Kahramanlar ve Efsaneler

04.06.2012 13:54

MURAT AYDOĞDU

 

“Emredildiğiniz yönde ve birlikte, doğru yolu tutun, sizden hiç biriniz gurura kapılıp da çizgiyi aşmasın: çünkü unutmayın, yaptığınız her şeyi Allah görmektedir.” 11 Hud 112

Her düşünce, kendi romantizmini ve romantik kahramanlarını üretir.

Efsane kahramanlar, sefalete sürüklenmiş yoksul ve yoksun bırakılmış kimseler için, olmasını istedikleri kimlikler ve özlemlerdir. Bir düşüncenin tabileri için, kendileri ile özdeşleştirdikleri bu kahramanların varlığı, umutların beslenmesi, diri tutulması ve motive edilmeleri için yararlıdırlar.

Özverili, atak ve cesur kahramanlar, kendileri için değil mazlumlar için savaşan, bu savaşımlarından aldıkları beğeni ve takdir edilme; belki bunlarda bir miktar şan, şeref ve saygınlık arzusu oluşturacaktır. Ama bu arzular kendini kuşattığında büyü bozulacağından, kahramanlar çoğunlukla mütevazı ve övülmelere karşı utangaçtırlar. Hatta yine çoğu durumda, başarının hemen ardından sessizce sıvışırlar.

Bu kahramanlar, hayranlarının nezdinde, ünleri ile birlikte önce hafiften, sonra giderek artan bir şekilde gerçeklikten uzaklaşan mitolojik bir konuma yükselirler. Öyle ki hayranları, bazen onların kendileri gibi hata yapan, zaaflara sahip kişiler olduklarını fark ettiklerinde, ya büyük bir hayal kırıklığı ve öfke ile onları topyekûn siler ya da kendini kandıran bir inkârla onları kutsarlar.

Gerçekte en uydurma bir halk kahramanı bile, toplumsal kültürde bir gerekliğe tekabül eder. Bir kültüre ait insan yaşadığı coğrafyayı sahiplenmek onunla hemhal olmak için, oraya ait bir mit üretir.

Örneğin; Trabzon adının kökeni antik Helen kolonilerine kadar uzanan Ksenefon’un “Onbinlerin dönüşü” tarihçesinde ‘Trapezus’ olarak kayda da geçmiştir. Ama Evliya Çelebinin kayda geçtiği halk efsanesinde şöyle anlatır:

Bir Beyoğlunun yolu Trabzon civarına düşer, atının nalı bozulmuştur ve bir Nalbant’a nal yaptırır. Beyoğlu güçlü kuvvetli bir yiğittir. Nal’ı şöyle eli ile zorlar ve eğer, “Bu olmamış diye Nalbant’a yenisini yapmasını söyler” Birkaç nal daha eğerek Nalbant’ın sağlamca bir nal yapmasını sağlar. Nihayetinde memnun kalır ve Nalbant’a bir akçe uzatır. Nalbant akçe’yi geri uzatıp; “bunun tuğra’sı silik” der. Diğer akçe’nin de aynı çıkması üzerine, Beyoğlu son akçeyi verirken Nalbant’a dikkat eder. Nalbant, akçeyi alınca, başparmağı ile kuvvetlice bastırarak Tuğrayı bozmaktadır. Güçlü kuvvetli bir yiğitle tanıştığına memnun olan Beyoğlu, Nalbant ile dost olur ve o bölgeye bundan böyle ‘Tuğrabozan’ denir. Bu tabir halk dilinde zamanla ‘Trabzon’a dönüşür. Tamamen uydurma olan bu halk efsanesi aslında yeni kültür’ün, o coğrafyayı kendi ile bütünleştirmesinde bir gerekliliktir ve gerçekliktir.

Üretilmiş kahramanlar belirli bir düşünce, ideoloji ya da din’in tekelinde olmak zorunda da değildirler. Bazen mitolojik kahramanlar, ‘Nazi’ ya da ‘Faşist’ düşüncenin idolleri olurlar, bazen üçüncü dünyanın gizli hazinelerine keşfe çıkan ‘Tenten’ gibi, ‘Rambo’ gibi; haydutların ve hilekârların düşmanı olarak kurtarılması gereken yerli halklara yardım ederken görebilirsiniz. Bazen de Medeni(!) Amerika’yı, yabancı, öteki düşmanlardan kurtaran ‘Süpermen’ ya da ‘Kaptan Amerika’ olarak hayal dünyalarında yer alırlar. Çok hayalperest olmasın diye seçilmiş bazı askerler bunlarla özdeşleştirilir. Kapitalizmin pahalı reklam araçlarına ve tüketim güdüsüne sahip olmayan Sosyalistler için ‘Maksim Gorki’nin, ‘Fakir Baykurt’un romanlarındaki sefalet sahnelerine direnen hayali kahramanları üretmek ve tüketmek zordur ama gerçek kişiler için bu mana yükleme her zaman mümkündür, ‘Zapata’lar, ‘Che’ler, ‘Deniz’ler ve daha nicelerine bu elbiseler zorla giydirilir. Che’nin “Elimde nükleer silah olsa, 5-6 milyon Amerikalının ölmesi, emperyalizm ile mücadelemizde hiç önemli değil” sözünü ya da Deniz Gezmiş’in, sırf Kemalizm’i eleştirdiği için Kaypakkaya’yı darp etmesinin ahlaki boyutu önemli değildir, ne de olsa onlar birer kahraman. Kahraman olarak tanımladığımız kişilerin, kendilerini idealleri uğruna feda etmeleri, birçok kişi için meziyettir ama o kahramanların âşıkları, bu tip bir eylemi bir ‘Hitler’ yaptığında aynı sempatiyi beslemezler. Bazen bu kahramanlar ‘Rahibe Teresa’ gibi dindarlardan da oluşturulur, her ne kadar bu tip kahramanlarda mücadele araçlarındaki öfke’nin yerini deruni bir bağlılık alsa da, en az ötekiler kadar kitleleri motive edicidir. Motive olmuş bir kitlenin vurucu gücünü kanalize edebileceği gizli veya açık tamamlayıcı kahramanları üretmek de o kadar zor değil.

Müslüman zihinlerde de bazen efsanelerden değil, etiyle kemiği ile gerçek kişilerden kahramanlar üretilir, oluşturulur. Yine bazen oluşturmaya gerek kalmayan, zaten meziyet sahibi kişilerde bu özellikler, dikkatle vurgulanır ve ortaya çıkarılır. Ortaya çıkarılan bu kahramanlar, bizim İslami kültürümüzde “İyi, güzel ve doğru” meziyet anlayışımız çerçevesinde birçok durumda oldukça yararlıdır.

Örneğin Allah Elçisinin amcası Hamza’nın cengâverliği, amcaoğlu Ali’nin ataklığı ve Elçinin yanında yetişmenin getirdiği içselleşmiş değerleri, Arkadaş’ı Ömer’in adalet anlayışı, Bedevi Ebu Zer’in gözü karalığı ve dünyevileşenlere karşı cesur çıkışları İslam kültürünün önemli halk motivasyonlarını oluşturur. Öyle ki; Çağrı filminin sahnesinde; Hamza’nın stratejik dehaya sahip bir komutan gibi resmedilmesi normaldir. Ama gerçek öyle mi? Başka bir anlatıma göre, bütün meziyetlerine rağmen Hamza fikir, strateji, hesap adamı değildir. Savaş meydanında atak ve avcılığın getirdiği mücadele ve takip yeteneği ile bir gurup Müslüman la oldukça cengâver bir rol almıştır, ama bütün bir orduyu komuta etmiş olarak gösterilmesi gerçek dışıdır. Yine anlatımlara bakarak Hamza’yı şehit eden Vahşi’nin; Ali’yi çok dikkatli, diğer bazı önde gelen Müslümanların çok düzenli saflarda bulunduğunu, Hamza’nın ise daha atak ve gözü kara ve yalnız savaştığından dolayı hedef aldığı söylenir.

Benzer bir kahraman Ebu Zer’de gözlenir. Ebu Zer’i toplumsal bir ekonominin savurganlığına karşı örnek bir birey davranışı, haksızlıklara gözü kara bir şekilde karşı çıkan toplum vicdanı olarak alabiliriz. Ama bir ekonomik planlama yapacak idareci, bir mücadelede örgütlenme, teşkilatlanma yapacak komutan ve yönetimde istişare heyetine alınacak bir ‘Rasihun’ sınıfına sokulabilir mi?

Yine Ömer için anlatılan; adil bir yönetici, sünnet’i algılama derinliği, fıkhetme ve içtihad konularında bir ekol olarak alınmaktayken, özellikle Şia rivayetlerinde cebri, baskıcı ve bazı Müslüman şahsiyetlerin haklarını gasp eden birisi olarak aktarılmasına ne diyeceğiz? Bu durumda, o farklı rivayetler ya da tanımlamalar üzerine yetişen bir kişinin çizdiği Ömer portresi, bizim çizdiğimize uymayacak ve kişiler üzerinde anlamsız çekişmelere dalmayacak mıyız?

Bir isim üzerinden bize anlatılan kişi ile bir başka ortamda aynı isme yüklenmiş başka kişi birbirinden farklıdır. En temel bir örnek verirsek Katolik kilisesinin anlattığı İsa ile Kuran’ın anlattığı İsa(as) aynı isim olsa da aynı kişi değildir.

"İsa dedi ki; Rabbim, Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Gerçekten, gaybı bilen Sen'sin."  5 Maide 116

Kişiler üzerinden okunan “Din” tartışmaları ile sonuç almak imkânsızdır.

Yıllar önce 12 Eylül öncesi; 15-20 arkadaş Okulda faaliyet içerisindeydik. O zamanlar Müslüman değildik. İçimizde, sloganik, boş ve paranoyak bir tip vardı ciddiye almazdık.

Bir gün okuldaki bir eylemde herkesten önde polise saldırdı cebinde de bir Molotof vardı (halbu ki toplu karar almıştık, şimdilik buna gerek yok diye) Polis hepimizi içeri aldı, o gece iyi sopa yedik ama ertesi gün bizi bıraktılar. O arkadaş ise mahkemelik oldu 1-2 ay sonra mahkemeden de beraat etti.

Arkadaşımız çıktığı günün arifesinde kahraman olarak çoğunluğun desteği ile okulun lideri oldu. Aklıselimler itiraz ettiler, ama çoğunluk "Bize bir kahraman gerek" dedi.
3-5 ay sonra, merkez o arkadaş görevden aldı ama 3-5 ay içerisinde yaptıkları ortalığı çamura bulamıştı. Sonra 12 Eylül’de gelip çattı.

84-85 üniversite yıllarımda Kuran’la ve İslam’ı yaşayan Müslümanlarla tanışmamın ardından İslam İnkılâbının coşkusu ile birlikte olduğum aksiyon adamlarının benzer özelliklerini görmemle, hayal kırıklığıma rağmen ile onlara muhabbetim devam etti ve hiç eksilmedi. Bir gün bir sünnet düğünü vesilesi ile davet edildiğim sünnet töreni ardından yapılan sohbette, Mekke’nin fethi sonrasında küçük cihadın bittiği, büyük cihadın başladığı, onun da nefisle cihat olduğu yönünden bir hadis okundu. Hadis’in kaynaklarından, hadisi toplayan kişinin şahsi özelliklerinden yola çıkarak; “işte Ehli Sünnet budur, teslimiyettir, direniş ise Ehli Sünnet’in dışındadır” minvalli yoğun bir değerlendirme dinledik. Hiçbir mezhep ya da meşrep üzerinden “Din” okumamız olmadığından, önemsemeyip geçtik.

Bir iki yıl sonra, İnkılâbın Liderinin çevrilen bir kitabından söz konusu hadis ile aynı minvalde değerlendirmeleri okuduğumuzda, arkadaşlarımıza iki yıl önceki durumu sorduk. Cevap; Lider’in kendilerini aydınlattığını, kendilerinin göremediği derin hakikatlerin farkına vardıkları oldu. Şahıslar üzerinden reddiye’nin, yine şahıslar üzerinden tekrar kabulü kahramanlaştırılan lider fetişizminin öğütücü gücü doğrusu bizi oldukça sarsmıştı ve uzak durmaya başladık. Tabi bu arada daha sistematik, oturaklı birçok Müslüman toplulukla irtibatımız devam ediyordu.

Yine bir yıl kadar sonra; muhabbetimizin hatırına ziyaretimiz oldu. Kuşkulu ve ithamkâr bakışlar arasından öğlen namazını arkalarında cemaatle kıldık. Nihayetinde çay faslında, şu soru ile karşılaştık “Kendini nasıl tanımlıyorsun?” cevabımız “Allah rızasını isteyen, neyin nasıl yapılması gerektiği arayan bir insan” olarak kısaca özetleyip, Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” denemesi üzerinden bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda, sürekli; “hayır, hayır” sözleri ile kesildi. “Pek ala, siz söyleyin” Dediğimizde gözümüze kadar sokulan parmağın eşliğinde; “La ilahe illallah” denildi. “Bu bir slogan” dediğimde, o ana kadar daktilonun başından konuya girmeden ara ara bizi süzen başyazar’ın; ne mal olduğumuz, kelimeyi Tevhid’i küçümsediğimiz üzerine öfke patlaması ile karşılaştık. Birincisi slogan’ın kötü bir şey olmadığı, mücadele alanında düşmana karşı atılacağı, bu kelimeyi zaten söylemiş ve daha birkaç dakika önce arkasında namaz kılmış kimseye, bu sözün söylenmesinin Mızrakların ucuna takılmış Kuran sahifeleri gibi olduğunu söylememiz üzerine ortam biraz yumuşadı. Ama biz kişiler üzerinden okumanın nasılda insan harcayacak bir zihin olduğu duygusu ile ayrıldık.

Sıradan insanlar kişiler üzerinde, akıllı insanlar fikirler üzerinde, münevver insanlar ise kişilerin kimliklerinin ve fikirlerin ortaya çıkış Saikleri üzerinde konuşurlar. Kahramanlar üzerinde örülmüş motivasyon sahalarda, düşmana karşı iyi bir şey olabilir. Ama saha adamları, aşkla yakaladıkları hakikat kırıntıları ile düşmana pervasızca saldırırlar.  Bir yerlere biatli kör bir aşkı istikrarlı bir kişilik, istişareye dayalı bir dayanışma, tahkiki bilgiye dayamadığında pervasız taarruzları, ekini ve nesli yok eden bir düzensizliğe neden olur.

Öncelikle belirtelim ki, hangi ideolojinin, hangi din’in ya da dünya görüşünün romantizmi olursa olsun, mazlumların yanında olmak; olmazsa olmaz koşuldur, hatta bu mazlumların kurtarıcı rolüne soyunan kahramanları bireysel düşman etmek de anlamsız, bunlara öykünen kişilerin duygularını görmezden gelmekte imkânsız. Zira bireyselleştiğinde kemikleşen bir direnç, o bireyle özdeşleştirdiği değerleri savunmak adına sizi şeytanlaştırabilir.

Bireyler üzerinden düşünmenin, bir de o birey üzerindeki etkisi var. Kahramanlaştırılan birey de nihayetinde insan, zaaflara sahip bir insan ve kendini bulunduğu konumun ötesine koyabilecek bir insan.

Ortaya çıkarılan bu fetiş lideri, aynı zamanda söz’ü dinlenen ama kendini yetiştirmemiş, bunun boşluğunu aksiyonla doldurmuş kişiler ise, bunlarda bir İhtiras oluşturur. Öyle bir ihtiras ki, iktidar olan ve kitleleri büyüleyen bir Devlet Başkanında da, en marjinal, en küçük, en radikal davranış gösteren topluluk önderlerinde de ortaya çıkabilen ihtiras.

Musa’yı (as) bize örnek kılan, sadece öfkesi ve cesareti ile olan tavrı değil, tövbesi ve Allah’ın ölçüleri içerisindeki davranışıdır.

“Musa’nın kabaran öfkesi yatışınca Levhaları aldı. Onlarda ‘Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardır’ yazıyordu”  7 Araf 154

“Musa dedi ki: "Ben öfke ile hata yaptığım zaman şaşkınlardandım, sonra Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni gönderilen elçilerden kıldı. " 26 Şuara 20-21

Azimli olmak değer ve istikrar barındırır. İhtiraslı olmak ise değerleri aşındıran bir inat taşır.

İhtiraslı insanlar çoğunlukla elde etmek istedikleri şey için paranoyak bir şizofreni taşırlar. İhtirasları, onları hayata bağlayan bir motivasyondur aslında. Elde etmek için çırpındıkları şeyler bazen para, mal, mülk, bazen de statü, isim, mevki şeklindedir. Elde etmek istedikleri bu şeyler uçup gittiğinde korkunç bir yalnızlık duygusuna kapılırlar. Bu nedenle olacak ihtiraslarını canlı tutmak için herkesle işbirliğine yatkın olup dün karşı çıktıkları kimselerle uzlaşmak için türlü argümanlar üreterek kendilerini dahi inandırırlar. Diğer yandan bu ihtiraslarına ulaşmada engel konumuna düşen en yakınlarını bile kolaylıkla düşman ilan edebilirler. İhtiraslı kişilerden uzak durmak en güzel yoldur, aksi halde yaptıklarına ses çıkarmamak, sığaya çekmek gibi kişiliğinizi öldüren bir yol ya da azimli bir düşman edinmek arasında kalırsınız.

Topluluk ihtiraslı kişilerin peşine düşerse, toplumsallaşmış bir sapkınlık, ardından paranoya ve şizofreni bütün o topluluğu totaliter, faşist bir yapıya sürükler.

“Günahtan çekinen ne mutludur! İnatçılık edense belaya düşer.

Yoksul halkı yöneten kötü kişi kükreyen aslan, saldırgan ayı gibidir.
Gaddar önderin aklı kıttır; haksız kazançtan nefret edense uzun ömürlü olur.
Adam öldürmekten vicdan azabı çeken, mezara dek kaçacaktır; kimse ona yardım etmesin.”
Özdeyişler 28/14-17(Deuterokanonik kitaplar’dan)

“Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz.” 29 Ankebut 25

muraydogdu@hotmail.com

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim