Kamalak: “Atatürk En Büyük Milli Görüşçüdür!”

25.11.2013 15:24
Kamalak: “Atatürk En Büyük Milli Görüşçüdür!”
“İnşallah tarih de Erdoğan’ı ‘dünya lideri’ olarak yazar.” diyen Mustafa Kamalak’ın Atatürk ve darbeci ordu için güzelleme düzmesi dikkat çekti.

HAKSÖZ-HABER

Saadet Partisi Lideri Mustafa Kamalak, Hülya Okur'a konuştu. Hayatından kesitler, AK Parti ve Erdoğan’a nasıl baktıkları, başörtüsü için hukuk mücadelesi, Suriye ve dış politika, Silivri ve darbeci askerlerin tutuklanması, Atatürk vs. birçok konunun konuşulduğu uzun röportajda dikkat çekici vurgular var.

Şüphesiz röportajda güzel ve önemli vurgular var. Ancak “Atatürk en büyük milli görüşçü olurdu!” tespitinden bulunduktan sonra Kamalak’ın Mustafa Kemal hakkında güzellemeler düzmesi ve Atatürk’ün 1923’te kadınların açık-seçik giyinmesinden rahatsız olduğunu ifade ettiğini özellikle vurgulaması nasıl bir tarih okumasıdır diye sorduruyor.

Hakeza Erbakan Hoca’nın yaşasaydı şu darbe planlamaktan cezaevine giren askerleri, çocuklarına üzülen bir baba gibi üzüleceğini belirtmesi de dikkat çekici. Öte yandan röportajda Erdoğan’ın Suriye’de Yezid ile Hüseyin’i karıştırdığını belirten Kamalak, böylelikle Esed rejimine “Hüseyin”, muhaliflere ise “Yezid” payesi mi biçmek istiyor, tartışılır…

HaberX'te yayınlanan röportajı yorumlarınıza bırakıyoruz:

***

“EN ZOR BÖLÜMLERİ ÜLKEYE HİZMET İÇİN OKUDUM”

1948 Kahramanmaraş doğumlusunuz. Kendi hak ve hukukunuzu korumaya çalışırken mi mesleğinizi buldunuz, hukukçu kimliğiniz liderliğiniz konusunda size ne kadar yardımcı oldu?

Ben, iyi bir maliyeci, iyi bir iktisatçı olmak istiyordum, bu maksatla da Türkiye’nin en gözde fakültesi olan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine girdim. En zor bölüm olan İktisat ve Maliye bölümünü bitirdim. Bu fakülteye giriş amacımız da yine bu ülkeye hizmet içindi, düşüncemizde Kaymakam, idareci olmak vardı. Ama siyasal bilgiler fakültesine girdikten sonra dedik ki: “Bu ülkenin Kaymakam’dan, Vali’den çok daha fazla İktisatçıya, Maliyeciye ihtiyacı vardır” İktisatı bilmeden Maliyeci olunmaz diye düşünüyordum, onun için o alanın da en zor bölümünü seçtim. Bu arada Türkiye’nin borçları var diye Maliye içinde de borç alanına yöneldim. Doktora tezimi de kamu borçlanması üzerine verdim. 

“ANARŞİ DÖNEMİNDE TEK BAŞIMA BOYKOT KIRDIM”

“BOŞ VAKİTLERİMDE AĞIR CEZA DURUŞMALARINI İZLERDİM”

2,5 Prof’luğunuz var,  o çok dikkat çekici.

Düz gidebilmek amacıyla sağı solla ayırıyorsun, o çalışmanın ürünüdür bu. Ancak önümüze 12 Eylül rejimi çıktı, baktık 12 Eylül rejimi bir takım arkadaşları işinden etti, Fuzuli’nin bir eseri var: “Avcı ceylanı tuzağa düşürür, Mecnun onu kurtarmaya çalışır, çöllere düşmüştür malum,  ceylanın gözlerinde Leylasını görür, yalvarır “Kurtar, azad eyle!” diye, avcı onun yalvarışına dayanamaz, kutaracak ama der ki: “Ben bunu yakalayabilmek için aylarca çalıştım, çoluğumun çocuğumun nafakasıdır” bir tarafta Mecnun ağlıyor, “Bak ceylanın gözleri Leyla’nın gözlerine benziyor” diyor. Avcı “Haklısın ben bırakacağım ama Figan olası hanede evladı ıyal var, geride çoluk çocuk var” diyor, bunun üzerine Mecnun üzerideki elbisesini çıkarır Avcıya verir, böylece ceylanı kendisi satın almış olur. 12 Eylül’de bir takım arkadaşlar işinden olmuş, ben de evlilik yapmışım, geride evladı iyal var, bir kimliğim vardı, anarşinin en yoğun olduğu dönemde  tek başına bir boykot kırmıştım. Anarşinin en yoğun olduğu dönemde okumak benim en doğal hakkımdır hem de milletime karşı bir ödevimdir diyordum ve boykotu kırdım, tek başına sınava girdim. Öylesine badireler atlatarak düşüncesi için, doğru bulduğu fikri için taviz vermeyen, eğilip bükülmeyen Mustafa Kamalak, 12 Eylül rejimine teslim mi olacaktı? Olmaması lazımdı ama güç-kuvvet karşı tarafın elinde. Ben yeniden üniversiteler arası imtihana girdim, tek tercihim hukuktu. 12 Eylül rejimi karşımıza dikilince; ya düşüncelerimizi bir tarafa atıp, darbe yönetimine teslim olacaktık veya bir çıkış bulacaktık. Bir üniversite mezunun işine son verildiği taktirde nitelikli bir işsiz. Öyle ki, üniversitedeki görevine son verilen arkadaşları da baskıcı rejim takibe alıyordu. O zaman kendi yolumuzu yapmalıyız, diyordum. Ben aynı zamanda İmam hatip mezunuyum, boş vakitlerimde Ağır ceza duruşmalarını izlerdim. Hukuka karşı derin sempatim vardı. 

“KÖY OKULUNDAKİ BİRİNCİLİĞİM PARA ETMEDİ” 

Hep zor olanı seçmişsiniz. Kendi hayatınızı kendiniz mi kurdunuz, kendi harçlığı ile kendini okutanlardan mısınız?

Ben geniş bir aile mensubuyum, köyümüzde okul yoktu, komşu köyde okudum, komşu köyle kendi köyümüz arasında bayağı bir mesafe vardı, aradan ırmak akıyordu, ben ancak sömestri tatillerinde evime dönebiliyordum, bu ilkokul öğrencisi için ‘gurbet’ demekti. İlkokulu birincilikle 4 senede bitirdim. İmam Hatip’e kayıt yaptırdım ama 4 dersin 3’ünden zayıf aldım.  Kendime şu soruyu sordum: Senin o köyde birinci olman, 4 senede bitirmiş olman bir para etmiyor demek ki?Niteliğin, bilginin derecesi bu.” Okul da 5 sınıf bir aradaydı. Bu durumda ya okulu bırakıp köye dönmem lazım, ya da yine bir yol bulmam lazım.  Tek kanallı dönemlerde mayınlar üzerinde yürünen bir yarışma vardı, bizim durumumuz ona benziyordu.  Üst sınıflarda öğrenci olduğunu görüyordum, kendi kendime “ya gerizekalı olduğunu kabul edeceksin y ada çalışmanın gerekliliğini göreceksin” dedim. O problemler aşıldı, 7 yıllık İmam Hatip, 6 senede bitti. 

“OSMANLI’NIN ÇÖKÜŞÜ BENİ DERİNDEN ETKİLEDİ”

“ANAYOL HÜKÜMETİ GÜVEN OYU ALMAMIŞTI”

“ERBAKAN HOCA İLE YAKINEN TANIŞMAMIZ GÜVENOYU MESELESİNDE OLDU”

Erbakan Hocanın tevhidi tedrisatından geçtiniz. Onu, tam bir nezaket timsali olarak tarif ederdiniz, dış politikada şahsiyetli olduğunu, emperyalizme karşı İslam bütünlüğünü kurmaya çalıştığını ifade ettiniz. Onun hukukçu kurmayı olmadan önce nasıl bir pozisyonunuz vardı, kendinizi Erbakan'ın kaçıncı adamı olarak görüyordunuz?

Ben merhum Erbakan Hocamızı 1969 yılında tanıdım. O zaman Bağımsızlar Hareketini başlattığında Kahramanmaraş’ı ziyaret etmişti. Okumayı severdim, Osmanlının çöküşü beni derinden etkilemişti. Bir çıkış lazım, diyordum. Erbakan Hocayı Kahramanmaraş’ta karşılayan gençler arasındaydım, oradaki konuşmasını dinledim, o tarihten sonra da sürekli izliyordum. 1974 yılında Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde ben siyasal bilgiler fakültesinde öğrenciydim, zaman zaman ziyaretinde bulunurdum. 1995 seçimleri yapılacağı zaman Sivas’ta İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi kurucu dekanıydım. O arada milletvekilliği teklifi geldi. “Milletvekilliği için insanlar birbirini kırıyor, siz istemediğiniz kadar aday olabilirsiniz, öğrencilerle hemhaliz biz” Ben Sivas’ı kültür merkezi yapmayı düşünüyordum. Çünkü burada önemli hamleler yapmıştık. Sivas Belediye Başkanı Temel bey aradı, “Sayın Dekanım, Erbakan Hocanın selamı var, beni görevlendirdi, istifa etsin dedi” dedi. Daha önce de bu yönde talepler geldiği için bu konuyu eşimle görüşmüştük. Göreve devam noktasında karar kılmıştık. Düşünmeden istifa ettim, zaman yoktu. Nereden ve kaçıncı sıradan aday olacağım belli değildi, Kahramanmaraş’ta 2 tane milletvekili vardı, ben de 3.sıradan listeye girdim. Bu arada hükümeti kurma çabaları var, Refah partisi ANAPile hükümet kuracaktı olmadı, araya birileri girdi, neticede mecliste ANAP ile DYP Anayol hükümetini kurdular, oylama yapılı, meclis başkanı hükümetin güvenoyu aldığını ilan etti ama bana göre hükümet güvenoyu almamıştı. Meclis 3/1 çoğunlukla toplanmış, toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir ancak karar sayısı ¼’ten az olamaz kaidesi var. Partiyi etkileyecek lehte, aleyhte bir şey olacağı için netleşmem gerekiyordu. Sabah namazına kalktığımız bir sabah, arkadaşlara durumdan bahsettim, meclisin güvenoyu vermediğini söyledim ama tüzüğe göre almıştı tabi. Çünkü tüzüğe göre kabul oyları, ret oylarından fazla ise hükümet güvenoyu aldı. Meclis başkanı ona bakarak güvenoyu aldığını ilan etti ama Anayasaya göre almamıştı, Meclisin bir konuda karar vermiş sayılabilmesi için salt çoğunluğun oyu gerekir. Orada kabul oyu var, ret oyu var, çekimser oy var. Kabul oyu, çekimser ile rettin toplamından düşük, ben oradan hareket ettim. Arkadaşlar, “bu dediklerin uygun geliyor” dedi. Konuyu oradan gurup toplantısına taşıdım. Orada konuşurken Erbakan Hocamız geldi.  Erbakan Hoca, “Bir daha anlat” dedi. Şevket Kazan’a talip verdi, “Mustafa Beyin iddiası çok önemli bir iddia, bir komisyon kurun, bu konunun üzerine gidin” dedi, Erbakan Hoca ile yakınen tanışmamız bu konu üzerine oldu. Erdoğan Teziç yazmış, eleştiri almadı, diyor ki: “Meclis çalışmalarında bir karar vereceği zaman salt çoğunlukla karar vermek durumda ancak bir tek istisnası var, meclisin güven oylaması” diyor, o istisnayı belirtmiyor, tüzüğü gösteriyor, halbuki bizim hukuk mantalitemize göre hiyerarşik olarak alttaki bir kural, üstteki kurallara hakim olamaz. Üsteki kurallar, Anayasa, yasalar, kanun hükmünde kararnameler, tüzük diye gider. Daha sonraki süreçte Ömer İzgi’yi meclis başkanlığından düşürecektik, Ahmet Necdet Sezer’i cumhurbaşkanlığından düşürecektik. Ancak bizim üzerimize bir takım güçler yürüdüğü ve kendimizi baskı altında hissettiğimiz için gerilimi arttırmayalım diye o o iki dilekçeyi işleme koyamadık. 

“PARTİ İÇİ OLAYLAR DIŞARIYA YANSITILDIĞI GİBİ DEĞİL”

“BİZİM MAL İLE KAVGAMIZ YOK”

Anayasada hiyerarşi önemli dediniz de…partide nasıl işliyor? Genel Başkan seçildiğiniz olağan kongrede Fatih Erbakan Başdanışman olmuştu. Küs kardeşler için de epeyi çabanız oldu. Erbakan’ın ailesi ile aranızda tam bir uyum söz konusu mu, Erbakan'ın mirasına, ailesi ve partisine sahip çıkmak size ağır gelmiyor mu?

Benim hiç kimseyle kavgam yok. Bizim bir takım tarihi büyüklerimiz var; Mevlana, Yunus Emre dünyaya mal olmuş bir düşünürdür, paylaşamayacağımız hiçbir şey yok, evlana diyor ki, “Gel her neysen öyle gel” öbür taraftan Yunus “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” Bizim hiç kimseye kırgınlığımız olmaz. Mala, mülke gelince orada da yine halkımızın özünden sıyrılıp gelen çok güzel deyişler var, diyor ki, “Bilmem ki, ne var şu dünyanın sim(altın ve gümüş) üzerinde, insan hepsini bırakır da gider son seferinde”  Bizim mal ile kavgamız yok, buna açlığımız da yok. Üniversitede bölüm başkanlığı yapmışım, dekanlık yapmışım, bölüm başkanlığı yapmışım, iki dönem milletvekilliği yaptım, Türkiye’nin en önemli makamlarında komisyonlarda bulundum, bizim makam sıkıntımız olmaz. Kardeşler arasında ufak tefek gerilim oluyor ama bunlar aile içinde de oluyor ama olay dışarıya yansıtıldığı gibi değildir. 

“BEN HOCAYI ASLA KANDIRMADIM”

“BENİM DEDİĞİM YOL TAKİP EDİLSEYDİ KAYIP TRİLYON DAVASI OLMAZDI”

Ahmet Hakan, "Parayla saadet partisi olmaz" Lütfen şu 11 trilyonu bir biçimde denkleştirip ödeyin. Siz Mustafa Kamalak adlı hukuk profesörü adamınızın telkinlerine aldırış etmeyin.Adam sizi resmen aldatıyor.” diye yazmıştı. Parayla saadet oldu mu hakikaten?

Ahmet hakan beye cevap verme ihtiyacı duymadım çünkü ben hocayı asla ve asla kandırmadım, orada 8-10 kişi çalışıyorduk, ben ısrarla şunu söyledim, “Hocam bu konu baş ağrıtan bir konudur, haklı olmamıza rağmen çözüm bulmamız lazım, adamlar sizi mahkum edecek” diyordum. Erbakan Hoca bu sözlerime üzülüyordu ama samimiyetimi de bildiği için “Ya Kamalak, hangi evrakta benim imzam var, ne sahtekarlığı yapmışız?”diyordu. Ben de diyordum ki, “Hocam adamlar elmas peşindedir, sizin dünyaya gelmeniz suç bunlar için” diyordum. Defalarca, “Hocam bunlar sizi tuzağa düşürecektir” dedim. Mahkemeden haber geliyordu, Başbakan mahkum edilir deniliyordu, Hocam oraya inanmayın, bir şekilde bunu çözmemiz lazım, Hakimi reddetmemiz lazım” diyordum. Tabi Ahmet Hakan bu durumları bilmediği için öyle yazmıştır, Biz içeride neler konuşuyoruz, sen neler yazıyorsun demenin manası yoktu. Neticede Erbakan Hoca şunu söyledi “Mustafa bey bizi defalarca uyardı, ama biz kendi masumiyetimize güvendiğimize inandığımız için Mustafa Beyi dinlemedik” dedi. Ben bu konuyu 8-10 defa masaya yatırdım. Birinde de şunu dedim: “ Hocam, bir Alman şair iktidarı eleştiriyormuş, insanlar fıtratı itibariyle hoşa gidecek söz duymak istiyor, dili ve kalemi sivri olan şair ölüyor, dönemin Başbakanı kalemi ve dili olan o şairi ziyaret ediyor, diyor ki, “Üstadım canımızı sıkacak dostlara o kadar ihtiyacımız var ki” Erbakan Hocamıza bunu dedim, “Sizin canınızı sıkacak ama endişe ederim ki, sonra çok daha fazla sıkılır, takip ettiğiniz yol bu olmamalı, şu olmalı” diyordum. Benim demiş olduğum yol, takip edilmiş olsaydı ne o Trilyon davası olurdu ne de Hoca mahkum edilirdi. 

“SAADET PARTİSİ BU ÜLKENİN AKL-I SELİMİDİR”

“MİLLİ GÖRÜŞÜN YOLU KESİLMEMİŞ OLSA İDİ, IRAK’TA 1,5-2 MİLYON MÜSLÜMAN KATLEDİLMEZDİ”

RP-FP ile ilgili kapatma davaları ve Erbakan’ın ‘Kayıp trilyon’ davasındaki mahkûmiyeti için yargılamanın yenilenmesi başvurusunda bulunacağınızı açıkladınız. Bu geçmişle hesaplaşma olarak mı, aklanmanın huzurunu yaşamak olarak mı yorumlanmalı?

Biz haklıydık. Fazilet Partisi neden kapatıldı, Merve Hanımın baş örtüsünden dolayı. Peki o tarihten bu yana Anayasa’da veya meclis iç tüzüğünde bir değişiklik mi oldu, hayır. Seçim kanununda, siyasi partiler kanununda başörtüsü ile ilgili bir değişiklik mi oldu, hayır. Aradan geçen onca zamandan sonra Milli Görüşün dediği noktaya gelindi, ortada yasak yok, bir dayatma var tespiti yapıldı. Kim yaptı bunu? İdari işleri denetleyen Danıştay Seçim dairesi yaptı. Danıştay Seçim dairesinin üzerinde de Genel Kurul var, Türkiye Barolar Birliği, Danıştay 8. dairesinin kararına karşı üst kurula başvurdu, itiraz yoluna gitti, ortada bir yasak yok, yasağın kanuni dayanağı yok. Partimiz bunun için kapatıldı, dolayısıyla haksız yere kapatıldığımız yargı kararı ile tescil ve tespit edilmiş oldu. Meclise bakıyoruz, 4-5 tane hanımefendi başörtülü olarak giriyor, ne oldu diye soruyorum ben, bizim suçumuz neydi, senin Anayasanda hüküm var, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” diyorsun. Eğer hukuk uygulanmış olsaydı, Anayasaya sadık kalınmış olsaydı, bugün meclisin durumu, hükümetin yapısı böyle mi olurdu? Eğer Milli Görüşün yolu kesilmemiş olsa idi, Irak’ta 1,5-2 milyon Müslüman katledilmezdi, şehit edilmezdi. Eğer Milli Görüşün yolu kesilmemiş olsa idi, Kıbrıs Barış Harekatında askeri anlamda, mühimmat manasında bize yardım eden tek ülke olan Libya, bugün bin parçaya bölünmezdi. Biz buna müsaade etmezdik. Şu an Libya’da kan ve gözyaşı var, biz eğer iktidarda olsaydık, bunlara müsaade etmezdik. Eğer yolumuz kesilmemiş olsaydı, bu gezi olayları böyle sonuçlanmaz, 7-8 gencimiz hayatını boşyere kaybetmezdi. Biz gazetenin haberine göre, 783 yaralımız var deniyor. Saadet Partisi bu ülkenin akl-ı selimidir. Benim bu millete hizmetten başka ne beklentim olabilir? Barış dili kullanalım diyoruz. Germeyelim ortaları, Yunusları burada dinelemezsek, nerede istifade edeceğiz? Yunus diyor ki, “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz” Biz bu ülkede gerilim istemiyoruz, hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız. 

“BAŞI AÇIKLAR, BAŞI ÖRTÜLÜLERDEN DAHA ADİL KARAR VEREBİLİR” DE, DİYEBİLİYORSAN”

“HAKİMİN, SAVCININ İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ OLAMAZ MI?”

Bu ülkeye bir borcumuz var dediniz, baş örtüsü konusunda sizin de alacağınızı tahsil etme zamanınız mı geldi acaba? Eşiniz avukat Zübeyde Kamalak’ı başörtüsü nedeniyle duruşma salonuna almayan Ankara 11. Aile Mahkemesi Yargıcı Mustafa Karadağ hakkında HSYK soruşturma başlatmıştı. Başörtüsü meselesini bu kadar içeriden yaşayan biri olarak kazanılmış hakkı bir zafer olarak görüyor musunuz? Tabi siz 'tam özgürlük olmalı' diyorsunuz. 18 yaşını bitiren biri evlenme hakkına sahip, bir suç işlediğinde tam sorumlu, eş seçme, anne olma hakkına sahip. Bırak da başörtüsünü, kendi kıyafetini seçme hakkına da sahip olsun" dediniz. Paketle "gasbedilmiş bazı hakların" sahiplerine iade edildiğini düşünseniz de bu gelişmeyi reform olarak göremiyor musunuz?

Bu bir haksızlığın ortadan kaldırılmasıydı ama bu ülkenin yarısı hanım, 18 yaşına gelen bir kızımız eş seçme hakkına sahip, anne olma hakkına sahip, bir su işlediği zaman ceza ehliyetine sahip. Üstelik üniversite okuma hakkını elde etmiş, kılık kıyafetini seçme kabiliyetine sahip olmuyor öyle mi? Bu zamana kadar yaptığınız zulüm yetmiyor mu, diyorum. Bu zamana kadar yaptığınız zulüm mahkeme kararı ile tescil edildi, meclis kararı ile tahkim edildi, bu zulmü daha fazla sürdürmeyin. Başı açık bir hanımefendi Hakim, başörtülü bir hakime göre daha adil karar verir, daha sağlıklı düşünür diyebiliyor muyuz? Mert bir şekilde:  “Başı açıklar, başı örtülülerden daha adil karar verebilir” de, diyebiliyorsan diyorum. Biz kimsenin kılık kıyafetine karışmayız, dekanlık yaptığımda da bu böyleydi. Çünkü karşımızdaki 18 yaşını ikmal etmiş, nasıl davranacağını bilir. Kaldı ki Anadolu’da 13-14 yaşındaki kızlar anne oluyor. Hakimin, Savcının inanç özgürlüğü olmamalı mı? Vatan müdafaasında başı açık hanım bir subay, başı örtülüye nispetle daha vatanperverdir diyebiliyor muyuz, diyorsak o zaman misalen nene hatunlara, kurtuluş savaşının kahraman askerlerine haksızlık etmiş olmaz mıyız? Ben diyorum ki, “Lütfen samimi olalım, yaptığınız işe vicdanen evet diyerek, toplumun da kabul edeceği bir açık yüreklilikle ortaya koyalım”

“ZİNA YAPMAK SERBESTSE, KÜRTAJ DA SERBEST OLSUN”

“AK PARTİNİN TEMELİ KIZ VE ERKEĞİN BİR ARADA KALMASINI TEŞVİK EDİYOR”

Şu haliyle bile paket bir çok eleştiriye maruz kaldı. Siz, Başbakan'ın kürtaj çıkışına da “zinayı yasaklarsan, kürtaj biter” diyerek karşılık verdiniz.  

Diyorum ki: “Zinayı serbest bırakıyorsun, kürtajı yasaklıyorsun” Elbette kürtaj yaptıranlar, hep gayri meşru ilişkinin ürünü, demiyorum. Ama gençlik çağında yanlış yapanlar olur vs. Zina yapmak serbestse, kürtaj da serbest olsun. Kız-oğlan aynı evde kalmamalı, diyor. Ben kalsın demiyorum ama bunları bir temele dayandırmak lazım. Toplum yapısına mı dayandırıyorsun, genel ahlaka mı dayandırıyorsun, bunun bir temelinin olması lazım. Senin temelin, kız ve erkeğin bir arada kalmasını teşvik ediyor. İki bakımdan teşvik ediyor, bir zina serbest. Zina serbest olduğuna göre her bakımdan sorumlu olan aklı başında olan üniversite öğrencileri niye bir arada kalamaz, bunu nasıl izah ediyorsun bana? İki, yurt yapımız, kapasitelerimiz yeterli değil, diyorsun. Kim yapacak bu yurtları? “IMIF’ye borç veriyorum” diyorsun, IMF mi önemli, bu çocukların geleceği mi önemli? “Ne yapalım yağımızla kavrulmak mecburiyetindeyiz” diyorsan, o zaman koğuşlar yaptır. Bir tarafınla övünüyorsun, bir taraftan yerim yok diye şikayet ediyorsun, bu gidiş doğru bir gidiş değil. 

“TÜRK AYDINI ŞERİATI BATI GİBİ YORUMLUYOR”

“KADIN HAKLARI KONUSUNDA MÜCADELE VEREN YEGANE GÖRÜŞ, MİLLİ GÖRÜŞ”

Dindar nesil kavramı, kızlı erkekli yorumu, kürtaj zina yasaklansın mantalitesi şeriat düzeni isteğinden mi kaynaklanıyor, Amacımız hakkı hakim kılmaktır da dediğinize göre, Saadet Partisi, mümkün olsaydı devleti şeriat kurallarıyla yönetmek ister miydi?

Biz Türk aydını, kendi mantalitesiyle düşünmüyor, batıdan aldığı kavramlarla düşünüyor. Türkiye’deki bütün caddeler, meydanlar bizim, peki meydanlardaki araçlar, otobüsler, kamyonlar? Hepsi yabancı, ithal. İsmine, plakasına bakmayın, motoruna bakın, göreceksiniz ki yabancı. Havaalanlarına bir bakın, semalar bizim peki uçaklar? THY yazıyor kanadı bile bizim değil. Dünyanın en büyük 5.ordusuna sahibiz. Asker özbe öz bu milletin evladı. Ama elindeki silah yabancı, ithal.  Aydın insan benim insanım ama beynindeki düşünce yabancı. Batının kavramlarıyla düşünüyor, batı ki bu ülkeyi yok etmek istiyor. Sayın Başbakan feryat ediyor: “Batı hiçbir zaman güçlü bir Türkiye istemiyor” diye. Türk aydının şeriata bakışı da bu minvalde, batı gibi düşünüyor. Osmanlıyı ele alalım, Batının kovduğu Musevileri, Yahudileri Osmanlı kendi bağrına basmamış mıydı? Osmanlı onlara baskı mı yapmıştı? Şeriat, İslami düzen denilince, akıllarına recm(zina edenlerin recmedilmesi, hırsızların elinin kesilmesi) geliyor, iyi de Hz. Ömer zamanında bir işveren, işçinin ücretini ödemiyor, adam işçiye ait olan, emeğine tekabül eden bir şeyi alıp götürüyor, patron durumu Hz. Ömer’e bildiriyor, Hz. Ömer diyor ki: “Böyle bir şikayetle bir daha huzuruma gelirsen, senin de elini keserim” Bizim savunduğumuz sistem, herkesin insanca yaşayabileceği, kendi inancına uygun şekilde bir hayat sürebileceği bir sistemdir. 3 daireli bir apartman düşününüz, bu dairelerin birinde Müslüman, birinde Yahudi, birinde de Hıristiyan bir aile oturuyor, Biz, “Her üçü de kendi inancına uygun yaşasın” diyoruz, birbirine müdahale etmesin. Şeriattan neyi anlıyoruz? Dayanağımız olan Kuran’a bakarak söylüyorum, “Leküm diniküm veliye din” Senin dinin sana, benim dinim bana. Diğer taraftan “La ikrahe fittin” Dinde zorlama yoktur, deniyor. Zorlayamazsın. Benim laiklik anlayışım da böyle, İslam anlayışım da budur. Kadın hakları konusunda belki de en büyük mücadele veren yegane görüş, Milli Görüş düşüncesidir. Sadece Merve Hanımın baş örtüsünden dolayı. O da bir hanımdır, ondan dolayı partimiz kapatıldı. Öbür taraftan aynı dönemde meclise giren, Oya Akgönenç hanımefendi. Birinci sıradan listemize girdi. O dönemi araştırın birinci sıradan bir hanımı milletvekili adayı gösteren tek parti biziz. Diğer hiçbir partide bir bayan birinci sıradan aday göstermemiştir. 

“ŞU AN ATATÜRKÇÜLERİN HEPSİ GARDROP ATATÜRKÇÜSÜ”

“ATATÜRKÇÜLERİN SAVUNDUKLARI İKİ ŞEY VAR: İÇKİ SERBEST OLMALI, BAŞÖRTÜSÜ YASAK OLMALI”

“ATATÜRKÇÜYÜZ DİYENLER HANGİ HİZMETİ YAPMIŞ?”

Peki Atatürk’ün kadınlara yönelik reformlarını da biliyoruz, “Olmasaydın da olurduk” kavramına yönelik bir yorumunuz var mı?

Atatürk bir baloda çevresindekilere soruyor. Acaba gelecek nesiller benim hakkımda ne düşünür, diye. Bu anlattığım husus, Ahmet Kabaklı’nın “Temellerin Duruşması” isimli eserinde geçiyor. Atatürk’e soruyorlar “Büyük devlet adamıydı, iyi bir komutandı” derler mi diye… Atatürk bunların hepsine “Hayır, hayır, hayır” diyor. “Peki ne derlerdi Paşam?” diye sorduklarında “Ya bu adam bu vatan için yanıp tutuşan bir adammış ama etrafını bir takım p…şt, pe..vnkler çevirmemiş olsaydı, çok daha büyük hizmetler yapacakmıştı derler” demiş. Şu an Atatürkçülerin hepsi gardrop Atatürkçüsü. Atatürk’ün kurtuluş savaşını yapar yapmaz ilk olarak icraata dökmek istediği şey, İzmir kongresidir. İzmir İktisat Kongresini topluyor, diyor ki: “İktisadi bağımsızlığı olmayan bir milletin siyasi bağımsızlığından söz edilemez” Atatürkçüyüz diyenler hangi hizmeti yapmış? Atatürkçüyüz diyenlerin savunduğu iki şey var, bir baş örtüsü yasağı, iki içki. Üçüncü savundukları şeyleri yok. Savundukları iki şey var, biri içki serbest olmalı, iki başörtüsü yasak olmalı. 

“ATATÜRK EN BÜYÜK MİLLİ GÖRÜŞÇÜDÜR”

Atatürk yaşasaydı Milli Görüş olgusunu reddetmez miydi? 

Benim kanaatimce, Atatürk bu anlamda en büyük Mili Görüşçüdür. 1923 yılında Konya’da, hanımlarla yaptığı bir sohbet toplantısı var, “Bizim kadın kıyafetiyle ilgili herhangi bir reform düşüncemiz yoktur” diyor. Ve ilave ediyor, “Bizim inançlarımıza uygun kadın kıyafeti en uygun kadın kıyafeti” diyor. Bir de üzüntüsünü dile getiriyor, “Bir takım büyük illerimizde kadın kıyafeti bizim olmaktan, milli olmaktan çıkmıştır çünkü Avrupa’nın en serbest balolarına giremeyecek olan kıyafetler yazık ki bizim ülkemizde giyilir hale gelmiştir” diyor. Atatürk’ün söylev ve demeçlerinde bulabilirsiniz bu sözünü. Öbür taraftan Afgan Kralı Amanullah Han, 1928’de İtalya dönüşü, Ankara’da Atatürk’ü ziyaret ediyor, Atatürk’ün devrimlerini uzaktan da olsa takip ediyor, hayranlık duyuyor, diyor ki: “Ülkeme dönünce sizin devrimlerinizi ben de gerçekleştireceğim” Atatürk diyor ki: “Bütün devrimleri yap ama sakın kadın kıyafetine dokunma”diyor. Amanullah Han, ülkesine dönüyor, reformlara üniversiteli kızların kıyafetinden başlıyor, halk ayaklanıyor, Atatürk’e haber veriyorlar, diyorlar ki: “Efendim Afgan Kralı, üniversiteye giden kızların kıyafeti ile ilgili şöyle bir reform yapmış” “Eyvah diyor, demek sonunu hazıyor! Neticede Amanullah Han 3 ay sonra ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Durumu Atatürk’e bildirdiklerinde, “Ben o beyinsiz adama demiştim” diyor. 

“İNŞALLAH TARİH DE TAYYİP ERDOĞAN’I “DÜNYA LİDERİ” OLARAK YAZAR”

Üzerindeki kıyafeti çok eleştirdiğiniz birisi Tayyip Erdoğan. "Tayyip Bey her ne kadar ‘Milli Görüş gömleğini çıkardık’ dese de o gömleğin kendisinde izi var" demiştiniz. Tayyip Erdoğan'ın Milli Görüşçü olduğunu simgeleyen en önemli özelliği nedir? Sarıgül’ün dediği gibi o gerçek bir dünya lideri mi?

Şimdi algı öyle. Biz bu ülkenin bir ferdinin dünya lideri olmasından alınmayız, gücenmeyiz, iftihar ederiz. İnşallah tarihte öyle yazar. İnşallah tarih de Tayyip Erdoğan’ı “Dünya lideri” olarak yazar. 

“TAYYİP BEY, SAADET’TE KALMIŞ OLSAYDI DÜNYA LİDERLİĞİ PERÇİNLENİRDİ”

“MİLLİ GÖRÜŞ MERHALESİNDE EN ZOR OLANI SAADETÇİ OLABİLMEKTİR”

Mili Görüşçü olmak kolay mı, Erbakan 4 üniversite bitirmekle eş değer görürdü. Siz, Davanızın idrakına, hangi partide vardınız? Milli Nizam, Selamet, Refah, Fazilet vs? Tayyip Erdoğan’dan Milli Görüşü çıkarttığınızda geriye ne kalır?

Tayyip Bey, Saadette kalmış olsaydı, kanaatimizce dünya liderliği perçinlenmiş olurdu. Milli Görüş merhalesinde en zor olanı Saadetçi olabilmektir. Çünkü elendi, elendi, elendi geride tam anlamıyla “öz” kaldı. Samimiyet erleri kaldı, mevki, makam için koşturanlar değil. Bu dava hak davadır. Tüm insanlık buna muhtaçtır, diyenler kaldı. Yunus diyor ya, “Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir?”

“SAADET PARTİSİ OY KAYBETMEDİ”

Necmettin Aydın, “Genel seçimdeki başarısızlık karşısında parti yönetiminin takındığı tavır, 'Biz her şeyi yaptık. Takdir böyleymiş' şeklindedir. Bu anlayış yanlıştır” diyerek sizi istifaya davet etmişti.  Saadet Partisinin oy kaybında kendinizi nereye koyuyorsunuz?

Saadet Partisi oy kaybetmedi, eğer Saadet Partisinin yerinde başka bir parti olsaydı, bugün onun esamesi bile okunmazdı. Biz üst üste bir takım depremleri yaşadık, bir takım ihanetlerle karşılaştık ama bu eli öpülecek insanlar yani teşkilat mensuplarımız, geceyi gündüze katarak adeta deprem yıkıntıları arasından sapasağlam bir parti inşa etti. 28 Şubat sürecinde Mili Görüşün üzerine tanklar yürüyordu. Refah kapatıldı, ardından Fazilet kapatıldı, arkadan AKP ayrıldı sonra Numan Bey olayını düşünün, arkasından Erbakan Hocanın vefatı…Bu kadar darbeye, olumsuzluğa ancak; gerçek, sağlam, iman sahibi Milli Görüşçüler dayanabilirdi. Ama inşallah önümüzdeki seçimde bu inanmış insanlar sürpriz yapacaktır. 

“BİZ ‘İSLAM BİRLİĞİ’ DİYORUZ, AKP ‘AVRUPA BİRLİĞİ’ DİYOR”

“AVRUPA’NIN İNSANLIĞA HUZUR GETİRMESİ MÜMKÜN DEĞİL”

“MİLLİ GÖRÜŞ OLARAK DOĞU MEDENİYETİNİ SAVUNUYORUZ”

Rauf Tamer, "Kamalak'ın muhalefeti etkili ama Ak Parti'nin canını sıkıyor, ormandaki ağaçların baltadan şikayetini bilirsiniz, sapı bizdendir diye yakınırlar" diye yazmıştı. Kendinizi Ak Parti ideolojisine hiç yakın hissediyor musunuz? 

Hayır. Çünkü biz İslam Birliği diyoruz, o Avrupa Birliği diyor. Amaçlarımız farklı. Biz neden Avrupa Birliği demiyoruz? Avrupa Birliğinin dokularında kan vardır, kin vardır, sömürü vardır, gözyaşı vardır, bu kuru bir iddia değil, fazla değil 2 asır önce dünyada belli başlı 4 ırk vardı. Bir beyazlar, iki kızıldereliler, üç siyahiler, dört sarı ırk. Kızıldereliler nesillerinin yok olmaması adına neredeyse koruma altına alınacak durumda, Avrupa tüketti bu. Siyahileri köleleştiren kim, Avrupa. Hindistan’ı, sarı ırkı sömüren kim, Avrupa. Avrupa’nın insanlığa huzur getirmesi, adalet sağlaması mümkün değildir. Avrupa güçlendiği zaman dünyayı iki sefer ateşe atmıştır, birinci dünya savaşını ben çıkartmadım, ikinci dünya savaşını da ben çıkartmadım. Bu iki savaşta yüz milyonlarca insan hayatını kaybetti, sakat kaldı. Bu medeniyet barışçı bir medeniyet değildir, peki İslam medeniyeti? İslam medeniyeti: “Bir masum insanı öldüren, tüm insanlığı katletmiş gibi günaha girer” mantığına sahiptir. Hak noktasında türkülerimize girmiştir, Karacaoğlan bir halk ozanıdır, divan yazarı değil, “Yeme el malını er geç verirsin, iğneden ipliğe sorulur bir gün, benim korktuğum sırat köprüsü cehennem üstüne kurulur bir gün” Milli Görüş olarak, bu düşünceye sahip olan Doğu Medeniyetini savunuyoruz. Ak Parti hayır diyor, öbür tarafa gidiyor. Ak Parti bu konuda ne kadar samimi bilemiyorum, biz zahire göre hükmederiz, bir de ölçülerimiz farklıdır. Tabi bu arada Başbakan Avrupa Kulübüne girmek istiyor, kulüp de diyor ki, “Burada benim kurallarım geçer” haklı! Bu kulübe giriyorsan, benim kurallarıma uymak zorundasın, diyor. Batı benim kurallarımda zina serbest diyor, ben de serbest kılıyorum diyor. Serbest kılıyor da sonucu hesaba katmıyor. Batı, benim kurallarımda faiz serbest diyor. Sayın Başbakanımız da diyor ki, “Faiz bir dünya gerçeğidir” Biz Saadet Partisi olarak diyoruz ki:”Hayır, ölçülerimiz insanlığa hizmet edecek ölçüler olmalı” Faiz bir dünya gerçeği değil, küresel emperyalizmin sömürü aracıdır. Eğer faize karşı değilseniz, emin olun emperyalizme karşı çıkamazsınız. Çünkü faiz, küresel emperyalizmin sömürü aracıdır. Sivri sinek vücudunuza konduğu zaman, önce orayı narkozlar, kanınızı emer, onunla da yetinmez bir de mikrop bırakır. Faiz buna benzer. Halkları sömürüyor, birbirine düşürüyor, kendi sömürü araçlarını bir gerçek olarak sunuyor. Bugün Afrika’yı düşünün, altınlar üzerinde yürüyorlar ama Batı tarafından sömürülüyorlar. Biz diyoruz ki, “Hayır sömürü düzeni değil, adil bir düzen olmalı ve rengi, ırkı ne olursa olsun insanca yaşama hakkına sahip olmalı” 

“BAŞBAKAN YEZİD İLE HÜSEYİN’İ KARIŞTIRIYOR “

“AKP İLE YOLLARIMIZ AYRI”

“AKP EMPERYALİZM İLE İŞBİRLİĞİ İÇİNDE”

“İktidardakilerle aranızda ne fark vardır? Onlarla kardeş değil misiniz' diye soruyorlar. Evet kardeş olduğumuz doğru ama kardeş olmak yetmiyor. Habil ile Kabil de kardeş değil midir?” demiştiniz. Kardeş olarak bile sizi bir araya getirmeyen en önemli sebep ne?

En önemli sebep, küresel emperyalizm ile işbirliği içinde olmalarıdır. Amaç farklı, kriterler farklı ve bunlar güçlüden yana. Emperyalizm ile işbirliği içindeler. Tayyip Bey, Suriye olaylarında, “Biz Yezidin yanında değil, Hüseyin’in yanında olmak durumundayız” diyor, kerbela olaylarını hatırlatarak. Sayın Başbakan Yezid ile Hüseyin’i karıştırıyor. Sayın Başbakana soruyorum: 1 Eylül 2004 tarihinde, 6 havaalanı ile, 7 deniz limanını küresel emperyalizmin vurucu gücüne açarken, sen Hüseyin’in yanında mıydın, Yezid’in yanında mı? Irak’ta 1,5-2milyon Müslüman katledildi, sen neredeydin onu soruyorum. Libya’da sen Hüseyin’in yanında mıydın, Yezid’in yanında mı? Ben sana güveniyorum, sen bilerek Yezid’in yanında olmazsın, konuşmandan onu anlıyorum çünkü Türkiye’nin Başbakanı yalan söylüyor diyecek halimiz yok, herhalde diyorum, Hüseyin ile Yezid’i karıştırıyor. Libya bombalanırken, bizim bir kısım savaş gemilerimiz NATO’nun emrine verildi, Andrea Doria isimli geminin kaptanının emrine verildi. 1538 yılında Preveze Deniz savaş yapılırken, bizim Barbaros Hayreddin Paşa’nın karşısındaki deniz kuvvetleri komutanı Andrea Doria idi. Benim Barbaros isimli gemim, Andrea Doria isimli kaptanın eline veriliyor, Libya bombalanırken. Aramızdaki en önemli fark bu, yollar ayrı. Yoksa kardeşliğe itirazımız yok. 

“DAVAMIZ SATILIK DEĞİL”

“BİZİM DAVAMIZ MİLLETVEKİLLİĞİNE SATILACAK DAVA DEĞİL”

“BİZ DAVAMIZA KENDİ TARİHİMİZİN PENCERELERİNDEN BAKARIZ”

Bir iddianız vardı, son genel seçime birlikte katılma karşılığında AK Parti’nin size 25 milletvekilliği teklif ettiğini söylemiştiniz. Saadet Partisi bu teklifi kabul etse idi neden ederdi, etmese neden etmezdi?

Bu konu önümüze getirildiğinde, tartışmaya bile açmadık. Bizim makam, mevki gibi bir derdimiz yok, davamız da satılık değil. Biz, doğru bildiğimiz yolda gücümüzün son noktasına kadar mücadele ederiz, hakkı savunuruz. Kaldı ki, herkesin olaylara baktığı bir pencere vardır, biz davamıza kendi tarihimizin pencerelerinden bakarız. Nitekim İslam’ın ilk dönemlerinde daha büyük teklif, Hz. Peygambere yapılmıştır. Amcası vasıtasıyla haber gönderiliyor, deniyor ki ona: “Eğer Muhammed evlenmek istiyorsa Kureyş’in en güzel kızları ile evlendirelim, zengin olmak istiyorsa kendisine mal, mülk, servet verelim, yok şan, şöhret sahibi olmak istiyorsa başımıza emir yapalım” Ama kainatın efendisi diyor ki: “Güneşi sağ omzuma, ayı da sol omzuma koysalar ben bu davadan vazgeçmem” Bizim Savunduğumuz dava onun davasıdır. Milletvekilliği ile satılacak dava değil. 

“KUZEY KIBRIS’I CHP İLE ALDIK”

“İMKAN BULAN KAÇIRIYOR”

Diyecekler ki; “Aman ha, oyları bölmeyin” “Yoksa CHP gelir..” Birinin 599 yolsuzluk dosyası var, öbürünün 454 dosyası..." diyorsunuz. Saadet Partisi adına yaptığınız her şeyin CHP'ye yaraması sizi rahatsız etmiyor mu?

1699 tarihinden bu yana yani Karlofça Antlaşmasından bu yana ülke olarak çok toprak kaybetmişiz biz. Kaybettiğimiz topraklardan bir parçasını 1974 yılında alabildik. Kuzey Kıbrıs’ı biz CHP ile aldık. Hepimiz bu milletin evlatlarıyız, CHP’si, MHP’si, BDP’si. Biz yapılan işin doğruluğuna bakarız. 1521 Belediye Başkanı hakkında yolsuzluk iddiasıyla soruşturma açılmış, oransal olarak aşağı yukarı birbirine denk geliyor zaten, bunlardan 599’u AKP’li, 499’u CHP’li. Ne var aranızda diye soruyoruz? Demek ki imkan bulan kaçırıyor. Bizim için bu milletin her ferdi eşittir. 

“BAŞBAKAN’IN DÜNÜ İLE BUGÜNÜ ARASINDA MUAZZAM BİR FARK VAR”

“BAŞBAKAN, ÇALGIN PROJELERLE ANADOLU’YU BOŞALTIYOR”

“AVRUPA BİRLİĞİNE 1856’DA GİRDİK”

“BAŞBAKAN YANILDIĞINI 30 YILDA ANCAK FARKETTİ”

"Kanal İstanbul” projesinin size ait olduğunu savunurken,  “Bu çılgın proje değildir, çalgın projedir” dediniz. Böyle zamanlarda Ak Partinin başarısını kendi başarınız gibi kabul etme psikolojisi içine de giriyor musunuz?

Hayır. Oradaki muazzam çelişkiye dikkat edilmesi gerekir. Sayın Başbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, İstanbul’a göçü önlemek lazım, diyordu. Vize uygulamasına gitmek lazım, diyordu. Şimdi o çalgın projelerle Anadolu’yu boşaltıyor. Demek ki yanıldı orada.  Anadolu’da 4 milyondan fazla insanımız göç etmiştir. Tabi göç edilen yerlerin başında İstanbul geliyor, demek ki Başbakan’ın dünü ile bugünü arasında muazzam bir fark var.  Başbakan 30 yılı aşkın bir süre Milli Görüşte koşuşturmuştur. Ama gelinen noktada “Milli Görüş gömleğini çıkarttım” dedi, demek ki yine yanıldı, 30 yıl içerisinde yanıldığını fark etmiyorsa, veya 30 yıl sonra ancak fark ettiyse, önümüzdeki günlerde belki bugünkü düşüncelerinin de yanlış olduğunu ifade edecektir. Avrupa’dan gelirken, Kızılay’da, büyük zaferler kazanmış gibi karşılama törenleri yapılıyordu. Ama şu an diyor ki, Avrupa Birliğine girmek isteyenlerin sayısı günden güne azalıyor, diyor. Avrupa’nın güçlü bir Türkiye istemediğini söylüyor, biz bunu yıllardan beri söylüyoruz. 1856 yılında Batı, Osmanlıyı, Batı devletler topluluğunun bir ferdi olarak kabul etmiştir, o zaman biz Avrupa Birliğine girmişiz, ama bu sevinelecek bir şey değildi, “Demek ki Osmanlı kendisini tek başına savunacak güçte değildir” ben olaya öyle bakarım. Ama ne olursa olsun Avrupa Devletler topluluğunun bir parçası kabul edilmiş, peki Osmanlıyı paramparça eden kim? Anadolu’yu yağmalayan, talan eden Avrupa’dır, onlara mı güveneceğim ben?

“İSLAM ALEMİNDE GÖVDE BİZİM BAŞ BİZİM DEĞİL”

“İslam dünyası güçsüz değildir,  lakin başsızdır, yaşadığımız felaketler bunun içindir” şeklinde bir sözünüz var. Bir başı olsaydı bu Türkiye mi olurdu, İslam dünyasında Türkiye'nin rolü zayıflıyor mu, güçleniyor mu?

Bir baş olsaydı şüphesiz bu Türkiye olurdu. Pakistan’ı, Afganistan’ı, Sudan’ı, Mısır’a, Suriye’ye, İran’a ziyaret ettiğimde bunu açıkça ifade ettiler. Halk nezdinde problem yok ama başlar Batıya angaje olduğu için sıkıntı oradan kaynaklanıyor. Mısır’da bir Cumhurbaşkanı seçiyor ama halkın parası ile beslenen ordu, cumhurbaşkanını deviriyor, Batıya meyleden bir yönetimi iş başına getiriyor, bu hazin bir durum. İslam alemi gerçekten güçsüz değil. Dünya nimetlerinin en bol olduğu coğrafya İslam coğrafyasıdır. Dünya petrollerinin %70’inden fazlası İslam coğrafyasındadır. Dünyanın en genç, en dinamik nüfusu İslam coğrafyasındadır ama gel gör ki, İslam coğrafyası paramparça. Sıkıntı başta. Bir şairimiz öyle diyor: “Gardaş gövde bizim ama baş bizim değil” 

“BİZİM PROJELERİMİZ UYGULANSAYDI, OLAYLARIN HİÇBİRİ OLMAZDI”

Başları yakından görmek için ziyaretleriniz oluyor dediğiniz gibi, Esad ile Başkanlık sarayında 40 dk süren bir görüşmeniz olmuştu. Size, “Biz kardeşleriz, aynı evin içinde yaşıyoruz. Ayrı odalarda yangın çıktığında diğer odalar da zarar görür. Yangını birlikte söndürmemiz gerek” diyen Esad sizi yanılttı mı?

Biz olaylar başlama noktasına gelirken, biz hiç kimsenin yönünü döndürmeye cesaret edemediği bir zamanda koştuk gittik. İslam coğrafyasında kan akmasın diye gittik. Eğer orada da bir çatışma meydana gelecek olursa Suriye de, Libya’nın, Irak’ın durumuna düşürülür, dedik. “Ey İslam alemi Suriye’nin de Irak gibi, Libya gibi olmasını istiyor musunuz?” dedik. Esad yalvarıyordu, bu tehlikeyi o da görüyordu. Nitekim bizden sonra bir af ilan etti, 5000 kişiyi serbest bıraktı. Eğer bizim dediğimiz projeyi hükümet takip etmiş olsaydı, bu olayların hiçbiri meydana gelmezdi. Şu an Türkiye’de 1 milyona yakın Suriyeli mülteci yaşıyor, deniyor. Birleşmiş Milletlerin açıklamasına göre 7 küsur milyon insan mülteci hayatı yaşıyor, bunun 2 küsur milyonu Suriye dışında, 5 küsur milyonu Suriye içerisinde. Biz “Batılılar buraya sokulmamalıdır” diyorduk. İslam alemi kendi ihtilaflarını kendilerini çözmelidir, bu barış yolu ile olmalı, dil konuşmalı, silah değil, diyorduk. Şu an dünya bizim dediğimiz noktaya geldi. Biz eleştirenler, vicdani muhasebe yapacak olurlarsa Saadet Partisinin görüşünün, önerilerinin doğru olduğunu kabul etmek zorundalar. 

“BARIŞ SÜRECİ DAHA BÜYÜK ÇATIŞMALARA YOL AÇABİLİR”

Barış konusunda bir başka yorumunuz… Ak Partiye terörle mücadele politikalarına "10 yıldan bu yana tek başına hem de ezici çoğunlukla iktidarsın. Akan kanı durdurabilmek için daha kaç yıl iktidarda kalman gerekiyor?”  şeklinde eleştiri getirdiniz. Cesaretle atılmış barış süreci adımını ne bekler sizce? bir ileri iki geri mi devam eder yoksa?

Bazı şeyleri görürsünüz, hissederseniz, söyleyemezsiniz. Sevdiğiniz bir ahbabınız hastanede yatıyor, sizin için dönülmez bir yolda. Ama siz bunu kabul edemezsiniz. “Allahtan ümit kesilmez” dersiniz. Kendi içinizde onun dönülmez bir yolda olduğunu fark ediyorsunuz, söyleme geldiğinde ifade edemiyorsunuz, bizim barış sürecine bakışımız böyledir. Endişe ederiz ki, daha büyük çatışmalara yol açabilir. 

“ÖNERİLEN BAŞKANLIK SİSTEMİ GAYRİ AHLAKİ BİR SİSTEMDİR”

“BU SİSTEMDE, MECLİSE MİLLET KASASINDAN RÜŞVET VERİLECEK”

Başkanlık sistemi için, "Bu başkanlık değil, diktatörlük sistemidir” dediniz. Şimdi bu sistemin yerine getirilecek formül veya yöntemlerin hangisini benimsersiniz?

Prensip itibariyle Başkanlık sistemine karşı değiliz çünkü uygulanan model var. Ama bakıyoruz Ak partinin modeli Amerika’nın modeli değil. Fransa’da yarı başkanlık modeli var, o da değil. Nedir senin modelin diye soruyorum ben. Türk usulü bir Başkanlık sistemi, diyor. Ana unsurları neler bunların diye soruyorum, cevap yok ama basından öğreniyorum yine, Başkanı da, meclisi de doğrudan halk seçecek, kabul. Meclis Başkanı azledemeyecektir diyor, kabul. Ama Başkan meclisi azledebilecektir. Bilinen sistemde bu yok. Üçüncü aşamada, bir bakıma meclise millet kasasından rüşvet veriyor. Meclisi fesih etmeyi uygun bulmuyor. Başkan kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisine sahip olacak, diyor. Meclis ne işe yarar? Halbuki bilinen sistemlerde kanun yapma yetkisi meclise ait, Başkan meclisin çıkarttığı kanunları uygulamakla mükelleftir. Bu durumda diyor ki, meclis orada dursun, maaşını alsın, ben kanun hükmünde kararnamelerle ülkenin gidişini düzenleyeceğim, diyor. Ben diyorum ki: “Bu sizin önerdiğiniz sistem Başkanlık sistemi değil, despotik sistemidir, üstelik gayri ahlakidir çünkü millet kesesinden meclise rüşvet veriyorsun” Bu kabul edilemez bir durum, bu demokratik bir yol değil, ülkeyi despotizme götürecek olan bir yönetim biçimi olur, diyoruz. 

“TANK YÜRÜTENLER, ERBAKAN’DAN MEDET UMUYOR”

Despotik rejimin bir başka mağduruydu Erbakan. 28 Şubat dönemine yaptığınız göndermelerde “Hocamız tanklardan daha güçlüdür” ifadesini kullandınız. Peki neden tanklar tarafından devrildi Erbakan? Yine de kazanan Erbakan mı oldu?

Şüphesiz Erbakan oldu. Şu an tank yürütenler, Erbakan’dan medet umuyor. “Erbakan hayatta olsaydı bizim yanımızda yer alırdı” diyor. Ben bir tv yayınında şunu ifade ettim. “Evet bunun bir doğruluk payı var, evladı tarafından darp edilmiş veya tehdit edilmiş olan bir babayı düşünün, bu evlat karakolda veya adliyede hesaba çekildiği zaman o  baba gelir, gözyaşları içerisinde oğlunun kurtarılması için çaba sarf ederdi, 28 Şubat paşalarının durumu buna benzer” dedim ben. Doğru bir yaklaşımdı diye düşünüyorum. Çünkü Erbakan Hoca bu millet için mücadele eden, askerimize hiçbir zaman dil uzatılmasına müsaade etmeyen bir liderdi. Elbette her müessesenin içerisinde yanlış yapanlar olabilir ama bu yanlışı kahraman Türk ordusuna mal etmemek lazım.  

“REFAH’I KAPATABİLMEK İÇİN 12 EYLÜL REJİMİ MADDESİNİ KALDIRDILAR”

Refah'ın kapatılması sırasında siz; ‘Hukuk çıldırmadıysa RP kapatılamaz. Çıldırmışsa ona bir şey diyemem’’ dediniz. Erbakan bu davanın ‘‘Türkiye açısından bir yüz karası’’ olduğunu söyledi. Recai Kutan, bu davayı açan Başsavcı'yı ‘‘Menderes'i asan hâkim gibi Atatürk bulvarında yürüyemez hale gelirsin’’diyerek tehdit etti. Ak Partinin kapatılması davasında yürekleriniz aynı doğrular için attı mı? aynı refleksle karşı çıktınız mı?

“Hukuk çıldırmadıysa RP kapatılamaz” dedim, doğrudur. Refah partisini kapatabilmek için 12 Eylül rejiminin koymuş olduğu kanun maddesini(103.madde) iptal ettiler. Halbuki 1995 yılındaki anayasada değişikliği, demokratik açılımı sağlamak amacıyla yapılmıştı. 12 Eylül rejiminin kanununu ortadan kaldırmadan parti kapatamadılar. 103.Maddenin iptalinden bizim ancak parti kapatıldıktan sonra haberimiz oldu. Bunun; hukukla, vicdanla, insanlıkla, aklı selimle bağdaşacak tarafı yoktur. 

“KAPATILMA SÜRECİNDE AKP’Yİ AK PARTİLİLERDEN DAHA ÇOK SAVUNDUM”

Ak Partinin kapatılması davasına gelince, ben bir arkadaşın ceza davası için Ağrı’daydım. 20 Şubat’tı, giderken hava iyiydi, ama dönüşte kar muhalefeti bağladı, uçak havaalanına geldi ama kalkamadı, ben 2 gün Erzurum’da mahsur kaldım. Ancak Ağrı’dayken televizyonları izliyordum, Abdullah Gül’ün, meclisin 411 oyla kabul ettiği anayasayı imzalayacağı haberleri vardı, ben Adalet Bakanı Sadullah Beyi aradım. Dedim ki: “Sayın Cumhurbaşkanı, o anayasa değişikliğini referanduma sunmak üzere imzalasın. Aksi halde CHP muhtemeldir ki, anayasa mahkemesine götürebilir onu, anayasa mahkemesi muhtemeldir ki iptal eder, o zaman endişe ederim ki Türkiye de sıkıntıya girer, siz de girersiniz.” Yazık ki benim dediğim gibi oldu, AKP’yi kapanma sürecinde de Ak Partili arkadaşlardan çok daha fazla savundum. Çünkü onlar haklı olarak korkuyorlardı. Ben diyordum ki: “Milletin oylarıyla iş başına gelmiş bir parti, ancak milletin oylarıyla oradan alınmalıdır” 

“ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ OLMASAYDI DARBECİLER GÜÇLENİRDİ”

Ergenekon kararları için, "Tek başına demokrasiyi korur, darbeleri önler diye ümit etmek de doğru değildir. Ama her şeye rağmen çok önemlidir" demiştiniz. Darbelerin içinden gelenler Ergenekon’u kesin bir dille neden lanetleyemiyor? Darbeden canı yananlar anayasa değişikliğini neden zoraki destekledi?

Referandumdan olumlu oy çıkmasını istiyordum. Ergenekoncular tabi ki karşı çıkıyordu çünkü bir bilinmeyene doğru adım atılıyordu. Gerçekten o referandum sonucu anayasa değişikliği kabul edilmemiş olsaydı, darbeciler güçlü konumda olurdu, dolayısıyla Ergenekon davaları görülemezdi.   

“SARIGÜL’ÜN DİĞER ADAYLARDAN FARKI YOK”

“SARIGÜL DEĞİL BİZ ARABANIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRECEĞİZ”

Ekşi sözlük'te sizin için bir slogan gözüme çarptı, "Her şey yarım yamalak tek çare Mustafa Kamalak" Tek çarenin Sarıgül olduğu konuşuluyor. Sarıgül tek çare mi? Kamalak'tan rol çalmak mümkün mü?

Sarıgül ile bizim konumumuz çok farklı. Sarıgül’ün diğer adaylardan yön ve ilke bakımından bir farkının olduğunu sanmıyorum. Bizim yönümüz, amacımız, ölçülerimiz, amacımız, durduğumuz yer farklı. "Her şey yarım yamalak tek çare Mustafa Kamalak" sözü bir slogandır. Bu milletin her bir ferdi bu ülke için bir ümittir. Analar nice nice yiğitler doğurmuştur. Sarıgül olayına girmiyorum, şahıslar bizi ilgilendirmiyor ama ilkeler bakımından Sarıgül’ün diğerlerinden farklı bir söylemi yok. Hangi sistemi öneriyor, falan kişinin yerine ben geleyim diyor, gelip de ne olacak, arabanın yönünü mü değiştireceksin, biz arabanın yönünü değiştirmeye gayret ediyoruz. 

“’YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE’ DİYEN BAŞKA BİR PARTİ VAR MI?”

“BU SEÇİM DE SAADET PARTİSİ VE DİĞERLERİ ARASINDA GEÇECEK”

Saadet Partisi yola; Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya sloganlarıyla devam edecek görünüyor. Erbakan bir önceki seçimde seçim yarışının Saadet Partisi ve diğerlerinin arasında geçeceğini belirtmişti, bu seçimdeki iddianız ne?

Sistem itibariyle tabi ki öyle. Yeniden büyük Türkiye diyen başka bir parti var mı, Türkiye yönünü batıya değil kendi kardeşler topluluğuna çevirmelidir diyen başka bir parti var mı, herkesin ama herkesin diline, dinine, mezhebine bakılmaksızın adalet içinde insan haysiyetine yakışır bir hayat sürmesi onun en tabi hakkıdır, böyle bir düzen kurmamız lazımdır diyen başka bir parti var mı, o münasebetle biz diyoruz ki: “Bir davanın haklılığı geçici kalabalıkların çokluğu ile değil, ilahi iradeye, gerçek adalete uygunluğu ile ölçülebilir” Bu manada bu seçim de iki parti arasında geçecektir, Saadet Partisi ve diğerleri. 

 

  • Yorumlar 6
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim