1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Kalblere zorla hâkim olunamıyacağının örneği: Kıbrıs..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Kalblere zorla hâkim olunamıyacağının örneği: Kıbrıs..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Bugünlerde, Kıbrıs konusu kamuoyunu yeniden ve büyük çapta ilgilendiriyor..

Bu konuda herkes kendi görüşüne göre bir yorum yaparken, mes’elenin tarihî geçmişi hatırlanmazsa, ister istemez, ayakları yerde bir yorum yapmaktan uzağa düşülebiliyor..

Bu açıdan, önce, Kıbrıs’ın geçmişine kısa bir göz atalım..

Kıbrıs, Emevîler zamanında müslümanların eline geçti.. (Larnaka’daki Lala Hatun Türbesi, Kıbrıs’a ilk İslam Ordusu ile çıkıp, orada vefat eden ve o, Resul-i Ekrem’ (S)’in halası olarak nitelenen bir hanımın yattığı mekandır..)

Kıbrıs, daha sonraki asırlarda Roma / Bizans İmparatorluğu’nun ve Bizans’ın çökmesinden sonra ise, Cenevizliler ve saire gibi denizci italyan kavimlerinin eline geçti..

1570 yılında ise, Osmanlı’nın eline..

Ve, 300 sene sonra ise..

1878’de, Sultan Abdulhamid,  Kıbrıs üzerindeki mülkiyet ve egemenlik hakkı elinde kalmak üzere, adanın intifa/ faydalanma hakkını bütünüyle ingilizlere bırakmak zorunda kaldı..

Çünkü, (hicrî-qamerî takvimle 1293 yılında cereyan ettiği için, kısaca 93 Harbi diye anılan) 1877-78 Osmanlı –Rus Harbi’nde, Rus Ordularının şarq/ doğuda Kafkasları geçip taa Erzurum’a  ve garb/ batıda da Balkanlardan da, Osmanlı’nın elinde bulunan bugünkü Romanya ve Bulgaristan’ı aşıp, taa İstanbul önlerine, Yeşilköy’e kadar gelmeleri ve İstanbul’un düşmek üzere olduğu bir sırada, İngiltere’nin yardım istendi.. İngiltere de, Rusya’nın İstanbul’u ele geçirmesini istemiyordu.. Bunun için, Abdulhamid’in yardım talebine karşılık olarak, güçlerini yerleştirebilecek üssün kendilerine verilmesini istiyordu.. Bunun için de en münasib yer, Kıbrıs adası idi..  

O dar zamanda, Abdulhamîd de, Kıbrıs’ı ingilizlerin istifadesine, faydalanmasına tahsis etti.

Abdulhamîd, İngiltere’nin kendisine karşı ‘Seni Rusya’nın elinden ben kurtardım..’ havasına girmemesi için, kısa zamanda, Alman Birliği’nin mimarı, ünlü şansölye Kont Bismarck’la yakın dostluk ilişkisine girdi ve ingilizleri dengeledi.. 

Amma, Osmanlı artık, içten ve dıştan, her tarafından saldırılarla karşı karşıya idi..

1897-Osmanlı / Yunan Savaşı.. Ve, Osmanlı Ordusu’nun bir ay içinde Atina’ya girmesi ve kesinlikle yenilgiye uğrayan Yunanistan’ın Avrupa devletleri eliyle diplomasi masasında kurtarılması. Ve masadan, hiç bir kayba uğramadan kalkması..

Anadolu’daki ‘ermeni patırtıları’ denilen iç isyanlar..

Abdulhamîd’e karşı Yıldız Camii’ndeki Cuma Selâmlığı sırasında ermeni komitacılarınca düzenlenen bombalı suikasd teşebbüsü..

İkinci Meşrutiyet yılları.

31 Mart Hadisesi ve Abdulhamîd’in 33 yıllık saltanattan halli..

Sonra..  Balkan Savaşları Faciası..

Ve, Birinci Dünya Savaşı patlak verip Osmanlı ile İngiltere karşı taraflarda yer alınca..

İngiltere, Kıbrıs adasını ilhak ettiğini açıkladı..

Osmanlı bunu kabul etmedi..

Ama, savaş sonunda, Osmanlı ağır bir yenilgiye uğrayıp tarih sahnesinden çekilince..

*

Batum, Musul ve Batı Trakya gibi, Kıbrıs’ı da teslim eden, M. Kemal’dir!

1923 Temmuzu’nda, Cumhûriyet rejimi kurulmadan ve Osmanlı rejiminin yerine yeni bir rejim kurulabilmesi için, temel şart olarak dayatılan Lausanne/ Lozan Andlaşması’nda, ‘Türkiye Hükûmeti, Kıbrıs adasını bir ingiliz adası telakki eder..’ maddesinin kabul edilmesiyle,  Kıbrıs bütünüyle İngiltere’ye verildi.. (M. Kemal hiç toprak vermemiştir diye propaganda yapanlar, Kıbrıs’ı, Musul eyaletini, Batum’u ve Trakya’da, Selanik de dahil, bütün müslüman topraklarının kimin eliyle bırakıldığını hatırlamaları gerekir.. Haa, ‘o günkü şartlarda..’ deniliyorsa.. O ayrı bir konu.. Ama, başkaları için, ‘ vatanı koruyamadılar’  diye suçlanırken, bir resmî ideolojinin kanun himayesinde olan ikonlaştırılmış bir  kişinin ‘Hiç toprak vermemiştir.. diyerek yüceltilmesi ile gerçeklerle bağdaşmıyor..)

*

Ve 1923’den 1953’lere kadar, Türkiye, Kıbrıs’ı hiç anmadı, onu bütünüyle unuttu, adetâ..

Halbuki, onbinlerce ailelerin uzantıları hem Türkiye’de, hem de Kıbrıs’da yaşıyordu..

Ama, o sırada, Kıbrıs Rûm Ortodoks Kilisesi’nin başpapazı Makarios, ingilizleri Kıbrıs’dan çıkarıp adayı Yunanistan’la bütünleştirmek için silahlı mücadeleyi başlatmıştı bile, EOKO  isimli bir silahlı mücadele teşkilatı da kurarak..

Hergün birkaç ingiliz askeri öldürülüyordu, adada..

O zaman, T.C. Dışişleri Bakanı, Prof. Fuâd Köprülü idi..  Ve o, Kıbrıs’la ilgili bir soruya cevaben, ‘Türkiye’nin Kıbrıs diye bir mes’elesi yoktur..’ diye durumu ortaya açıkça koyuyordu..

Ama, İngilizlerin daha fazla kayıp vermeden adadan çekilmek ve adayı Makarios’a ve dolayısiyle Yunanistan’a vermek istediğinin anlaşılması üzerine, Adnan Menderes Hükûmeti uyanıyor ve Fuâd Köprülü Dışişleri Bakanlığı’ndan alınıyor ve yerine Fatin Rüşdî Zorlu getiriliyor ve ‘Kıbrıs’ı Türkiye Hükûmeti’nden almış olan İngiltere’nin bu adayı başkasına istediği gibi veremiyeceğini’ iddiasıyla sahneye çıkılıyordu..

Bu ise, yüksek gerilimli bir Yunanistan ile Türkiye arasında yüksek gerilimli bir buhrana dönüşüyor ve 1955 yılının 6-7 Eylûlü’nde, İstanbul’da meydana gelen büyük karışıklıklarda sadece rûmlara değil, bütün gayrimuslimlere aid evler, mâbedler (kilise ve sinagoglar) tahrib ediliyor, işyerleri ve dükkanlar yağmalanıyor, 15-20 insan hayatını kaybediyor ve Örfî İdare (sıkıyönetim) ilân ediliyordu.

Bu gelişmelerin Türkiye’yi dünya karşısında nasıl güç bir duruma düşürdüğünü ayrıca belirtmeye gerek bile yok..

Bu arada, o korkunç hadiselerden sonra İstanbul’lu 50 bin kadar rum Yunanistan’a gitmek zorunda kalıyordu.. (O zaman İstanbul’un nüfusunun 800 bin, İstanbul’daki rumların ise 100 bin civarında olduğunu hatırlayalım.. Bugün ise, İstanbul’daki rumların sayısı 1 500 kadar..)

Bütün bunlar, Kıbrıs tartışmaları etrafında gelişiyor ve baştan başa bütün Türkiye şehirleri, ‘Ya taksim, ya ölüm!’  gibi sloganların yükseldiği Kıbrıs mitingleriyle çalkalanıyordu.. Ve her ikisi de NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan’ın bu geriliminin, NATO’nun lideri Amerika’yı kaygılandırdığı, hele de o Soğuk Savaş yıllarında Sovyet Rusya’yı memnun ettiği de açıktı..

Nihayet, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere arasında yapılan müzakereler sonunda, 1959-60 tarihli Londra ve Zurich Andlaşmaları imzalanıyor ve bu üç devletin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhûriyeti diye bir sun’i devlet meydana getiriliyordu.. Bu devlette Devlet Başkanı  rûm, Devlet Başkanı Başkanı türk olacak ve keza, devletin bütün idarî mekanizmasında, rumlar üç’te iki, türkler ise üçte bir olarak temsil edilecekti..

27 Mayıs 1960’da, 10 yıllık Adnan Menderes Hükûmeti askerî darbe ile devrildi. Ve iki ay sonra da, Ağustos-1960’dan itibaren de Kıbrıs Cumhûriyeti de, BM. tarafından da kabul edilerek hayatına resmen başladı..

Ama, daha ilk andan itibaren, Makarios, türk tarafını toplantılardan kaçıracak taktikleri devreye soktu.. Adnan Menderes’in, MİT tarafından uydurulduğu daha sonra, ancak 1998’lerde resmen itiraf olunan ve Selanik’te, M. Kemal’in doğduğu ileri sürülen evin bombalandığına dair bir yalan haberle fitili ateşlenen  6-7 Eylûl 1955 Hadiseleri’nden dolayı da yargılanması ve idâm edilmesi, Makarios’un, ‘türk tarafının barbarlığı’ üzerine çektiği nutukları zımnen doğrulayacak bir çizgi geliştiriyor ve onun ekmeğine yağ sürüyordu..

Neticede, Cum. Başkanı Yard. konumundaki Fâzıl Küçük ve ekibi bu yeni devletin karar mekanizmalarından çekilmek zorunda kaldılar.. Makarios’un planı da buydu, herhalde..

Hele 1963’de, Başbakan İsmet İnönü tarafından, Makarios’un Başkanlık Sarayı’nı ve diğer bazı hassas merkezleri bombardıman ettirilmesiyle ipler tamamen koptu.. Ki, o bombardıman sırasında uçağının düşürülmesi sonunda hayatını kaybeden Pilot Binb. Cengiz Topel’ için yapılan cenaze töreni,  savaş psikolojisine hizmet edecek şekilde büyük merasimlerle ülkenin tamamına yansıtılıyordu..

Türk tarafının toplantılara katılmayışını iyi değerlendiren Makarios, Devlet’in Başkanı olarak, onların toplantılara katılmasına kadar bu yeni devleti uluslararası planda sadece rûm tarafınca temsil edilmesinin BM. Genel Kurulu’nca karara bağlanmasını istedi ve bu taleb kabul edildi..

Türkiye uluslararası hukuk açısından daha bir sıkıntılı duruma düştü..  

Rum tarafı, o karara göre hâlâ da, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diplomatik temsilcisi durumunda...

*

‘Kıbrıs Çıkarması’nı garantörlüğüne dayandıran TC., o hakkı kullanamadı.

Ve 1967’de, Alb. Papadopulos yönetimindeki bir  Albaylar Cuntası Yunanistan’da askerî darbeyle iktidarı ele geçirdi ve krallık rejimine son verdi.. 1974 yılında,  cunta sıkıntılı günler yaşarken, Yunan toplumuna bir taze kan etkisi olacağını da umarak, Nikos Samson isimli bir gazeteci eliyle, Makarios rejimine karşı bir darbe yaptırdı.. Makarios’un İtalya’ya kaçtığı anlaşıldı..

Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörlerinden birisi olarak, İngiltere’ye birlikte hareket etmek teklifinde bulunduysa da, İngiltere yaklaşmayınca, Ecevit- Erbakan Hükûmeti zamanında derhal duruma müdahale etmek üzere, 20 Temmuz 1974 günü, adaya asker çıkardı.. Ama, Türkiye, garantörlüğünü kendi eliyle parçaladı ve sadece türklerle ilgili imiş gibi bir anlayışı taşıdığını gösterdi ve Kıbrıs’ın tamamı üzerindeki garantörlük yerine, sadece kuzey kısmını, yüzde 38’ini kontrolüne aldı ve ada fiilen bölündü..

*

Bu ‘çıkarma’ ameliyesi ile, Türkiye, karşısında bir ordu olmadığı ve sadece polis ve milis güçlerinin ufak direnmeleri olduğu halde, epeyce zorlandı.. (Daha sonra, 1997’lerin Deniz Kuvvetleri Komutanı ve de 28 Şubat Darbesi’nin en ünlü isimlerinden olacak olan Güven Erkaya komutasındaki)  Kocatepe isimli bir savaş gemisini bizzat yanlış parola yüzünden, bizzat Türk savaş uçakları tarafından vuruldu, yüzlerce askere kaybı yaşandı..

Ancak, Ecevit, bu harekâtın Barış Harekâtı olduğundan; Erbakan ise, bir fetihten sözediyordu.. Halbuki, Türkiye, orada garantör olarak, sadece türk tarafının değil, bütün Kıbrıs devletinin garantörü idi ve bütün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenliğini ve hukukî varlığını teminat altına alacak bir şekilde müdahale etmek gerekiyordu.. Bu ise, ne Ecevit ve Erbakan’ın bakış açılarıyla da uyumlu değildi..  Konuya hele askerin bakışı, Amerikalıların 1955-60’lardan beri telkın ettiği, ‘taksim’e uyarlanmıştı

Türkiye, sosyal hayatı, kamu hayatını garanti altına almalıydı..

Halbuki, andlaşmadan doğan hakkını kullanıp, Kıbrıs’ın tamamı üzerindeki garantörlük hakkını kullanmalı ve türk, rum, bütün halkın can, namus ve mal güvenliğini garanti altına almalı ve sivil halktan hiç kimse, hangi etnisiteye tâbi olursa olsun, yerinden yurdundan sürülmemeliydi.. Bu yapılamayınca, uluslararası hukuk açısından, bazı çevreler tarafından, bir garantör olarak değil,  bir işgalci gibi değerlendirildi..

Hele, Kıbrıs’ın güneyindeki türklerin kuzeye, kuzeydeki rumların da güneye gitmeye mecbur edilmesi, savaş dışındaki sivil insanların mallarına-mülklerine elkonulması,  daha bir yanlış bir strateji idi..

*

Türkiye’nin bu konuda yanlış yaptığı, açıkça itiraf olunmasa da, sorumlu siyasî kişilerin dolaylı ifadeleri bu yanlışları itiraf ediyorlar.. Nitekim, uzuun yıllar TC. Dışişl. Bakanlığı yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil’in Kıbrıs’da türk tarafının yıllarca liderliğini üstlenen  Rauf Denktaş’a, ‘Bizim Kıbrıs siyasetimizin, uluslararası hukuk açısından bir dayanağı yok, oyalayabildiğin kadar oyala..’ dediğini bizzat Denktaş itiraf etmişti..

Daha sonraları KKTC’nin ilk cumhurbaşkanı olarak nitelenen Denktaş da, kendi anlayışına göre, bu oyalama taktiğini hattâ bazen Türkiye’nin istemediği noktalara çekmek pahasına kullandı.. Nitekim, gazeteci H. Cemal de,  bir keresinde..Demirel’in kendisine, ‘Denktaş bizim başımıza bir ip geçirmiş, istediği yöne çekiyor..’ kabilinden bir söz söylediğini yazmıştı,  

*

‘Samson Darbesi’nin ilk saatlerinde ortadan kaybolup İtalya’da ortaya çıkan Makarios, kısa süre sonra, Kıbrıs’a ve makamına döndü.. Yunanistan’da Albaylar Cuntası Türkiye’ye karşılık veremedi.. Yunan ordusuna, Trakya üzerinden Türkiye’ye saldırı emri verildiyse ordu bu emri yerine getirmeyince, cunta yönetimi çöktü ve 12 yıldır Paris’te sürgünde yaşayan Konstantin Karamanlis Atina’ya döndü ve ülkenin idaresini eline aldı.. Cuntacılar yargılandı ve müebbed / ömürboyu hapse mahkum edildiler ve hayatta kalanlar hâlâ da zindandalar..

Bu gelişmelerde, Makarios, bir bakıma Türkiye’nin müdahalesinden sonra tekrar makamına döndüğünden daha yumuşak bir siyaset izlediyse de, Kıbrıs Buhranı yine çözüme kavuşmadı.

*

KKTC’nin kurulması, Türkiye’nin uluslararası hukukunu dinamitlemesiydi..

Ve 1983’de de, Kuzey Kıbrıs’da, KKTC  (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) adıyla, ayrı bir devlet olarak kurulduğu ilan edildi, Türkiye’nin planlamasıyla..

Bu durum, gerçekte, 1959-60 Londra ve Zurich Andlaşmalarını fiilen geçersiz saymış oluyordu; kendisine Kıbrıs Devleti’nin bütününün garantörlüğünü bahşeden  andlaşmaları..

Üstelik de, o zamandan bu güne 28 senedir, Türkiye dışında hiç bir ülke, bu devleti resmen tanımadı.. Çünkü, bu devlet, uluslararası hukuka aykırı olarak niteleniyor. Haliyle de, tam bir tecrid edilmişlik, kuşatılmışlık içinde..  

Türkiye ise, bu düzenlemeyi, devlet statüsünde ayakta tutmaya çalışıyor, zoraki..

Ve iki bölgeli tek bir devlete halinde yeni bir düzenleme yapılması için karşı tarafı zorluyor, ama, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsilen rûm yönetimi, AB’ye de kabul edildiğinden,  Türkiye tarafının çaba ve baskıları pek netice vermiyor.. Ayrıca, Türkiye, kendisine ekonomik açıdan birkaç Kıbrıs’ı kaybettirmiş olan bugünkü düzenlemeyi değiştirmeye kalkışacak olsa, içerdeki ‘ulusalcı’ denilen kesimlerin feryad’u figanlarıyla karşı karşıya kalıyor..  Ve Türkiye’nin içsiyasetini etkilemek isteyen güçlerin tahtırevallisi durumunda.. Hele de, 2004’lerde, AK Parti Hükûmeti’ne karşı askerî darbeler kotarılmaya çalışıldığı yıllarda, Raûf Denktaş’ın Ergenekon denilen derin devlet yapılanmasının planlarına bilerek -bilmeyerek âlet olduğu gözönünde bulundurulursa, durum daha iyi anlaşılabilir..

*

Türkiye’nin, ‘1974-Kıbrıs çıkarması’ndan sonra, adadaki nüfus dengesini değiştirmek için, adaya Türkiye’den 40-50 bin kadar insanı götürdüğü bildiriliyor.. Böylece, ‘çıkarma’ yapıldığı günlerde 120 bin kadar olan türk nüfusu, şimdilerde 200 bine böyle ulaştırılmış bulunuyor.. Türkiye bu nüfus yapısını koruyup geliştirebilmek için,  KKTC’ye devamlı, ve her yıl, ortalama 400 milyon doları bulan ekonomik yardımlarda bulundu.. Çünkü, Kıbrıs’ın en verimli bölgesi olan Kuzey Kıbrıs, artık ürettiklerini dış dünyaya satamaz oldu.. Bu bakımdan, o zengin portakal bahçelerinin ve diğer ihracat ürünlerinin artık satılamaması yüzünden de, böyle bir destek gerekliydi..

Ayrıca, hemen herkes, gencecik yaşlarda emekli olmak hakkına kavuşturuldu; kimileri evqaf (vakıflar) idaresinden, kimileri belediye ve diğer resmî kamu kuruluşlarından veya rumlara karşı direniş kuruluşları olan ‘mücahid’likten emekli maaşlarına kavuşturulmuşlardı.. Bir de, bütün bu maaşlı kitlelere, her yıl, 13. maaş gibi bir tuhaf uygulama da karşı çıkılamaz bir âdet haline  getirilmişti.. Ve bu maaşlar, Türkiye’deki kamu çalışanlarına verilen maaşların çok çok üstündeydi.. Ama, rum tarafının kişi başına düşen yıllık geliri ile mukayese edildiğinde, yine de düşüktü ve Türkiye, bu insanların orada, rum tarafının karşısında güç duruma düşmemesi için, bu zorlamalı ve anormal yolu sürdürüyordu..

Bu da, adada bir tembeller kitlesi oluşmasına yol açtı.. Ayrıca, adayı, , bir  off-shore bankacılığı gibi sınırsız bir faiz bataklığı, kumarhane ve mafiatik ilişkiler ve eğlence merkezine dönüştürdü..

Bu durumun sürmesi olacak şey değildi.. Çünkü, Türkiye’den gönderilen yüzmilyonlarca doların yüzde 85’inin sadece maaşların ödenmesine gittiği biliniyordu ve bu durum, bir rahatsızlık meydana getiriyordu, Ankara’da.. Bunun için de, Ankara’nın yardımlarını düzenlemek Türkiye’den gönderilen ‘Ekonomik Yardım Heyeti’, birçok vergiler getiriyor ve hazırlanan bu ‘sıkı para politikası’nın da, Kuzey Kıbrıs’daki, ‘ekmek elden, su gölden..’  dedirttirecek cinsten, dolçe vita / tadlı hayat tarzı yaşayışa gem vuracağı anlaşılıyordu..

Ve sonunda, 28 Ocak günü, Lefkoşe’de bazı sendikalarca tertiblenen ve binlerce kişinin katıldığı bir protesto eylemi yapıldı ve Ankara’ya rest çekildi.. Ve, Türkiye’ye hitaben, ‘Ne paranı, ne askerini, ne memurunu.. Hiçbirini istemiyoruz.. Faşist ordu, defol.. Kurtarıldık mı? ‘Hasss....tir oradan!..’ gibi çirkin laflar yazılı pankartlar taşındı.. Esasen, ingiliz elinde olduğu 1878’lerden yerlerden beri inanç yapısı bakımından epeyce zayıflatılmış bulunan halk kitlelerinin de, bu ‘çıkmaz’dan kurtulması için gereken manevî dinamiklere sahib olamayışı, bu durumu kolaylaştırdı..

Esasen, Kıbrıs’daki bugün karşılaşılan buruk tablo, laik TC. sisteminin kaçınılmaz sonucu..

Rum tarafı, mücadelesini dinî liderlerle ve dinî hedeflerle başlattı Kıbrıs Mes’elesi’ni, ingilizlere karşı mücadelesini..

TC. ise, kemalist laikliğin ölçülerine göre..  Bu da, hem Kıbrıs’ın müslüman türk halkını, hem de TSK’nın komuta kademelerini manevî bakımdan tam-takır, kuru bakır denilebilecek şekilde bomboş bıraktı.. (Aynı durum, bugün Ermenistan- Azerbaycan siyasetlerinde de görülmekte.. Ermenistan istiklalini ve hele de Yukarı -Nagorno Karabağ konusunda, kilisenin ve papazların öncülüğünde giderken; Azerbaycan, en tabii İslamî sembolleri yok etmeye çalışıyor, eski komünist dönemden gelen bir alışkanlık ve kemalis/ laik TC.’den alınan tavsiyelerle..) 

Bu vesileyle  bir anekdot olarak belirtmeliyim ki, 1977 ‘de, Erbakan Hoca’nın Başbakan Yardımcısı olduğu günlerdeki bir görüşmede, Hoca, askerin, Magosa’ya, bir kandil gecesinin birkaç saat öncesinde, ikindi ezanları okunurken girdiğini söylemişti de, onu rahatsız etmiyecek bir nezaketle, ‘Ama, efendim, İskenderun’daki motorize tümen birliklerini Kıbrıs’a gitmek üzere, gemilere bindirilirken, herbir bölügün en önünde taşınacak şekilde, M. Kemal büstü verilmişti.. Ve askerler adaya o büstler en önde, elde tutularak girmişti..’ denildiğinde, Erbakan Hoca, ‘Onu biz de biliyoruz, ama, biz tabloyu temennilerimizle bu şekilde göstermek istiyoruz..’ kabilinden bir izahta bulunmuştu..)  

*

Bugün KKTC’de gelinen nokta, gerçekte, kemalist/ laik rejimin, resmî ideolojinin orada da ve bir kez daha iflas ettiğini göstermesi bakımından ilginçtir.. Laik rejim ve laik ordu, o çıkarma günlerinde rumlara nasıl davrandı, o daha ayrı bir mesele..

O konuda zaman zaman yapılan itirafların, daha sonra itirafçılarına nasıl yalanlatıldığı bilinmiyor değil..

Ama, türk tarafına bile nasıl davrandığı, bilindiği halde, ya devlet sırrı denilerek, ya da ‘Aman, kendi kalemize gol olmasın..’ gibi bir Türkiyecilik hassasiyetinden dillendirilemedi..

Yoksa, Kıbrıs’da, Türkiye aleyhine ve hele de TSK’nın uygulamalarına karşı, yıllardır bizzat türkçe gazetelerde yazılıp çizilenler bile, ayyuka çıkan feryadları da dile getiriyordu..

Bu pankartların taşınması da o kadar önemsenmeyebilirdi, ama, iki saat boyunca, KKTC’nin resmî yayın organı olan (Bayrak Radyo-Televizyon) BRT’nin ekranlarından da yayınlanması, tahammül edilemez bir tablo çıkardı ortaya..

Nitekim, Başbakan Erdoğan, bu pankartlar üzerine, ‘Bizim gönderdiğimiz paralarla beslenenlerin, bize bu hakaretleri yapmalarına seyirci kalamıyacaklarını’ söylüyordu..

Ve bunu da, Lefkoşe’deki Türkiye elçisinin değiştirilmesine ve Türkiye’nin Ekonomik Yardım Heyeti’nin başında olan ve IMF temsilcisi gibi algılanan ve bu yüzden, Kıbrıs türklerinin pek sevmedikleri anlaşılan Halil İbrahim Akça’nın, yeni büyükelçi olarak tayin olunması takib etti.

Erdoğan, KKTC Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’nın bu duruma seyirci kalmasına da kızgın ve kırgındı.. Bu arada, bir önceki KKTC C.Başkanı  Mehmed Ali Tal’ât ise, Ankara’ya gelerek Başbakan’la görüştü..

Tal’ât, o pankartların çirkinliğini kabul ediyor, ama, bunların KKTC’de suç olmadığını, kullanılan uslûbun iki taraflı olarak da yakışık almadığını dile getiriyor ve Kıbrıs türklerinin Ankara’dan yapılan değerlendirmelerden rencide olduğunu ifade ediyordu..

*

Kıbrıs’da, TSK’ya ‘faşist ordu, defol!’ denilmesi, yeni bir şey değil ve daha büyük tehlikelerin, buhranların habercisi..

Bir tv. kanalında, ‘32. Gün’ isimli bir proğramda, 10/ 11 Şubat gecesi konu tartışılırken, bir em. general, (ismi, Durmaztürk müydü, ne..) Kıbrıs’da uzun yıllar bulunduğunu, Garnizon Komutanlığı yaptığını ve eskiden Türkiye’ye karşı bir husûmet ve tepki olmadığını ileri sürüyordu..

Demek ki, generalimiz Kıbrıs’da iken sadece bakmış ve bakakalmış ve vazifesini tamamladıktan sonra ‘kahramanca’ dönmüş..

Halbuki, Kıbrıs Çıkarması’ndan hemen sonra, Ecevit, Anadolu’da miğferli fotoğraflarıyla  ‘Kıbrıs Fatihi’ diye propaganda edilirken, İstanbul’daki bir çok solcu teşekküller, o ‘çıkarma’ya karşı gösteriler yapıyordu.. Ama, daha da önemlisi, Türkiye’nin ‘Kurtardık’ dediği Kuzey Kıbrıs’a, 1979’da (yani o çıkarma’dan 5 yıl sonra) gittiğimde, ilginç tablolarla karşılaşmıştım.. Bir Suûdi kuruluşu olan Rabıta-t-ul Âlem-i İslamî’nin tertiblediği ‘Uluslararası Müslüman Gazeteciler Konferansı’ için çağrılmıştım.. (Magosa’da Salamis Bay Oteli’nin plaja bakan taraçasında, bir kaç metre ilerdeki et pazarını andıran sahile nâzır bir mekanda, Kur’an okunarak yapılan konferansı eleştirdiğimde, daha o zamandan dışlanışım tuhaf idiyse de, Kıbrıs’taki yapıya göre hiç de şaşırtıcı değildi..) Ve Kıbrıs’lı ve Türkiye’yi olmayan 350 kadar müslümanın, Lefkoşe’de Ayasofya Camii’nde Cuma namazı kılarken, müslüman halktan hemen hiç kimsenin namaza katılmadığını ve İstanbul camilerinde, namaz kılanları temaşa eden turistler gibi, etraftan seyirci kaldıklarını görmüş ve hayret etmiştim..

O tablo henüz de olumlu yönde değişmedi..

Keza, o günlerde birkaç gün boyunca, Lefkoşe’den Magosa, Omorfo (Güzelyurt) ve Girne‘ye kadar her nereye gittiysem, TSK için, ‘faşist ordu, çık dışarı, defol..’ şeklinde yazılmış, kocaman duvar yazılarını görmüştüm..

Em. generalimiz ise, öyle bir şey olmadığını sanıyor..

Muhtemeldir ki, lüks villalarnın, otellerin, askerî binaların, plajların konforlu ve özel korunmalı köşelerinden dışarı çıkamamış ve belki de gerçeklerle karşılaşmamak için, gözlerini kapatmış..

*

Türkiye, Kıbrıs konusunda bir devekuşu siyaseti takib ediyor..

Bazen kuş oluyor, bazen deve.. Bazen uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarına dayanıyor, bazen uluslararası hukuku görmezlikten geliyor.. (İyi de yapıyor, çünkü, uluslararası hukuk, uluslararası egemen güçlerin dayattığı kurallardan başka bir şey  değildir, genel çerçevesi itibariyle..)

Elbette ki, sadece 200 bin civarındaki bir nüfus değil, asıl mes’ele..

Ve KKTC’ye her yıl verilen 400 milyon dolar, Anadolu’daki benzer nüfusa sahib küçük bir vilayete verilseydi, o şehirler nasıl kalkınırdı; hesabı bile öğreticidir..

Ama, mes’elenin stratejik tarafıdır, önemli olan.. Bunun için de,  Erdoğan, ‘Yunanistan hangi niyetle oradaysa, biz de onun için oradayız..’ diye izah etmişti, Kıbrıs’a olan ilginin özünü.. O halde, konuya sadece 200 binlik bir nüfus kitlesinin değil, 75 milyonun ve ülkenin kaderi açısından bakmak gerekir..

Yani, mes’elenin özü,  stratejik ve jeo-politik ve tarihî gerekler açısından  daha bir önemli..

Ama, şurası unutulmamalı ki, Kuzey Kıbrıs halkı, bu manevî ve ideolojik-itiqadî boşluğundan kurtarılmazsa, yarınlarda, bugün kendisine nanik yaparcasına destek veren güneydeki rumlarla birlikte hareket etmek noktasına bile sürüklenebilir..

Yani, konunun bu hassas tarafı da gözardı edilmemelidir, asla..

Nitekim, KKTC’nin ikinci C. Başkanı M. Ali Tal’at, 13 Şubat tarihli Vatan’da yayınlanan röportajda, Tayyîb Erdoğan’ın sözlerine değinirken, ‘Pankartlar sertti, hakaret doluydu, çok inciticiydi belki, ama o pankartlar olmasa da ipler kopacaktı! Bir pankart vardı ki hele, hani düşmana savaşta söylenmeyecek cinsten; “Kurtarıldık mı? Has..tir!”  Her ne kadar, tüm krizlerde olduğu gibi ‘provokasyon’, ‘bir-iki kendini bilmezin işi’ dense de... Zaten araya kara kedi gireli çok olmuştu, ipler kopma noktasına geldi. Ankara’nın, daha doğrusu Başbakan’ın cevabı artık alıştığımız tarzda zehir zemberekti: “Sen kimsin ki be adam! Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır!” Pankart beterdi, Başbakan’ın sözleri bir o kadar beter, bu da yetmezmiş gibi Kıbrıs’tan Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek, dilenciye edilmeyecek bir laf ediverdi: “Cuma küfrettiler, pazartesi bizim gönderdiğimiz paralarla maaşlarını aldılar!” Kriz zirve yaptı! Yetmedi, ateşin üzerine benzin döker gibi bir atama yapıldı. Türkiye Lefkoşa Büyükelçisi Kaya Türkmen geri çağrıldı, yerine sendikaların isyan etmesine sebep olan tasarruf tedbirlerinin uygulayıcısı Ekonomik Yardım Heyeti Başkanı Halil İbrahim Akça atandı. Kıbrıslılar atamayı ‘sömürge valisi ataması’ olarak yorumladı, doğal olarak... (…)  ‘Kıbrıslı Türkleri kimse terbiye edemedi.. Hiç kimse,  bu üslubla Kıbrıs'ı terbiye edeceğini sanmasın!’ diyerek, bu noktayı hatırlatmış oluyordu..

Hele, Cemil Çiçek’in, ’Kaynakların yüzde 84’ü kamu maaşlarına gidiyor.  Bugünkü gidişi devam ederse, KKTC’nin de, KKTC Hava Yolları gibi, bir kaç ay sonra batacağı’na dair sözleri de, yarınlarda beklenmiyen gelişmelerin habercisi mahiyetindedir ve Tal’ât da, bu ihtimali gözardı etmiyor ve şöyle diyor: ’(…) Kıbrıs Türk Havayolları battı, batar tabiî batmaz mı? Eğer istikrar tedbirleri alınmazsa, Türkiye vereceğini vermezse, Ekim’e de kalmaz derhal batar. Nasıl kalır ki o zaman? Haa, buna rağmen Türkiye yine aylık taksitler halinde taahhüdlerini yerine getirirse.. Ama bizimkiler ona uyacak şekilde tedbirlerini almaz iseler, o zaman belki Ekim’de, Kasım’da batar.

Burada önemli olan nokta şudur; Türkiye’nin buradaki halka ve hükümete demesi lâzım ki, “Ben bu kadar para vereceğim, daha fazlasını veremem, siz başka bir tedbir paketi alacaksanız eğer, varsa o beyin gücünüz, sihirbazlığınız, ekonomik aklınız buyurun alın. Ama, ben bu kadar vereceğim!” Bu, behemehal olmalı. Yoksa, Türkiye Kıbrıs ilişkileri daha da gerilecek. Benim sıkıntım bu.’

*

Evet, bir daha hatırlanması gereken, hiçbir kişi veya toplumun kalbinin, zorla elde edilemiyeceği ve kalblerin fethinin başka çaba ve ameliyeler istediği hususudur..

 

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum