Kalbim Ellerinde Ustam!

21.06.2011 00:58

Süleyman Ceran

Vefatının 8. yılında Alaeddin Özdenören’e cennet duası ile…

Hava öyle soğuk ki. Yollara düşmek de riskli, soğuk almış içim, üşüyorum. Hazırlıksız yakalandım, üstüm başım zamansız. Sıkıntının bini, bir para. Dostlara uzak düşmüşüm. Kendi kalabalığımda oluşturduğum armoni, kakofoniye dönüşüyor ne zamandır. Uzanıp kendi yanaklarımdan öpmeye bile erinir olmuşum sabahları. Iskalamaya başlamışım bir şeyleri.  Zemheri’nin benden aldıkları bu kadarla sınırlı değil. Korkuyorum da. Sahip olduğu şeyler arttıkça, kol kanat germek gereken şeyler çoğaldıkça, işi daha da zorlaşıyormuş insanın. Dişlerim birbirine vuruyor, soğuktan.

Sizi yalnızca bir-iki ay evvel, yarıyıl tatilinde ziyaret etmiştim.

Hastalığınızı öğrendim,  Bursa’da hastanede olduğunuzu da.

Aramız kuş uçuşu kaç gündür acaba ustam?

Süt gibi, ak uykular gibi yılkı atlarına binsem ne kadar sürer?

Yalınyürek çıksam, hı, ne kadar?

Durumunuzu telefonla yahut İhsan Deniz’in yazılarında öğrenmek, yanınıza varamamak çaresizliğin ne demek olduğunun künhüne varmak ne kadar acı bir olay.

Ayaz, ayak parmaklarımdan başlayarak vücudumu donduruyor. Gidebilmek ne mümkün! Köydeyim, öğrencilerim yanı başımda. Onları bırakmak olmaz. Zemheri kol gezmeye devam ediyor. İçimde bir mahzunluk, daralma hissi daha çok. Üzgünüm. Dudaklarımdan dualar dökülürken, zihnim sıcak günlere ulaştırıyor beni. Ah hatıralar! Bir can simidi gibi beliriyor belleğimde. Sımsıkı sarılıyorum o görüntülere: Bahçelievler Mahallesi’nde, zemin katta, envai çiçek demetlerinin arasında, bazı günler taze salatalık yahut mevsimine göre kiraz, can eriği, kayısı... Bazen de -özellikle- tüysüz şeftalinin hazır bulunduğu, çayın termos ile geldiği, Vivaldi’nin muhabbete müziği ile katıldığı zamanlar. Hakkı’nın inceliğini, akıl küpü duruşunu, Pervin Hanım’ın çılbırını yahut da bulgur pilavını unutmak ne mümkün!  

Balıkesir’deyiz; zeytinin, zambağın, sülünün ortasında, aşkın ise yanı başındayız. 

Siz anlattıkça, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Ramazan Dikmen, yürek tellerimizi titretip namelere dönüşür,  bazen de Pödürgeli Şükrü Malatya’nın tarih kokan sokaklarından, tozlu sayfalardan çıkıp, salonun bir köşesine gelir sükût içinde otururdu. Rasim Bey ile geçirdiğiniz çocukluk yıllarınızı, lise ve üniversite arkadaşlıklarınızı, aşklarınızı,  “Büyük Doğu” tecrübenizi, öğretmenlik anılarınızı dinledikçe büyük bir denizin kumsalında olduğumuzu düşünürdüm. Hayranlık uyandıran bir durulukta yaşanıyordu her şey. Bakıldıkça maviye duran, dalgalarından, serinliğinden, güzelliğinden herkesin nasiplendiği deniz. Derin mavi en çok. Berrak.

Sizi bilmek kadar, anlatmak da gerek ustam. İnceliğinizi, kadirşinaslığınızı, samimiyetinizi, nüktedanlığınızı, kıssahanlığınızı. Bir gece vakti, beni Ankara’ya uğurlamaya gelirken, elinizde öğlen vakti pazardan beraber aldığımız tüysüz şeftaliden getirmenizi hatırladıkça boğazımda bir yumru beliriyor sanki. Her çiğköfte yiyişimizde sizin, Cemal Şakar’ın ve Muhsin Bostan’ın böyle bir çiğköfte sonrası nasıl alınlarınızın kızardığını, o şirin çaresizliğinizi mutlaka anlatıyorum. Anlatılacak ne çok şey kalmış ardınızdan.

Şu an bu satırları yazarken gün akşama durmuş, sıcak rüzgâr beni ince ince yakalıyor, huzur içindeyim. Sizinle tanışmış olmak, özelimi ve özelinizi paylaşıp her defasında geçmişin büyülü, muazzam kapısını aralamak çimlere yalınayak basmak gibi derin bir ılıklık bırakıyor içimde. Yorgun değilim, yalnız da. Hayatı anlamlı kılacak dostlarım ve ideallerim, bağırmak, yumruğumu havaya kaldırmak için tonla nedenim var; susmak için de. Dar sokaklardan geçerken yüzümde beliren sükût, geniş alanlara gelince coşkuya dönüşüyor; içim genişliyor. Çiçekleri yakama iliştirmek yerine, hayatı yakama iliştiriyorum; daha güzel duruyor. Memnunum. Mutluyum. Kalbim tatmin oluyor. Bulutlardan hâlâ resimler yapıyor, çocukluğumun dalgalarına dalgakıran yerleştirmiyorum. Başka ülkelerin bambaşka şehirlerinin adlarını öğrenmeye, bildiğim şirket adlarını ise unutmaya çalışıyorum. Şiir kotamı günden güne artırıp diyaframlarımı daha çok hissediyorum. Bir çırpıda hatırladığım bu edimlerin mimarlarından biri de sizsiniz.

Okulların kapanmasına günler kala vefat haberinizi aldım. Haberi aldıktan sonra yorgun atların sırtından iner gibi, kalbini ıpıssız bir yola koyar gibi, basamakları üçer üçer çıkar gibi, soluk soluğa kalır gibi, hiç durmaksızın bir şiiri tekrar eder gibi, yalnızca O’nun için “gitme” der gibi, durup durup ağlar gibi, baharın ortasında birden yalnız olduğunu hatırlar gibi, yaraya dönüşen aşklar ve dağlanan, bir ömür hatırlanan yaralar gibi; kaldım, kalakaldım. Dizlerime kadar suyun içindeyim sanki. İçim, cızz… O an kalbimde beliren şeyi anlatacak tek kelime “hasret”ti. İşte o his, hasret, insanı menziline kavuşturmayan yollardan, kendinize mani olan barikatlardan, duvara karşı bağırdığınız manifestolardan, sersemleten trafikten, bayağılaştıran kalabalıktan, ağır ve yoğun safralarınızdan alır dağlara kavuşturur; yaylalara, renk imparatorluklarına, kırlara, gelincik çiçeğinin dayanılmaz kırmızısına. Kavuştum da. Zihnimdeki donan karede Alaeddin Ağabeyin Ballıca’yı kendine has gülüşüyle içmesi ve Pervin Hanım’ın özenle topladığı renk cümbüşünü andıran çiçekleri vardı. Daldım ve öylece kaldım. Mahcubiyetim hüznümü geçti, hasretim ise mahcubiyetimi.

“İnsan ölümün kapısından çıkınca, uçsuz bucaksız, uzak ama yabancısı olmadığı kıyısız enginlere yuvarlanıyor. Pupa yelken. Düşle gerçek birbirine giriyor, pürüzsüz bir bütünlük kuruluyor. Göğün ve suların kaynaşan renkleri içinde anılar birbirine ulanıyor. Şiirin sonsuz ve büyülü dünyasına giriyorsunuz böylece.”

Şu an olsun sizi Galata Köprüsünden aşağı cebinde bir yazı yetiştirmek için koşturan, Necip Fazıl Roma dondurması istediği halde O’na, “Maraş Dondurması” alacak nüktedanlıkta, Maraş’ta doğup İstanbul’da en güzel yıllarını geçirip, Balıkesir’de defnolacak kadar eşine düşkün olan, ölümü cebinde bir sır gibi belki de bir hediye gibi taşıyan, büyük bir şiir olarak hatırlayacağım.

Aramız kuş uçuşu kaç gündür acaba ustam?

Süt gibi, ak uykular gibi yılkı atlarına binsem ne kadar sürer?

Yalınyürek çıksam, hı, ne kadar?

“Pupa yelken” ustam, tıpkı dediğiniz gibi pupa yelken…

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim