaşıyoruz. İlla ki derin anlamlarla yüklü renklere, mesela “gökkuşağı”na boyanmalı dünya. Oysa belki de özgürlük merdivenlerin gri kalmasıdır, taşın kendi doğal rengini, bize rağmen gururla taşımasıdır. Hatta belki de şu koskoca şehirlerde kendi gerçek rengini taşıyan tek şey asfalttır. Asıl otoriter olan, bir taşı gökkuşağı renklerine, gökkuşağını da taşın rengine boyamaktır. Yine de merdivenleri rengarenk görmek güzeldi. Ama bu bir şey demek değildi, sadece güzeldi, o kadar. Modern düzen, insana anlamlı bir varoluş sunamadığı için, bizler de olup biten her şeyi abartarak; olduğundan daha değerli ya da daha değersiz görme çılgınlığına kapıldık. Bir değerler illüzyonunda kaybolduk. Çünkü hepimizin sembollere, bağlanabileceği değerlere ihtiyacı var. Her taşın altında çok derin anlamlar aramamızın, bu denli kırılgan olmamızın sebebi her şeyin gözümüzde hızla anlamını yitiriyor olması.

Nasıl bu hale geldik? Bu sorunun cevabını, bir süredir, modernizm, kapitalizm ve geleneksel kültür eleştirisi yaparak cevaplamaya çalışıyoruz. Ne de olsa bizim çağımız büyük devrimlerle başlayan bir hayal kırıklığıdır. Yeni bir başlangıç adına, geleceği aydınlatmak için geçmişe dair ne varsa üstüne bir kibrit çaktık. Daha fazla eşitlik, daha fazla adalet, daha fazla mutluluk derken, bir de baktık ki “insanlık” adına insanlık tarihinin en kanlı olaylarına imza atmışız. Son birkaç yüzyılı, elimizde filozofların tutuşturduğu bir hazine haritası, varlığı sadece bir söylentiden ibaret olan, “kusursuz dünya”nın izini sürerek geçirdik. Yeni bin yılın başına geldiğimizde ise kendimizi, bir yeryüzü cennetinde değil, mutlak özgürlük, iktidarın yok oluşu ve kusursuz toplum hayallerinden mamul ütopyacı projeler mezarlığında bulduk. Makbul değerler borsası çöktü. Payımıza düşen yeryüzü cenneti değil, yeryüzü cinneti oldu. Hayatın anlamının anlamsızlaşması, varoluşsal bir erozyonu da beraberinde getirdi. Bu erozyonun yaptığı tahribatı engellemek için bir bağlanma etiğine; yaşamın tekrar anlamlı hale gelmesi içinse yeni bir hayat stratejisine ihtiyaç doğdu. İhtiyaca binaen kapitalizm imdada yetişti. Kolları sıvayıp cehennem mutfağına daldı. Örs ve çekiç sesleri arasında hummalı bir çalışma sonucunda, nihilizm-geçirmez bir zırh imal etti. Hippi kültürü ile punk kültürünün melezlemesinden doğan bu “cool” kimlik 21. yy. insanını haysiyetsizlikten, tatminsizlikten ve istikrarsızlıktan korumak için özel olarak tasarlanmıştı. Günümüzde, sokak tiyatrosu, şenlikler, performans sanatı ve şiddet içermeyen savaş diyebileceğimiz şeyin çeşitli biçimlerini ve mizahı kullanarak oluşturulan yeni bir sivil itaatsizlik dili arzı endam ediyor. Bu yeni tarz, amacı insanı “sarsmak” ve “toplumu huzursuz etmek” olan avant-garde estetiğin bir uzantısı.

Dünyaca ünlü aktivist grup “Ya basta”nın üyeleri kimyasal madde geçirmez tulumları ve köpükten zırhlarıyla, ellerinde su tabancaları ve balonlarla polise saldırdığında; ya da meşhur aktivist grup “Pink Bloc” üyelerinin Prag’da pembe peri kostümleri içinde ellerindeki tüylü toz alma fırçaları ile polisleri gıdıkladığında; bu direnişi dünyevi aksaklıklardan önce varoluşsal iç sıkıntısına karşı yaptıklarını söyleyebiliriz. Aslında tamamen bireysel olan ama evrensel-miş gibi görünen yeni bir isyankâr kimlik kendi kahramanlarını üretmeye devam ediyor. Günümüz anarşist eylemlerinin amacı devlete rahatsızlık vermek ve bu yolla devlet otoritesinin altını oymak gibi görünse de aslında daha derin ve bireysel bir amaca hizmet ediyor: İnsanlara bir şey olmayı vaat ediyor.

Yapılan tüm geleneksel kültür eleştirileri -Joseph Heat ve Andrew Potter’ın İsyan Pazarlanıyor (Ayrıntı Yay.) adlı kitabında da ayrıntılı şekilde değindiği gibi- çoğu insanın sürü üyesi, makine dişlisi, akılsız uyumluluğun kurbanı olduğunu söyler. Bu tür eleştirilerle baskılandıktan sonra kim kitle toplumunun bir üyesi olmayı ister ki? Aksine insanlar uyumluluğun kurbanı olmadıklarını, makinenin dişlisi olmadıklarını umutsuzca ispatlamaya çalışacaklardır. Böylelikle bireyciliği ödüllendiren uyumluluğu küçümseyen bir toplumda “isyancı” olmak yeni bir yaşam stratejisi haline gelir. “Ben sizin gibi sistem tarafından aptallaştırılmadım” mesajını vermenin yolu asiler kulübüne katılmaktır. Diğer yandan yapılan tüm modernizm eleştirileri ise ısrarla kapitalizmin “uyumluluktan” beslendiğini savunurken küçük bir ayrıntıyı, reklam dilinin 1960′lardan beri “düzen karşıtlığı” jargonundan beslendiğini, gözden kaçırıyor sanki. Kapitalizm, insanların, başkalarından farklı olma, özel olma, biricik olma zaafından beslenir. Sıradan olanın ezik ve sıkıcı, farklı olanın ise cesur ve ışıltılı olduğunu savunur. Farklı olabilmemiz için, uyumsuz olabilmemiz için ne gerekliyse onu üretmeye ve bize satmaya da gönülden razıdır. Ve bize sürekli emirler yağdırır: Farklı olmaya cesaret et! Bu arabayı satın al. Bu müziği dinle. Şu ayakkabıyı giy. Şunu yap. Bunu yapma.

Kanımca, “karşı olmak” bir tür varoluş şekli, bir hayat stratejisi olarak 1960′lardan beri pazarlanıyor. İsyan için isyan kültürü, sistem için bir tehdit olmaktan çoktan çıktı. Modern dünyada en başlıca ”farklı olma” kaynaklarından biri haline geldi. Hatta kapitalizmin şeytan sofrasına dönüştü. Ve isyan eskiyi çöpe atmanın en radikal yolu olarak, kapitalist sistemin en “havalı” kimliği oldu. Zaten reklamcılar da, “Bireyi kitle toplumunun boyunduruğundan kurtarmak” için gecelerini gündüzlerine katmıyorlar mı?

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim