Kafkasya krizi ve Türkiye

21.08.2008 11:27

Nuray Mert

Fevkâlâde bir gelişme olmadığı sürece, her ülkede, siyasi gündemi öncelikle iç meseleler işgal eder. Bu kadarı doğal, ancak, Türkiye’de dış politika konularına fazladan bir ilgisizlik, ciddi bir takip sorunu var. Rusya’nın Gürcistan’a müdahelesi ile tırmanan Kafkasya krizi vesilesi ile bu bir kez daha ortaya çıktı.
Krize ilişkin yorumlar, dış politika yazarları ve bazı ‘uzman’ imzaların tasvir mahiyetinde yazılarıyla sınırlı kaldı. Sadece medya çevresinde değil, siyaset sahnesinde de benzer bir durum var. İktidar, her zaman krizi yönetmek durumundadır, ama muhalefet bu konularda ne der veya bir şey der mi belli değil. Oysa, Türkiye, dünya çapında gittikçe ısınan bir büyük çatışmanın tam göbeğinde, dahası tam göbeğinde olmasanız da, dünyada yaşanan kriz sadece ‘dış politika’ parantezine alınacak gibi değil.
Gürcistan’da olanlara karşı ilgisizliğin bir nedeni de, dünyada olanların ‘ideolojik’ kalıplar ve ideolojik aidiyetler içinde değerlendirmesinin artık imkânsız oluşu. Dolayısıyla olayın gelip, ‘ABD ile Rusya kapışıyor’a dayanması. Soğuk Savaş dönemi boyunca, bu kapışmanın ideolojik kamplaşma içinde anlamlandırılma imkânı vardı. ABD dış siyasetini, ‘komünizm canavarı ile mücadele’ çerçevesine oturtabiliyordu, buna karşın Sovyetler Birliği, sol, sömürge karşıtı, bağımsızlıkçı hareketlerin hamiliği üzerinden siyasal alan açabiliyordu. Geldiğimiz noktada, ABD’nin yeni düşmanı ilan ettiği ‘İslami terörle mücadele’sinin, dış siyasette kapsama alanı daha dar. Bu alanı, ‘demokrasiyi yaymak’ şeklinde genişletme çabası ise Irak faciası ile yaralanıyor. Diğer taraftan, Rusya’nın ekonomik ve siyasi anlamda yeniden toparlanma hamlesine karşın, kendine siyasi alan açabilecek ideolojik bir aracı artık yok.    
Son olarak, dünya çapında siyasi hizalanmaya dayanak teşkil edebilecek, siyasal, insani değerler, yine Irak işgalinden sonra, fazlasıyla aşınmış vaziyette. Şimdilerde, siyaset sahnesinin yeniden kültürel, dini, milli, etnik aidiyetler üzerinden kurulma çabası, durumu fazladan karmaşıklaştırmaktan başka işe yaramıyor.
Tüm bu karmaşanın içinde Türkiye’nin, dünyada ve özellikle bölgede olan bitenlere karşı, ‘bölgesel istikrar’ tezi dışında tutunacak fazla bir dalı yok. Ancak, bu maalesef son derece kırılgan bir dal. Son olarak, İran krizi çerçevesinde, ABD baskısına karşı enerji anlaşmasında ısrar edilemese de, en azından Ahmedinecad’ın ziyaretinin engellenmemesi en makul olan yoldu. Gürcistan krizinde, her iki tarafla da mesafeli ilişki çare olarak görüldü. Ancak, Türkiye’nin tek çaresi olan bu ‘denge’ siyaseti, belli ki çok ama çok zorlanacak.
İran odaklı Ortadoğu krizinin seyri meçhul. Kafkasya’da da, malum, Azerbaycan, Ermenistan sorunları başta olmak üzere Türkiye’yi krizin içine çekebilecek birçok konu var. Önümüzdeki dönem, tekrar gündeme gelecek ‘Ermeni soykırımı’ meselesi bunlardan biri. Bizler için, ‘tarihle hesaplaşma’ açısından etik bir önem taşıyan Ermeni meselesi, takdir edersiniz ki, genel siyaset sahnesinde, bu kadar masum bir konu değil. Konu, aynı zamanda, ABD’nin ve Batı ittifakının, Kafkasya’da nüfuz alanını genişletme siyasetinin bir uzantısı, bir siyasi baskı aracı olarak gündeme taşınıyor. Ne yazık ki, Türkiye’de birileri, olaya işin bu tarafı hiç yokmuş gibi bakarken, diğer bazıları, ‘Sevr’in geri dönüşü’, ‘Türkiye’nin bölünme planı’ gibi kör bir hezeyan içine giriyor.
İç siyaset konuları ile dış siyaset dünyası arasında anlamlı ilişki kurma çabası gütmediğimiz sürece, olan biteni bölük pörçük görmeye devam edeceğiz. Bu durumda, siyasi tutumlarımız da ister istemez, şimdiye kadar olduğu gibi, her konuda farklı bir yere savrulmaya devam edecek. Oysa, dış siyaset de, sadece iktidarlara bırakılamayacak kadar önemli ve hepimizi ilgilendiriyor.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim