'Kan minaresinden aşq ezanı’ okunarak gerçekleşen bir büyük inkılabın 30

14.02.2009 02:58

Selahaddin E. Çakırgil

(BİRKAÇ NOT:

1- Değerli okuyucular, bu konuyu -üzerinize âfiyet- birkaç gündür süren şiddetli bir gripal rahatsızlık içinde yazıyorum.. Bu hal üzereyken, bu konuda hiç yazmamaya da gönlüm razı olmadı; sizlerle bir şeyleri -kesik kesik de olsa- paylaşayım dedim..  

2- Bana gönderilen ‘e-mail’lerden birisinde eyaıldığına göre, yazının başlığındaki aşq/ aşk kelimesinden hareketle, bugünlerde sıkça sözü edilen bilmem ne günü ile bir ilgisinin olduğunu sanmış, sonra hayal kırıklığına uğramış...

Halbuki, ‘aşq’  tam da işte budur.. En azîz bilinen bir değeri elde edebilmek ve korumak için, bir insanın, bir toplumun  kendisini fedâ edercesine bir cehd içine girmesi, yani.. Bu yazıda anlatmaya çalıştığım da, bu.. Bir toplumun, bir zulüm düzeninin ölümler kusan tanklarına, makinalı tüfek taramalarına karşı bile, ellerinde silah bulunmayan milyonların, elinde Kur’an’dan başka silahı olmayan bir inkılabçı İslam âliminin ‘qıyam’ çağrılarına uyarak, İran caddelerinde  ‘Allah’u Ekber!’ diye yere düşmesi ve ‘aşq ve şehadet ezanı’nı ‘kan minaresi’nden okumayı göze alması.. Evet, gerçek bir ‘aşq’ın ne olduğu ve nasıl olması lâzım geldiği konusunda; bu, düşündürücü, ibret verici  ve ilginç bir örnek sayılabilir.. Ve bu, emperyalist odakların toplumlara şırınga ettiği sahte ve zehirli aşq anlayışlarına karşı da, etkili bir panzehir olabilir..

3- İran’daki ‘İslam Cumhuriyeti’  rejiminin, 30 yıl sonra, bugün gelinen noktada, ‘ne kadar İslamî olduğu’ ve ‘şia mezhebini anayasasının esası olarak gören bir anlayışın ne kadar İslamî sayılabileceği, bunun bir mezheb taassubu olup olmadığı’ ve ayrıca ‘İnkılab liderlerinin hiç yanlışı ve yanılgıları olmamış gibi sınırsız övgüler yapılması veya buna  gözyumulması ‘ ve kezâ, ‘şiîlik ile sünnîlik arasındaki farklılıkların yok sayılması gibi bir anlayışın doğru olup olmadığı’ ya da, ‘İran’da da, bir  ulus-devlet kurulduğu’ iddiaları  üzerinde çeşitli mahfillerde sık sık sorulan suallere karşı, bence, kısaca şunları söylemek mümkündür: 

a) Sadece Peygamberleri mâsûm/ ismet sahibi, günahsız sayan Ehl-i Sünnet aqaidinden ayrı olarak;  Son Peygamber (S) ile Hz. Fâtima ve Hz. Ali ile O’nun soyundan gelen diğer 11 İmam’ın mâsûm olduğu inancını kendisine temel sayan Şia aqaidinden habersiz olan nicelerinin, hâlâ, mevcud ulemâ’nın da mâsûm, günahsız sayıldığını zannettikleri gibi bir bilgi kirlenmesi çağında olduğumuz bir daha hatırlanmalıdır.. Bugün, ‘âyetullah, huccet-ul’islam, molla, ahund, şeyh’ vs. gibi unvanlarla anılan kimselerin mâsumiyetleri,  hangi makamda ve seviyede bulunurlarsa bulunsunlar, asla sözkonusu değildir..

b) ‘İslam Cumhuriyeti’ terkibi, herşeyin mutlaka ve ideal mânada İslamî olduğu ma’nâsında değil, İslam’ın temel alındığı manâsında değerlendirilmelidir.. Kaldı ki,  sözleri İslam İnkılabçılarını da temsil edecek mahiyette, en üst derecede yetkililerden birisi olan Hâşimî Refsencanî,  bu konuya hem İran iç kamuoyunda, hem de uluslararası toplantılarda defalarca açıklık getirmiş ve ‘Biz, İslamî hükûmet uygulaması yoluna yeni girmişizdir, henüz yolun başındayız, bizim her şeyi mükemmel ve ideal planda yaptığımız iddiası geçersizdir..’  demiştir..  

c) Yine Refsencanî,  İslam Cumhuriyeti Kaanun-i Esasîsi’nde, (anayasasında) 12 İmam (İmamiye-i İsna- Aşeriyye) Şia- Caferîlik mezhebinin temel alınmasının doğru olup olmadığı’nın sorulduğu bir uluslararası toplantıda, ‘Bu anayasa, İran coğrafyası içindir.. Adı üstünde, İran İslam Cumhuriyeti Anayasası.. İran coğrafyasında yaşayan müslümanların yüzde 80’inden fazlası şia mezhebindendir.. Bunun için de genel düzenlemede, büyük ekseriyetin mezhebinin fıqhı esas alınmıştır; ama, azlıkta olan diğer müslüman fırkaların hukuku da korunarak.. Bizim bu uygulamamızı, sünnî müslümanların ekseriyette olduğu bir coğrafyada, oradaki şiî müslümanların da hukuku garanti altına alınarak, sünnî fıqhına göre düzenlenmesi hem gaayet tabiîdir ve hem de bunu, itiraz ne demek, bir de arzu ederiz..’ demiştir..

d) Şiîlik ve Sünnîlik, bir temel itiqadî farklılığa değil, İslam siyasî tarihinde, Resul-i Ekrem (S)’den sonra ortaya çıkan ihtilaflara göre şekillenen cereyanların aldığı isimlendirmelerdir..  Bunları yok saymak, 13 asırlık bir geçmişi yok farzetmek, hayal ve ümid edilse bile gerçekçi değildir..  13 asrın üzerine oturduğu ve hattâ ortaya çıkışından önceki zaman dilimini de ‘maqable şâmil’ (geçmişi de kapsayacak) şekilde yorumlamalara vardırılan şiî-sünnî isimlendirmelerini ve bu isimlendirmelerin çerçevesi içinde sonradan bir temel imiş gibi oluşturulan aqaid ve düşünce sistematiğini her iki taraf için de bir acı gerçek olarak görmekle birlikte, bu farklı temeller üzerinde gelişen acı vakıayı bir düşmanlık halinde tutmak yerine; farklılıkları tahrik etmeden, ‘mu’minlerin ancak kardeş olduğu’ anlayışı içinde değerlendirmek, aklın gereğidir.. Ancak, hem sünnî, hem de şiî müslümanlar gerçek İslam’ın ancak kendi çizgilerindeki İslam olduğu anlayışında kaldıkları müddetçe, bu konunun kolay halledilemiyeceği de açıktır.. Esasen, bu, aynı mezhebin içindeki cemaatleşme cereyanlarında bile, herkesin kendi taifesini/ fırqasını ‘fırqa-i nâciye’ (kurtulmuş fırqa) olarak bildikleri sürece, bu konunun nasıl çözüleceğinin cevabını vermek, gerçekten de zordur.. 

e) İran’ın da bir ‘ulus-devlet’  olduğu gibi iddialara gelince.. Bu iddiaları yazılı veya sözlü medyada sözkonusu edenler, önce ‘ulus’tan ve ‘ulus-devlet’ten neyi anladıklarını ortaya koymalıdırlar.. Bu sözün içinde, o gibilerin bu iddialarının, bilinen ‘ulus –devlet’ çerçevesine oturmadığı görüşü de dile getirilmiş olmaktadır.. Çünkü, İran’da, (büyük ekseriyeti şiî olan ) fars, (büyük ekseriyeti şiî olan) azerî türkü, (hemen tamamı sünnî olan) türkmen, (ekseriyeti sünnî olan) kürd, (yarıya yarıya sünnî ve şiî olan) arab ve (hemen tamamı sünnî olan) belûc gibi etnik/ kavmî unsurlar vardır.. Eğer, ‘ ulus’tan maksad, aynı dil grubuna bağlı ve aynı kan soyundan geldikleri inancını ileri süren topluluklar ise; bu, hele de İran için asla sözkonusu edilemez.. Esasen, İran’ın İslam Cumhûriyeti döneminden sonra bir ‘ulus-devlet’ anlayışına ulaşıldığından sözetmek, son derece yanlış ve hattâ, yanıltıcıdır.. Hatırlayalım ki, İmam Khomeynî, İslam İnkılabı’nın gerçekleşmesinden önceki son 4 ayını geçirdiği Fransa’da iken, yabancı medya mensublarının, ‘İran’da azlık unsurların hakları sizin gelecekteki yönetiminizde nasıl olacak?’  şeklindeki sorularına, ‘onlar zimmî hukukuna tâbi olurlar.. ‘ diye karşılık vermişti.. O zaman, ‘İslam hükümlerine göre yönetilen bir ülkedeki gayrimuslimlerin hukuklarını tanzim eden statü için’  kullanılan ‘zimmî’ terimini bilmeyenler,  bu terimin manâsını öğrenince, İmam Khomeynî’ye, ‘Biz, gayrimuslimlerin değil, türk, kürd, arab gibi azlıkların durumunu sormuştuk..’ diye müracaat ederler ve o zaman, İmam Khomeynî’den, ‘Onlar müslüman.. Onlar ülkenin aslî sahibleri..’  cevabını alırlar..  Ve İslam İnkılabı gerçekleştikten sonraki genel düzenlemeler bu yaklamışın temel mentalitesine uygun olarak yapıldı.. Bu açıdan, İslâm Cumhuriyeti rejimine geçildikten  sonraki dönemde, İslamî İran’da insanların kavmî/ etnik köklerine bakılarak bir değerlendirme yapıldığını söylemek, hele bir ‘ulus-devlet’  tesis edildiğinden sözetmek, bu açıdan büyük haksızlık ve yanıltmaca olur.. Ki, bizzat İmam Khomeynî’nin cedleri, 200 yıl öncelerde Arabistan’dan Keşmir’e gitmiş ve oradan İran’a gelmiş olan (ve Hz. Huseyn soyundan gelenlere verilen)  ‘seyyid’  unvanı taşıyan kimseler idi ve İmam Khomeynî, miladî- 1900 yılında Orta İran’daki Khomeyn şehrinde dünyaya gelmiştir..  Ve onun bir seyyîd ve dolayısiyle arab etnik kökenli olması yüzünden, -hele de İslam İnkılabı’nın gerçekleşmesinden sonra- bir rahatsızlık beyan eden olmamıştır, kitle planında.. (Şah’ın son dönemlerinde ise, İmam Khomeynî’nin, hindu, arab vs. gibi etnik bir kökenden geldiği ileri sürülerek, aşağılanmak istenmesi, inkılab ateşinin kıvılcımını oluşturmuştur..)  Bugün de, İran’daki yönetimin en üst makamında bulunan İslam İnkılabı Rehberi Seyyid Ali Khameneî, bir azerîdir ve kimse onun azerî kökenli oluşundan rahatsız olmamaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında 9 yıl Başbakanlık makamında bulunan Mîr Huseyn Musevî de aynı şekilde, bir azerî idi; kezâ, ilk 10 yıl boyunca, Yargı organının başında bulunan Âyetullah Abdulkerim Musevî Erdebilî de azerî  idi.. Aynı şekilde, kürd, arab, beluc, türkmen etnisitesinden birçok simalar da yüksek sorumluluk mevkılerinde bulunmuşlardır- bulunmaktadırlar. Resmî dilin farsça olması, fars kavminin baskın unsur olduğu manâsında değildir. Çünkü, bu farklı etnisitelere bağlı ve amma, aynı inanç ve kültür potasında eriyip bütünleşmiş olan kitlelerin, fars kavminden hiç kimse olmasa bile, birbirleriyle anlaşabilmeleri için, kullanacakları dil de büyük ihtimalle yine farsça olurdu.. Bu durum, diğer dil gruplarının konuşulmasına engel teşkil etmediği gibi, yapılması gereken düzenlemeler ideal seviyeye gelmemiş olsa bile, İslâm İnkılabı’ndan bu yana mahallî  dillerde resmî ve özel yayınlar yapılmasına bir engel yoktur..  

f) İslam Cumhûriyeti ismini taşıyan bir yönetimin elinde diye, bu yönetimin ve İran ülkesi ve toplumunun yüzde yüz ve bütünüyle ideal bir İslam toplumu olduğu veya asırların getirdiği bir çok olumsuz tortulardan temizlendiği iddiasında bulunmak da yanlıştır.. Ancak, 30 yıl öncesindeki İran’la bugünkü İran’ın geldiği yere bakıldığında, alınan mesafelerin, 30 yıl içinde aşılamıyacak derece büyük olduğunu ve karamsar olmaya bir yer olmadığını ve var olan noksanlıkların da, iyileşmelerin ivme hızının giderek yükselmesiyle; durumun, gelecekte dünya müslümanlarının daha çok lehinde olacağını samimî bir kanaatle dile getirebilirim.. Ki, bugün en başta da, şiî ve sünnî müslümanlar arasında asırlarca kapalı kalan zihnî ve kalbî kapıların, bu kısa süre içinde tasavvurları alt-üst edecek boyutlarda açılması bizi bu konuda daha bir ümidlendirebilir..

Bu hatırlatmalardan sonra, 10 Şubat günü, 30. yılı kutlanan İslam İnkılabı’nın tarih içindeki kalkış noktaları ve ilgi çekici özelliklerine değinebiliriz.

 

*İslâm İnkılabı’nın manevî dinamikleri..

İslam İnkılabı hareketinin temelleri üzerinde herkes değişik ölçüler vermiştir.. Ama, asıl geçerli olan, onun, milyonları arkasından sürükleyen ve bir elinde Kur’an ve bir elinde âsâdan başka bir dayanağı olmayan İmam Khomeynî tarafından yapılan izahıdır..

O, bu inkılabı, nebevî hareketin bir tecellisi olan Kerbelâ Qıyamı’nın günümüzde tekrarlanması olarak isimlendirmiş ve bunun dışındaki isimlendirmelere itibar etmemişti..

Nitekim, İslam İnkılabı’nın gerçekleşmesinden sonra kurulan Geçici Hükûmet’in başbakanı olan ve aynı zamanda İslam konusunda derin bilgisiyle bilinen Mehdî Bazergan bile,  kendisiyle İmam arasında meydana gelen görüş ayrılığının mahiyetini soran bir fransız gazetecisine  ‘Aramızda öyle derin bir görüş ayrılığı yok.. Küçük bir farklılık sözkonusu...’ demiş ve bunu şöyle ifade etmişti: ‘Biz , İslam’ı İran için istiyoruz.. İmam ise, İran’ı İslam için istiyor!..

Evet, ne kadar küçük bir fark değil mi?..

Ki, rahmetli İmam, bu husustaki hassasiyetini hep korumuş ve ‘İslam’ın hizmetinde olmayacaksa, bize ne güçlü İran’dan.. İslam’ın emrinde olmayacak bir güçlü İran isteyenler varsa, onlar Şah’larını geri getirsinler, biz buradayız..’ diyebilmişti..

Ve buna rağmen, niceleri, ‘İslam İnkılabı’nın itiqadî, fikrî, ideolojik temelini 1953’lerde, Musaddıq zamanında, ingilizlerin elinde bulunan İran petrollerinin millileştirilmesi hareketi’ olarak gösteriyorlardı.. İmam Khomeynî ise, İnkılab’ın maddî temellere dayandırılmak istenmesine asla yakınlık duymuyor ve toplumu, İmam Huseyn’in Kerbela’daki ‘qıyâm’ının mesajlarıyla yoğurmaya özel bir dikkat gösteriyor ve tıpkı Seyyîd-uş’Şuhedâ gibi, ‘Heyhat, min’ezzilleh../  Zillet’i kabul edenlere yazıklar olsun...’Yarın kılıçlar ve kargılar Kur’anımızı delik deşik edecekse, o kargılar ve kılıçlar göğsümüzü bugünden delik delik etsin!’ diyor ve toplumu, şehadet mektebinin potasında yoğuruyordu.. Ve onun içindir ki, hem İslam İnkılabı Hareketi’nin tâgûtî Şahlık düzenine karşı mücadelesinde, hem de Saddam rejiminin -emperyalist-şeytanî güç odaklarınca- İran’a saldırtılmasıyla başlayan  ve 8 yıl süren kanlı savaş yıllarında, düzen yüzbinlerce insanı, geride kalanlar, ‘Şehid, ezân-ı aşq ra mikhoned, ez minare-i khûn...’ (Şehîd, kan minaresinden aşq ezânı okuyor..) şeklinde yükselen mersiyelerle, ağıtlarla toprağa veriyorlardı..

Ve İslam İnkılabı’nın son yüzyıldaki kalkış noktalarını ise, daha çok da, 1890’larda, İngiliz emperyalizminin İran’daki İnhisar İdaresi’ni ele geçirmesi üzerine, zamanın büyük âlimlerinden Şeyh Mirza’y-ı Şirazî’nin yayınladığı bir fetvâ ile toplumun, İngiliz mallarına boykot etmesi ve ingilizlerin çekip gitmek zorunda kalmasında ve sonra da, 1906’daki Meşrutiyet Hareketi sırasında da,  Tahran ve çevresinin büyük İslam âlimlerinden Şeyh Fazlullah Nurî’nin, ‘Biz Meşrutiyet (Şah’ın yetkilerinin sınırlanmasını) değil, Meşruiyyet (şeriate, İslam hükümlerine dayalı bir nizâm) istiyoruz!..’ dediği için; ‘Meşrutiyetçi’lerce  kurulan bir ‘halk mahkemesi’nde iki saat süren bir muhakeme sonunda, ‘Meşrutiyet düşmanı, halk düşmanı’ diye ve kendisinin bağlısı olan onbinlerin şaşkın ve korku dolu bakışları arasında idâm edilişinde aramak gerekir.. Çünkü, İmam Khomeynî de, liderliğini deruhde eylediği inkılabını bu gibi, gayri-maddî temellere, İslam ahkâmının hâkim kılınması hedefine yönelik dinamiklere dayandırıyordu.. Ve geçmişte girişilen bütün hareketlerden, hatalardan ve özellikle de, geçmişte yapılan İslamî niyetli nice hareketlerin, metod sağlamlığına riayet etmemesi yüzünden elden çıkışlarından dersler alarak.. 

Ki, bu metod tek kelimeyle, ‘inkılabçı metod’ idi; ‘uzlaşmacı metod’ değil..

Çünkü, uzlaşmacı metodu benimseyenler, egemen güçlerin, zorba güçlerin koyduğu kuralların içinde kalarak, o zorba güçlerin ve düzenlerinin bertaraf edilmesi hesab ve hedefini  esas alıyorlardı.. Bu ise, daha baştan, inisiyatifi,  kendisine karşı savaş verilmek istenen hasım gücün eline vermek idi..

Bu yolla, egemen güç odakları üzerinde kurulan bir takım baskılarla belki bir mikdar iyileştirmeler yapılabilirdi, ama, bu metodun sağlıklı bir yol olmadığının yığınla örnekleri vardı, beşer tarihinde.. Ve, enbiyaullah’ın, / ilahî peygamberlerin aslî metodu, zulüm düzenlerinin ve güçlerinin koyduğu kurallara aldırmadan, insanlığın kurtuluşu, özgürlüğü  yolunda mücadele örneklerini oluşturuyordu..

(Konuyu, inşaallah gelecek yazıda bağlıyalım..)

cakirgil@yahoo.de

 

  • Yorumlar 16
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim