Kan ve ateş deryası Ortadoğu, daha bir karmaşıklaşırken..

19.08.2013 19:07

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Müslüman coğrafyalarının kalbi mesâbesinde olan Ortadoğu’da kimin nerede olduğunu-olacağını belirlemek, giderek daha bir karmaşıklaşıyor.

Herkes, kendi durduğu ve baktığı yere göre farklı tavırlar sergiliyor.

Bu coğrafyaların halklarının büyük bir kısmı, -İsrail rejiminin 5-6 milyonunu bir tarafa koyacak olursak-, 300 milyonu, -ve hattâ Hind alt-kıt’asını da bu coğrafyaya dahil edersek, 700 milyonu- bulan müslüman halklar büyük bir karmaşa içinde yaşıyorlar.

Bombalamalar, canlı bombaların kendi ölümlerini de bile bile göze alarak gerçekleştirdikleri ve mescidlere, pazar yerlerine, okullara, fırın önlerinde ekmek sırası bekleyen insanlara bile yönelik çılgın saldırıları..

Hergün, onlarca, yüzlerce insan can veriyor.

Sadece, bir ‘vah-vahh..’ hayıflanması yükseliyor ve de, kurbanların mensub oldukları düşünülen mezhebî bağlılıklarına göre artan veya azalan bir ilgi..

Mensub oldukları ümmetin içinde bulunduğu durumdan rahatsız olan hemen her bir müslüman, bu durumdan tabiatiyle acı cekiyor ve ’İslam ülkeleri bu duruma niye seyirci kalıyor?’ diye yakınıyorlar.

Halbuki, bu durumda şaşılacak bir hal yok.. Çünkü, bu ülkelerdeki rejimlerin, yönetim mekanizmalarının çok büyük bir pek çoğu, gayrimeşru iktidarlar.. İslam ülkeleri denilen bu coğrafyaların pek çoğunda, müslüman halkın iradesine, isteğine uygun olan rejimlerin olduğunu nasıl söylenebilir ki?

Sadece, 95 sene öncelerde, I. Dünya Savaşı’nın sonunda, ağır bir yenilgiye uğratılan ve emperyalist güçlerce param-parça edilen Osmanlı devletinin hâkim olduğu coğrafyalarda bile, buralarda yaşayan müslüman halkların bir daha bir araya gelemiyecek ve birbirine düşman hale gelecek şekilde nasıl düzenlemeler yapıldığını hatırlamamız yetmez mi? Bu bağlılıklar ortadayken, kaç hükûmet, bu karmaşık tabloda, kendi özgür iradesine göre bir tavır belirleyebilir? Ki, emperyalist güçlerin entrikalarına göre oluşturulan bu rejimlerin herbirisinde darbelerle, iktidar makamlarının zer ve zor gücüyle, zorbalıkla ele geçiriliş oyunları da bir ayrı konu..

Ortaya çıkan her yeni durumda, her yönetim mekanizmasının, önce kendi ideolojik konumunu, stratejisini, kendi maslahat ve menfaatini, kendi arzusunu öne çıkarmasına niye şaşılmalı ki?

O zaman, nasıl olur da, müslüman ülkelerdeki rejimler, bu durumlara niye seyirci kalıyor diye yakınabiliriz? Çünkü, önceleri her halde, hiçbir zaman aynı tarafta olması düşünülemiyecek olanların aynı tavırları sergilemesi veya aynı safta oldukları düşünülenlerin de farklı konumlara düşmesi durumu yaşanıyor.

*

Herkesin, kendisini haklı gördüğü bir kaotik ortam..

Sözgelimi, korkunç bir cinayet şebekesi ve siyasî bir Mafia örgütü gibi işleyen  Suûd rejiminin başındaki Kral Abdullah, daha önce, darbe olur olmaz, Kuveyt ve Birleşik Arab Emirliği gibi peykleriyle birlikte General A. Fettah es-Sisî’nin emrine 12 milyar dolar göndermesiyle yetinmeyip; darbe yaptığı 3 Temmuz’dan bugüne kadar, bir buçuk ay içinde binlerce insanı öldürten General es’Sisî’yi kesin bir şekilde desteklediğini açıklıyor ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı ve tarafdarlarını terörist olarak niteliyor ve bu teröristlerin temizlenmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü, İslamcı kadroların kendilerinin bu menhus hanedan ve saltanatından da hesab soracağının korkusu içinde..

*

Ya İran?

 Fir’avun diye niteledikleri Husnî Mubarek’in 30 yıllık rejiminin devrilmesine sevinmekle birlikte, Muhammed Mursî’nin seçilmesinden beri ona soğuk bakan ve 2. Husnî Mubarek benzetmesinde bulunan bulunan ve onun Tahran’daki Bağlantısız Ülkeler Toplantısı’ndaki konuşmasını bile çirkin bir şekilde çarpıtıp sansür de uygulayan İran ise.. Mursî’nin, kendisinin vargücüyle desteklediği Suriye’nin Baascı Esed rejimine karşı tam düşmanlık sergilemesi dolayısiyle, ondan daha bir rahatsız olduğu gibi; ayrıca, onu, Türkiye’de Tayyîb Erdoğan ve Tunus’da Râşid Gannûşî ile birlikte hareket edip, Suriye’deki Esed rejiminin de  çökmesinden sonra, bir İkhwan Hilali oluşturmak istediği gerekçesiyle hep suçlamaktaydı. Bunun için, General Sisî’nin askerî darbesi konusunda, sınırlı ve kontrollü bir ilgisizlik sergilemeyi tercih etti. Bu konuda neredeyse, tıpkı Amerika gibi, belirsiz bir tepki vermeyi tercih etti. Ancak, Sisî’nin duruma hâkim olamayışı ve İkhwan’ın direnişi ve sonra da sergilenen korkunç katliâm ve diğer cinayetler üzerine, devlet elindeki İran medyası, Sisî’nin askerî darbesi aleyhine sert yayınlar yapmaya başladı. 

İtiqadî bağları dolayısiyle İran rejimiyle sıkı ilişkileri bulunan Irak rejiminin başındaki Başbakan Nurî Mâlikî ise, Suûd Kralı’nın son çağrısına destek veriyor ve Mısır’ın içişlerine karışılmamasını istiyor, Türkiye’nin bu yöndeki tavırlarına da dolaylı şekilde karşı çıkarak..

Bu arada, Irak Kürdistanı’ndaki eyalet hükûmetinin başkanı olan Mes’ud Barzânî’nin ise, Mısır’daki askerî darbe rejimine karşı olduğu biliniyor.

Türkiye’nin ise, Suûd rejimiyle arası hayli iyi sayılırken, Mısır’daki son gelişmelerden sonra, her iki tarafın da birbirine bakışı son derece soğudu..

Tayyîb Erdoğan, Mısır’daki darbe rejimine destek verenlerin, darbecilerin işlediği cinayetlerden de sorumlu olduklarını hatırlatıp, bu konudaki baş destekçi durumunda olan Kral Abdullah’ı dolaylıca, ama, ağır şekilde eleştirirken; Suûd Kralı Abdullah da, Mısır’ın mevcud fiilî (de facto) rejimine karşı çıkanların ‘terörist‘lerin destekçisi sayılacağını ve sorumlu olacaklarını belirterek, aynı şekilde dolaylı olarak en başta da Tayyîb Erdoğan’ı eleştiriyor ve Mısır’daki yeni yönetimin (darbe yönetiminin) sonuna kadar desteklenmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Bu arada, Türkiye Hükîmeti ile, İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı’nın başında bulunan Ekmeliddin İhsanoğlu arasında da Mısır Buhranı üzerine bir tartışma ortaya çıkmış bulunuyor.

Haziran -1967’deki ‘6 Gün Savaşı’nda Mısır, Ürdün ve Suriye ordularının İsrail karşısında aldıkları ağır yenilgiden iki sene sonra, Kudüs’deki Mescid-i Aqsâ’nın bir yahudi tarafından yakılması üzerine, müslüman halkların tepkisini hafifletmek amacıyla, Amerikan emperyalizminin tavsiyesiyle ilk kez 1969 yılında Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanan İslam Konferansı Teşkilatı’nın, bu zamana kadar, kuruluşundaki kurucu etken gücün, Amerikan emperyalizminin planlamasına uygun olarak, sadece müslüman toplumların gazını almanın ötesinde bir etkinlik gösteremiyeceği açıktı. Hele de Bosna Trajedisi ile Afganistan ve Irak’ın işgali ve sonrasında yaşanan büyük insanlık faciaları karşısında hiç bir etkinlik gösteremediği için varlık sebebi daha bir tartışmalı hale gelen bu teşkilat, bu olumsuz havayı dağıtmak istercesine, adını İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkitalı’na dönüştürmüştü ve bu kuruluşun Genel Sekreterliği’ni de yaklaşık son 6 yıldır  TC. vatandaşı Ekmeluddin İhsanoğlu yürütüyordu. İhsanoğlu’nun son Mısır krizi sırasında da hiç bir aktivite gösterememiş olması dolayısiyle, TC. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ve AK Parti Gen. Başk. Yard. Huseyn Çelik tarafından, ‘Mısır’da yaşanan bu askerî darbe karşısında da, onun işlediği korkunç cinayetler karşısında da hiç bir aktivite gösterememiş olan bu kişi ne yapar Allah aşkına? Hiç bir şey yapamıyorsa, istifa etmek sûretiyle olsun, tepkisini ortaya koyamaz mıydı?’  diye dile getirdikleri eleştiriler de, ilginç bir durum daha ortaya çıkardı.

*

Öte yandan, Suriye’nin Baascı Esed rejiminin de, Mısır’daki darbe rejimini var gücüyle desteklediği, Beşşar Esed’in, Sisî Darbesi’nin ilk ânından itibaren yükselttiği, ’Siyasî İslam iflas etti..’ şeklindeki sevinç gösterilerinden de biliniyor. Böylece de, Suriye Baas rejimi, kendisiyle açık bir düşmanlık içinde bulunan Suûd rejimiyle Mısır’daki askerî darbe yönetimi konusunda aynı safta bulunduğunu ortaya koyuyor. Saflar her an değişip, eller karışabiliyor.

Rusya ve Çin gibi global aktörler Mısır’daki askerî darbe ile bu darbe rejiminin binlerce kişiyi katleden korkunç cinayetleri konusunda kesin bir tavır takınmazken.. Amerikan emperyalizmi liderliğindeki kapitalist Batı dünyasının, durumu kurtarmak için, İkhwan-ul’Muslimiyn ve diğer İslamcı kadroların yönetimden uzaklaştırılması ve Mısır’ın yine kendi kucaklarına düşmesinden dolayı, -yuttuğu lokma büyüdükçe gözyaşları daha bir artan timsahlar misali- çok büyük bir lokmayı yeniden yutmanın sevinci içinde işlenen katliâm ve cinayetlere karşı da üzüntülerini belirtiyor gibi bir tavır takınıp, timsah gözyaşları dökmeleri ve askerî darbeye ve onun işlediği korkunç cinayetlere yine karşı çıkmayıp, sadece, -sanki denk tarafların silahlı mücadelesi varmış gibi-, ’tarafları itidale, sukûnete çağırıyoruz..’  gibi sözlerle, kendi tahakkümlerini sürdürmek istemeleri, daha bir can yakıcı..

Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in partisi CDU’dan ünlü bir siyasetçinin 17 Ağustos günü bir tv. proğramında yaptığı değerlendirme de ilginçti.

Bu siyasetçi, Mısır’da yapılanlara niçin ses çıkarılmadığını, niçin sessiz kalındığını izah ederken, ‘Evet, yapılanlar normalde kabul edilemez, ama, General Sisî yönetimi, bunları yapmadığı takdirde de, İslamistler / İslamcılar iktidara gelecekti. Bu bakımdan, yapılması gerekenler yapıldı.’  diyordu.

Bu cümle her şeyi ortaya koyuyordu.

 

Emperyalistlerin yerli piyonları daha mı ılımlı sanki?

İngiliz yayın kuruluşu BBC’de 15 Ağustos günü yayınlanan bir proğramda da, merkezi Londra’da bulunan Global Stratejiler Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunun başkanı Mısırlı Me’mun Fendî ve Müslüman Kardeşler'in Londra'daki sözcüsü Muna El’Qazaz, 14 Ağustos günü, Rabia-t-ul’Adeviyye ve en’Nahda meydanlarında -Mısır Sağlık Bakanlığı’nın resmî açıklamasına göre 635 ve genel kabule göre ise-, 2500’den fazla insanın öldürüldüğü ’Kanlı Çarşamba"yı değerlendirdikleri tartışmada ortaya çıkan mantık da Batı’lıların sözlerinden farklı değildi. Bu tartışmada, Fendî, ‘Bugün yaşananlar Mısır tarihinde önemli bir noktadır. Ya, (…) Mısır'ın bütünlüğünü koruyacağız, ya da ülkenin bölünmesine izin vereceğiz. Bu zor bir karar. Ama tercih yapmak zorundasınız.’ diyor; BBC sunucusunun, ’-Bu kadar büyük can kaybıyla mı yapılmalı?’ sorusuna da, ’Bu can kaybının, bir sonraki can kaybından; yani Suriye'deki kadar büyük bir can kaybından daha az olacağından emin değilim. Suriye'de 100 bin insan öldü. Mısır'ı bir iç savaşa sürüklemek istiyorlardı. Bunu Suriye'de gördük. Libya'da ve başka yerlerde gördük. Stratejik bir karar vermek gerekiyor.’ şeklindeki sözleriyle, müslüman bir halkın yönetiminin başında müslüman kadroların bulunmasına emperyalistlerin değil, yerli kuklaların da izin vermek istemiyeceklerini ortaya koyuyordu.

M.Fendî,  ayrıca, ordunun ülkeyi kurtarmasından sonraki 49 gün boyunca Müslüman Kardeşler’in cinayetler işlediğini, esasen, seçimlerde de hile ve korkutmayla seçildikleri gibi iddiaları dile getirebiliyordu.

*

General Sisî ise, ’iktidara başka nasıl el konulur ki?’ dedirttirmek istercesine, ’İktidara el koymak gibi bir niyetimiz yok..’ demeyi sürdürüyordu, verdiği bir röportajda..

Aynı şekilde, Amerikan ve ingiliz medyasında General Sisî’nin sionist İsrail rejimi Başbakanı Netenyahu ile çok öncelerden beri irtibatta olduğuna ve darbe için onun tarafından teşvik edildiğine dair yorumların yayınlanması ve bunların reddedilmemesi düşündürücü..

Sionist İsrail rejiminin eski başbakanlarından Ehud Barack’ın, ’bütün dünyadaki devletlerin ve demokrasi yanlılarının, Mısır’da Mursî rejimini deviren yeni iktidara destek vermeli..’ deyişi de, bütün bu gelişmelerin üzerine tüy dikiyor.

*

Karşıtlarına‚ ’ahmaklar!.’ diye saldırmak kolay da..

 

Bu arada, İran Rehberliği’nden izinsiz adım atması düşünülemiyecek olan Lübnan Hizbullahı’nın lideri Şeyh Hasan Nasrullah’ın ise, Mısır’da işlenen bu korkunç katliâm ve cinayetler konusunda bir görüş açıklamayıp, bütün dikkatini Suriye’deki Baascı Esed rejimi diktatörlüğünü kurtarmaya yönlendirdiğini  göstermesi ilginçti.

Nasrullah, ’Suriye rejimini desteklemek için, gereksirse, bizzat kendisinin de savaşa katılacağını’ söylüyor ve kendilerine ve Baascı Esed rejimine karşı çıkan herkesi terörist ve tekfirci olarak niteleyip, onları yok etmek için, -esasen taa başından beri Esed rejiminin yanında yer aldığı bilinmekle birlikte-, son aylarda  binlerce savaşçısını Lübnan’dan Suriye’ye sokmasını açıkça itiraf ediyor; ’gerekirse, bu zamana kadar getirdiği savaşçıların bir kaç mislini daha getirebileceğini ve hattâ kendisinin de Esed rejimini kurtarmak için savaşa bizzat katılacağını açıklıyordu; karşıtlarına‚ ’ahmaklar!.’ filan gibi hakaret  ifadeleriyle de kontrolsüz bir şekilde saldırarak..  Bunun üzerine, ’Esed rejimi güçlendi de, Nasrullah da zafere ortak mı istiyor..’ diyenler olduğu gibi, Esed rejiminin son derece güç durumda olduğunu söyleyenler de yok değil..

Siyonist İsrail’e karşı savaştığı zaman müslümanların hemen tamamının desteğini sağlayan, muhabbetini kazanan bu güçlerin, şimdi müslümanlar olarak birbirlerini terörist, tekfirci ve kafir vs. gibi nitelemelerle binler halinde katletmeleri de hayıflanılacak bir diğer konu..

Baasçı-laik bir Esed rejiminin, ’Hizbullah’ gibi bir örgüt tarafından bu derecede savunulması anlaşılacak gibi değil..

Bu arada, Lübnan’da, Hizbullah örgütünün kontrolündeki bölgede geçen hafta, patlatılan bir bomba, 40 kadar kişinin hayatına mal oldu; yüzlerce de yaralı.. Ama, daha da tehlikeli olan, bu kanlı eylemin, daha önce adı duyulmamış, ’Umm’ul Mu’miniyn Aişe/ Mu’minlerin Annesi Aişe’  isimli bir örgüt adına üstlenilmesi.. Böylece, şiî Hizbullah’a karşı sünnî bir grubun saldırdığı görüntüsünden faydalanmak isteyen fitneci unsurların her şeyden önce gözönünde bulundurulması gerekmekte..

Böyle bir fitneye herkesten önce, sionist merkezlerin başvuracağı asla unutulmamalı.. Ama, kendisini müslüman olarak niteleyen bir takım çılgın kimselerin de böyle eylemleri yapması, artık imkandışı değil..

Bu arada, geçen hafta, Amerikan Gen. Kur. Başkanı’nın, ’Suriye’de, Beşşar Esed’in iktidarının sürmesini, kendileri açısından gerekli gördüğünü’ açıklaması da, bir diğer ilginç konu idi.

*

Evet, işte böyledir ol’hikâyât..

Tarih boyunca kan ve ateş deryası olan Ortadoğu, bir kez daha, daha bir karmaşık hale geliyor, herkesin, birbirine karşı olduğu derin bir kaotik duruma yuvarlanıyor.

Müslüman olmayanlar, bu tablodan dolayı bir de memnun olmaz mı? Ya da, düşman bildiğimiz bir gücün kendi içinde böylesi iç çatışmalarını görsek, bizler gözyaşı mı akıtırız?

*

 

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim