1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Kapatın tüm ışıkları... Baykal rahatsız olmasın!..
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Kapatın tüm ışıkları... Baykal rahatsız olmasın!..

A+A-

Bir “fıkra” vardır, duymuşsunuzdur... Öğrencilerden biri, tahtaya kalkmış; ya “ders” anlatıyor, ya da “sözlü sınav”da öğretmenin sorularını cevaplıyor...

Ama ilginçtir, zaman zaman sağdan-sola başını çeviriyor... Bu durum, “öğretmen”in dikkatini çekmiş.. “Evlâdım, ikide bir niye başını çeviriyorsun?” diye sorduğunda; cevap vermiş çocuk; “Sayfaları çeviriyorum!”... Demek oluyor ki; dersini çok iyi ezberlemiş!.. Hatta, kitabın tamamını yalamış-yutmuş!.. Öylesine bir “ezber” ki; satır, satır kafasında!.. Ve hatta noktasına-virgülüne, dahası “sayfa numarası”na kadar!.. Bilirsiniz; bu tür “çalışkan” öğrencilere, hele hele “ezberci”lere, arkadaşları “inek” derler; “inek gibi ders çalışıyor!”
BU SAATTEN SONRA SABİH Mİ SEYREDİLİR?
Önceki gece gazeteden eve gittikten sonra; biraz da “gündemden uzaklaşmak” için, televizyonu açtım... Amacım, bir “film” veya “seviyeli bir tartışma programı” izlemek... Kanal kanal dolaştım... Ya “müzik” var, ya “dizi film”lerden bir demet... Milleti “dizi manyağı”na çevirdiler... Hangi kanalı açsan, muhakkak “dizi film” var!.. Hem de, üst üste “2 dizi” birden!.. Geçiyorum... Birinde “maç” var, ötekinde “saçma-sapan bir yarışma” programı!..
Acaba, “bizim televizyonlar”da ne var?..
Kiminde “son kullanma tarihi geçmiş kilo işi filmler”, kiminde gündüzki “sağlık” programının tekrarı!..
Mecbur kalıyorum Kanal D’ye geçip M.Ali Birand’ın “32. Gün”ünü seyretmeye... Aaa o da ne?.. Orada da “367 Sabih” var... Bu saatten sonra, bu adamın suratı çekilmez...
“Kapkara bir surat!”
Hani, “içinin karası yüzüne vurmuş” derler ya, Sabih Kanadoğlu’nun portresi de aynen öyle!.. “Kara” değil, sanki “katran karası” yansımış yüzüne... Yüzüne “katrandan makyaj” yapmışlar, öyle çıkmış ekrana!.. Hani, “Suratının Rabbi Yessir’i silinmiş” derler ya, öyle bir yüz!.. Son derece itici ve soğuk... Evet, “mahkeme duvarı” gibi soğuk bir yüz!.. Öfkeli, hırçın, agresif!..
Hayır, bu yüzü görmeye daha fazla tahammül edemiyorum... M. Ali Birand, istediği kadar “ideolojik kavga” versin, istediği kadar “ideolojisine uygun adamlar” çıkarsın ekrana; “Rabbi Yessir’i silinmiş surat”ları seyretmeye tahammül edemiyorum... Ne yapayım, midem bulanıyor, ruhum daralıyor!..
BAYKAL ASKER TIRAŞI OLMUŞ!
Mecburen ve mecburiyetten, geçiyorum Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’na... Orada da, Deniz Baykal var... Baktım, “gündeme dair” görüşlerini açıklıyor... Karşısında, bazıları “çanak sorular” soran “4 gazeteci” var... Adeta “soru sormuyorlar” da, Baykal’ın konuşmasına “zemin” hazırlıyorlar!..
Ehh, ne yapayım, “film” yok, seyrediyorum...
Hem, Baykal “yeni tıraş” olmuş!..
Hem de, “asker tıraşı” olmuş!.. Karşımda, “siyasetçi” değil, sanki “Komutan” oturuyor!..
Bu tıraş, “askere bir mesaj” mı acaba?..
“Kamplar” belli olmaya başladı ya; Baykal da “asker tıraşı” olarak, “askerlerin safında” olduğunu göstermek istedi herhalde!..
Aslında, “tıraş”a hiç gerek yoktu!..
Asker, onu zaten biliyor!..
Her neyse; “tıraş”ı bırakıp, “konuşma”ya gelelim... Yazımın başında da ifade ettiğim gibi; Bay Baykal, “dersini iyi ezberlemiş öğrenciler” gibiydi!..
Emin Oktay’ın yazdığı “Resmi Tarih” dersinden “sözlü”ye kalkmış öğrenci gibi çıkmıştı ekrana... Sorulacak konuları, noktasına-virgülüne ve hatta sayfa numarasına kadar “ezberlemiş” olmalıydı ki; bir “çanak soru” geldiğinde, “zembereği boşalmış saat” gibi konuşuyordu...
“Beşinci vites”e takmış, “son sürat” gidiyordu... Öyle ya; yol “düz”dü, hiçbir “soru engeli” de yoktu!..
FEHMİ KORU, O SORUYU SORMALIYDI!
Pardon, “kıymık” mesabesinde bir soru geldi... Meselâ, Baykal; “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Anayasa Mahkemesi Yedek Üyeliği’ne atanan Alparslan Altan” konusunu gündeme getirip, bu atamanın “Yargıyı ele geçirme hazırlığı” olduğunu iddia ediyordu ki; Fehmi Koru’dan, son derece “cılız” bir soru geldi... “Ama CHP de böyle bir yönteme başvurmuştu” diyecek oldu, ama Baykal, anında lâfı ağzına tıkadı;
“Bu sizin görüşünüz... Saygı duyarım ama ben burada kendi tezlerimi anlatıyorum!”
Demek ki; Bay Baykal’ın “ezberinin bozulmasına” tahammülü yok!..
“Muhalefette” iken “soru sordurmayan” bir adam, mazallah “iktidar” olduğunda acaba ne yapar?.
Soru soranı, herhalde “sürgün” eder!..
Hani; “Sivil dikta... Faşizm” filân diyorlar ya, belli ki, bunu “kendileri” yapacak!..
Ne yalan söyleyeyim;
Bu “tavır”dan korktum!..
Fehmi Koru da korkmuş olmalı ki; ısrarcı olmadı...
Oysa, “Fulya Kantarcıoğlu’nun Anayasa Mahkemesi’ne atanması süreci”ni ilk gündeme getiren kendisiydi!.. 12 Ekim 1999 tarihli yazısında, Fulya Hanım’ın atanabilmesi için, “iki aşamalı bir plân” uygulandığını yazmıştı... Bu plânın uygulanmasında Yekta Güngör Özden ve dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın nasıl bir “canhıraş gayret” sarfettiklerini uzun uzun anlatmıştı..
Malûm, ben de bu yazıya istinaden, Perşembe günkü yazımda, “Ne yani” demiştim; “Ne yani, AK Parti, CHP’den rol çalmış olamaz mı?..”
Beklerdim ki; Fehmi Koru, sorusunda ısrar etsin...
Ama dedim ya; “korkmuş” olmalı ki; “Fulya Kantarcıoğlu ile Alparslan Altan’ın atamalarında aynı yöntemin izlendiğini” söylemedi!..
Haa, söyleseydi; Baykal, “fren”e basıp da durabilir miydi bilmem... Çünkü, “hız rekorları”nı altüst edecek bir serilikte konuşuyordu...
DANIŞTAY CİNAYETİ VE HIK-MIK!
Gerçi, hakkını yemeyelim; bir ara Ruşen Çakır’ın sorusu, daha doğrusu, yaptığı kısa bir “analiz” hayli şaşırttı Baykal’ı!..
Hani, “170-180 km. hızla” giden bir otomobil, “ani fren” yapılınca savrulur ya, Baykal da “hızını almış” giderken, Ruşen Çakır, araya girip; “Ben Danıştay cinayetinin dinci işi değil, derin devlet işi olduğuna inanıyorum... Daha sonraki bilgi ve bulgular da bu kanaatimi pekiştirdi” deyince, Bay Baykal afalladı... Ve hatta, fena halde sarsıldı, büyük bir savrulma yaşadı!..
Öyle ya, “ezberi bozuldu!”
Oysa, “beyninin teletrompter”inden akan “tez”leri ne güzel anlatıyordu!..
“Vakit gazetesi mahkeme üyelerinin fotoğraflarını yayınladı, hedef gösterdi” deyip, ekliyordu: “Alparslan Arslan da, bu cinayeti türban için işlediğini itiraf etti!”
Tabiî, Baykal’ın derdi, “Danıştay Cinayeti” değildi; derdi başkaydı!.. “Bu cinayetin hükmü Ankara’daki mahkemeler tarafından verildi... Peki, hükmü verilmiş bir dâvâ, niye Ergenekon Dâvâsı’yla birleştirildi” diyor ve burada “siyasi bir maksat” arıyordu!..
Öyle ya; Başbakan Tayyip Erdoğan da, daha ilk gün, bu olayın bir “provokasyon” olduğunu söylemişti!..
Demek ki, “yargıya güvenleri yok”tu!..
Bir gazeteci, “iyi ama” dedi;
“Siz madem yargıya güveniyorsunuz... Ergenekon operasyonlarında gözaltına alınanları tutuklayıp hapse atanlar da yargıçlar değil mi?..”
Hık, mık!..
Pardon, “hık-mık” değil, “ıh...ııh...ıhh” gibi sesler çıkardı Bay Baykal... O an; Vodafone reklamlarında oynayan Şafak Sezer’in “Kırmızı” görünce kaçması gibi bir “panik” yaşadı!..
Ama, hemen toparlanıp, “Senin görüşün sana, ben kendi tezimi anlatıyorum!” deyip, yine bastı gaza!..
Artık, tutabilene aşkolsun!..
KAMERALAR NİYE ARIZALIYDI?
Bay Baykal, belli ki;
“Beynindeki teletrompter”de yazılanların dışına çıkıp da, “ezber”ini bozamıyor!..
Oysa, biraz düşünse;
“Derin devletin nice cinayetler işlediğini” hatırlayacak!.. O derin devlet ki, Ecevit’e bile “suikast teşebbüsü”nde bulunmuştu!..
Ama, dedik ya;
Bay Baykal, sadece “beyin trompteri”nden akan yazıları okuyor!.. Meselâ, hiç sormuyor; “Danıştay’ın güvenlik kameraları o gün niye çalışmıyor”du, Alparslan Arslan yanında “tabanca” olduğu halde “X-Ray” cihazından nasıl geçmişti?.. Vakit’in yayınladığı fotoğraflarda “Mustafa Yücel Özbilgin’in fotoğrafı yoktu” ki, gitti ona sıktı kurşunu?.. Hem sonra; bu nasıl “din adına cinayet”ti ki, cinayet plânı “Bar”da kafayı çekerken yapılmış!.. Aynı zamanda, Alparslan Arslan adlı tetikçi, “hayatında Vakit’i hiç eline almamış” ki, Vakit’in haberinden etkilensin!..
Belli ki, bu cinayet “Ergenekon” işi!..
Ama Bay Baykal, ne “Ergenekon” tanıyor, ne de “derin devlet”e toz konduruyor!..
Sonunda; “Derin devlet yok, mafya var” dedi ya, o an film koptu!..
“Saçmalama özgürlüğü”nün de bir sınırı var, artık yeter deyip, kapattım televizyonu!..
“IŞIK”TAN RAHATSIZ, ÇÜNKÜ!
Gazeteye gelince öğrendim ki;
Bay Baykal, “yumurtalı-domatesli” protestoya uğradığı Van’a gitmeden önce, Esenboğa Havaalanı’nda düzenlediği basın toplantısı esnasında “salondaki ışıklar”dan “rahatsız” olmuş!.. Bunu öğrenince; Ziya Paşa’nın meşhur beyti geldi aklıma;
“Erbâb-ı kemâli çekemez nakıs olanlar
Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan”
Öyle sanıyorum ki;
Bay Baykal, sadece “elektrik ışığı”ndan değil, bütün “ışık”lardan ve her türlü “aydınlık”tan rahatsız oluyor!..
İstiyor ki; “her yer ve her şey karanlık” olsun, hiçbir şey “aydınlığa” kavuşturulmasın!..
Nitekim; önceki gece “Danıştay cinayetinin Ergenekon davasıyla birleştirilmesine karşı çıkarak” gösterdi bunu!.. Acaba, “bir şeylerin ortaya çıkma ihtimali” mi rahatsız etti kendisini?..
Ya da; mesela “Ergenekon sanığı Albay Dursun Çiçek’le görüştüğü” iddiasını niye geçiştirdi; “Görüştüysem ne olmuş, Dursun Çiçek’le her gün görüşen komutanlar da mı suçlu?” diyerek, niye “açık kapı” bıraktı?.. Ve niye, o konunun ısrarla “karanlık”ta kalmasını istedi?..
Pardon!.. Pardon!..
Bay Baykal’ın “ışık”tan ne kadar rahatsız olduğunu bir an için unuttum!..
Kapatın bütün “ışık”ları!..
“Karartın” her tarafı ve de her şeyi!..
Yeter ki, Baykal “rahatsız” olmasın!..
===============
Van’da öyle, İzmir’de böyle
Deniz Baykal, dün gittiği Van’da, “yumurtalı ve domatesli protesto”ya maruz kalmadan önce “CHP İl Kongresi”ne katılmış ve demiş ki;
“Bizim anlayışımızda herkes etnik kimliği içinde özgürce yaşayacak ama hepimiz kardeş olacağız... Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, ana dillerin konuşulmasına yönelik yasağın kaldırılması için ilk kez kanun teklifi veren kadro, bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi kadrosu ve onun genel başkanıdır!”
Güzel sözler... Ama bunları söyleyen bir adam, AK Parti Hükümeti’nin “açılım” politikasına niye karşı çıkar, anlamak mümkün değil... Öyle ya; Hükümet de “aynısını” yapmaya çalışmıyor mu?..
İşin tuhaf tarafı; Baykal Van’da böyle “kardeşlik” mesajları verirken, CHP’liler İzmir’de farklı konuşuyor!.. “Habur’da PKK’lıların ayağına hakim getirildiğini” iddia edip, “açılımı sabote etmeye” çalışıyorlar!.. Yani, “hem nalına, hem mıhına vuruyorlar” ki; Doğu’da “Kürt”leri, Batı’da “Türk”leri kafakola alsınlar!..
Tipik bir Ergenekon taktiği!.. Eee, “Ergenekon avukatları”na da böyle bir politika yakışır!.. Hiç yadırgamadım!.

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT