Kanun namına Türk olmak!

03.11.2009 04:14

Muhsin Kızılkaya

Şaban diye bir köylümüz vardı. 1950’li yıllarda uzak bir Anadolu şehrinde, çok uzun bir askerlik yaptıktan sonra köye dönmüştü. O yıllarda askerlik yapmak, hem de kazasız belasız, kolay bir şey değildi. Asında zor olanı askerlik yapmak değil, askerlikte Türkçe öğrenmekti. Tek bir kelime Türkçe bilmeden silah altına alınan Kürt köylüleri, hamamda yıkanıp paklandıktan sonra doğru “Ali okulu”na gönderilir, “Ali gel, Ali bak”, “Ali, biz nasıl istiyorsak öyle yap” fişlerini ezberledikten sonra normal eğitim sürecine dahil olurlardı.

Biliyor musunuz bilmem, Kürtler asimilasyona çok dayanıklı bir halktır. Kendi dillerinden vazgeçip kolay kolay başka dilleri öğrenemezler. Başka dilleri öğrenmede gösterdikleri direnç, kendi anadillerine daha sıkı sıkıya sarılmalarına yol açmış. Onun için de onları anadillerini unutturmak bir hayli zordur. Misal, dört yıl askerlik yaptıktan sonra tek kelime Türkçe öğrenmeden memlekete dönen köylülerimizi hatırlıyorum. Ama yine benim çocukluğumda, örneğin bizim köye uzak bir Anadolu ilinden, kasabasından öğretmen olarak atanan bir Türk’ün, kaldığı süre içinde hemen Kürtçe öğrendiğini, giderken bir Kürt’ten farklı olmadığını da hatırlıyorum. Hatta çoğu köy öğretmeni Kürtçe öğrenmekle kalmaz, bir de köyden bir kız alıp öyle giderlerdi memleketlerine.

Türkçe ile hava atılırdı

Askerlikten döndükten sonra hasbelkader birkaç kelime Türkçe öğrenmişse eğer bir köylü, bu ona köylük yerde yeni bir statü kazandırırdı. O günden itibaren köye gelecek olan jandarmayla, tahsildarla, postacıyla birkaç kelime Türkçe konuşmak görevi de ister istemez onun olurdu. Bir de en önemlisi, birkaç kelime Türkçe bilmek adamı köy yerinde ‘efendi’ yapardı. (O zamanlar rahmetli Ecevit daha ‘sayın’ kelimesini icat etmemişti. Biz sıradan, ölümlü insanlardan, itibarlı, makul adamları ayıran kelime, şimdi revaçta olduğu gibi ‘sayın’ değil, ‘efendi’ydi. Postacıların adı örneğin Davut Efendi, köy bekçilerinin adı Sait Efendi, tahsildarların Murtaza Efendiydi. Sayın kelimesi çok sonra tedavüle girecek, durup dururken insanlar birbirine “sayın falan, kes” diye hitap etmeye başlayacaklar.

Hatta bu ‘sayın’ bugünlerde bazı Kürtlerin başına bayağı bela oldu, neyse..) Bildiği birkaç kelimeyi köye gelen “devlet memurunun” üstünde denese iyi, tam tersine bildikleri Türkçeyi anneleri, karıları üzerinde deneyenlere de rastlanırdı. Örneğin susadığı zaman, annesine “Ana su getir”, acıktığı zaman karısına, “karı yemek getir” diyebilen birisinin köydeki havasını varın siz tahmin edin artık. Anneler, böyle damdan düşer gibi “bilinmeyen bir dilden” konuşan oğullarına aval aval bakar, eşler böyle aniden “yaşayan bir dille” konuşup kendisini hayretler içinde bırakan kocalarını ağzı bir karış açık bir halde hayranlıkla süzerlerdi. (Evet, o yıllarda, çoğu Kürt köyünde Türkçe “bilinmeyen dil”, “yaşayan dil” diye ifade edilirdi.)

Jandarmaların köye gelişini, köyün girişinde bir evin damına veya yüksek bir kayaya çıkarak elindeki dürbünle gözleyen gözcüler haber verirdi. Gözcüler jandarma müfrezesini görür görmez yanındaki çocuklara “gidin köye haber verin” der, çocuklar da bunu bir oyun sandıkları için bağıra çağıra bu mutlu haberi köydeki erkeklere ulaştırırlardı. Erkekler alelacele, o sıra ne işle meşgulse onu oracıkta bırakır, köyün arkasındaki kayalıklarda bulunan mağaralara sığınırlardı. Yakalanırlarsa eğer jandarmalara, iki büyük ceza onları bekliyor olurdu çünkü. Jandarmalar gidecekleri yere kadar yüklerini köylülere taşıtmakla kalmaz, bir de onları Türkçe konuşmaya zorlarlardı. O sıcak yaz günleri kilolarca mühimmatı sırtında taşımak zor değildi bir köylü için, en zor olanı Türkçe konuşmaktı. Çünkü askerliğini yapıp gelmiş olanlar, “Ali okulu”nda öğrendikleri birkaç kelime Türkçeyi çoktan unutmuştu, henüz askerlik yapmamış olanlar da zaten hiç Türkçe bilmezdi.

Olur da bir erkek yakayı ele verirse, jandarmanın ilk sorduğu soru, adından önce; “Sen nesin?” olurdu. Bu soruda anlatılmak istenen neydi, bu iki kelime neyi ifade ediyordu, nasıl bir karşılığı vardı, hiç kimse bilmezdi. Sonra dayak yiye yiye öğrendiler. Güngörmüşler, askerde birkaç cümle ezberleyerek onları hala koruyanlar, cahilleri sıkı sıkaya tembihlediler: Olur da jandarmaya yakalanırsanız, size “sen nesin” diye sorduklarında; “ben Türküm” diyeceksiniz dediler. Ama bu “ben Türküm” sözü bile yeterli değildi, “Ben Türküm, anam Türk, babam Türk, Türkoğlu Türküm” diyeceksiniz. Tek kelime Türkçe bilmeden bu uzun cümleyi ezberleyip Kürtçe aksanla söyleyen Kürt köylülerinin o sırada içine düştükleri komik hallerini varın siz canlandırın gözünüzde. Jandarmalar hem katıla katıla güler, hem de eğlenceyi uzatmak için bu sözü birkaç kez tekrarlatırlardı onlara.

Bunu nereden bilsin Şaban?

Bu işin içinden en kolay sıyrılan, yazının başında adını andığım Şaban’dı. Şaban Balıkesir’de dört yıl boyunca bir havan topunun başında nöbet tutmuştu. Topçuydu askerde ve havan topunun bütün özelliklerini adı gibi biliyordu. Tek kelime Türkçe bilmeden, havan topunun künyesini ezberlemiş, bu künyeyi neredeyse kendi künyesi haline getirmişti. Jandarmalar adını sorduğunda, “Şaban Öztürk emret komutanım!” diye bağırır, “Şaban kimliğini göster” dediklerinde de, “Havan topu, 60 milimetre çapında, geri tepmeli, kısa namlulu, görmeden atış yapabilen, sabit iğneli bir silahtır, arz ederim komutanım” diye bağırarak yeri göğü inletirdi.

Şaban’ın tek kimliği, havan topunun künyesiydi. Çünkü Şaban’ın dört yıl boyunca askerde öğrendiği tek şey, bu künyeydi. Kimlik taşımıyordu, havan topunun künyesini, kimliği diye üzerinde değil, ezberinde taşıyordu. Şaban’ın Anayasa’da, “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” tanımından haberi yoktu. Vatandaş olduğunu bile bilmiyordu. Mesela bir Brezilyalı futbolcu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçse, bir Nijeryalı koşucu kız Türkiye Cumhuriyeti kütüğüne yazılsa hemen Türk olabileceğinden habersizdi Şaban. Demek ki Türk olabilmek için Türk bir anne-babadan doğman gerekmiyordu; bunu nereden bilsindi Şaban?

Üç tarafı denizler, dört tarafı düşmanlarla çevrili, geçmişiyle küs, bugünüyle kavgalı, geleceğiyle pek fazla ilgilenmeyen güzel yurdumuzda, “Türküm” dediğinizde “Türk kimliği” size bedava veriliyor, “Türk değilim” dediğinizde ise size kanun yoluyla. Bunlar Şaban’ı çok aşan derin mevzulardı.

Kürt olarak öldüler...

Şaban gibi böyle tek kelime Türkçe bilmeden doğup ölmüş olan bir anne babadan olsan bile, sonradan kanun böyle istediği için, yani “kanun namına” Türk olunabiliyordu demek. Oysa Şaban bu konularda kara cahildi. Hatta sınırın bu yakasında, önüne çıkan jandarmaya elindeki kazma küreği bırakıp, esas duruşa geçtikten sonra, hançeresini yırtarak “Ben Türküm, anam Türk, babam Türk, Türkoğlu Türk” diye bağıran köyün bekçisi Sait’in, kendilerinden iki adım uzaklıkta bulunan sınırın öte yakasında, Irak topraklarında kalmış amcalarının, dayılarının neden Türk olmadığına dair en ufak bir fikri de yoktu. Kendilerinin bu yakada “kanun namına Türk” yapıldıklarını, öte yakada kalan akrabalarına ise neden bir türlü bir sıfat bulunamadığını, zaman zaman “sınırın bu yakasında kalan vatandaşlarımızın akrabaları” zaman zaman “Kuzey Iraklılar”, zaman zaman “pêşmergeler” diye sıfatlar bulduklarını onlar yaşarken hiçbir zaman öğrenemediler. Bunlar çok sonrasının işleri... Sait de, Şaban da niye Türk olduklarını anlamadan birer Kürt olarak öldüler. Cenazeleri Kürtçe kaldırıldı, çocukları Kürtçe ağladı arkalarından, taziyeleri Kürtçe tutuldu.

Ne yazık ki “kanun namına Türkleştirme” politikası bir Kürtlerde tutmadı. Anadolu’nun birçok halkı, Türk olmadıkları halde, zaman içinde kanunun kendilerine verdiği yetkiye dayanarak Türk olmayı kabul ettiler. Ama Kürtler, Kürt olarak kalmak için zulüm görmeyi göze aldılar.

Kanlı bir sürecin sonucunda artık Kürtlere Türk demeyeceğini söylüyor devlet. Kendilerine zamanında Türk dendiği için dağarla çıkmış olan Kürtler ise, şimdi en eski kimlikleriyle tekrar geri dönmek istiyorlar. Ama bazılarımız, hayır orada kalın, gelmeyin diyor. Meşhur hikâyedeki gibi: Eve hırsız girmiş, oğul hırsızı yakalayıp babasına seslenmiş. “Baba hırsızı yakaladım”, baba “getir” demiş, “gelmiyor” demiş oğul; Baba, “o halde bırak gitsin” demiş, “gitmiyor” demiş oğul. Şaban köye gelen jandarmalara nüfus cüzdanını hiç göstermedi! Devleti havan topu sandığı için, onun künyesini nüfus cüzdanından daha etkili bir şey sanıyordu.

Galiba haklıydı!

STAR

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
FAYSAL BATUNER
05 Şubat 2014 Çarşamba 10:17
10:17
abı ağzına sağlık ben mersınden faysal buna benzer bir olay benım koyumde oldu bir anne ve oğlu arasında gectı aslında cok komık ve uzucu
Yazarın Diğer Yazıları
DÜŞÜNCE PLATFORMU
PANO
İKTİBASLAR
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 524 10 28 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim