Kadirî Şeyhin Büyük Türkiye Rüyası

13.08.2011 19:07
Kadirî Şeyhin Büyük Türkiye Rüyası
Hac Yolunda: Kadirî Meşayihinden Mustafa Necati Ak′ın Hac Günlüğü kitabını Asım Öz, Haksöz-Haber okuyucuları için değerlendirdi.

Asım Öz / Haksözhaber

hacyolunda.jpgOsmanlı imparatorluk sistemi haliyle her zaman merak konusu olmuş bir konudur. Osmanlı mirası meselesi, daha doğru bir ifadeyle Osmanlı İmparatorluğu'nun vâris devletler üzerinde bıraktığı izler, hiç kuşkusuz bu merakın önemli bir veçhesini oluşturmaktadır. Hele milliyetçi okumalarda sahiplenişin romantizmi ile karşı çıkışın nefreti meseleleri iyiden iyiye girift hale getirmesi bakımından “düşman kardeşler” hüviyetindedir. Konu hakkında hem sıradan insanların hem de uluslararası kamuoyundaki halihazır tartışmaların çoğu siyasî nitelikte olup bu tartışmalar herkesin kendi doktrin ve ilkelerini meşrulaştırabilmek amacıyla tarihi kendilerine göre yeniden inşa çabaları ekseni etrafında dönmektedir. İster Balkanlarda olsun ister Ortadoğu’da olsun hasımlığın ortaya çıkışında milletlerin kalkınmalarını engelleyen Osmanlı boyunduruğu öne çıkarken,  hısımlarım yaklaşımında cemaatlerin barış ve uyum içinde yaşadıkları ama Türklerin “ağabey” pozisyonunda olduğu Osmanlı düzenine kadar uzanan geniş bir modeller yelpazesi çizilmektedir. İmparatorluğun hâkim unsurlarının “doğrudan” vârisi ve merkezî devlet aygıtının mirasçısı olarak Türkiye'nin ve bu ülkenin sıradan insanlarının Osmanlı geçmişiyle ilişkisi ise tabiatıyla daha karmaşıktır. Yeni Osmanlıcılık tartışmalarının da bu meselenin entelektüel ve popüler yüzü olduğu söylenebilir. Tabii bir de devlet dışındaki insanların bu mesele etrafında dile getirdiği yaklaşımlar da var.

Kriz Devrinde Bir Hayat ve Hac Siyaseti

Gaziantep’in İslahiye ilçesine bağlı olan Haltanlı beldesinde tahminen 1905 yılında dünyaya gelen ve 1965 yılında vefat eden Kadirî tarikatı şeyhlerinden Mustafa Necati Ak, 1950'de Cumhuriyet tarihinde ilk kez deniz yoluyla hac seferi yapan kafileyle Mekke ve Medine’ye gitmiştir. Bu yıllar hem dünya açısından hem de İslam dünyası açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllardır. Türkiye’de çok partili hayata geçilmiş, DP seçimleri kazanmıştır. Mısır’da ise kraldan memnuniyetsizlikler artmış Nasır iktidara gelme hesapları yapmaktadır. Soğuk savaşın sert olduğu bu yıllarda Filistin ise bir dramdan diğerine çaresizlik içinde kıvranmaktadır. Kuzey Afrika başta olmak üzere bağımsızlık hareketleri dünya gündemini bir biçimde etkilemektedir.

Mustafa Necati Ak, işte böyle bir hal ve şerait içinde ifa ettiği ibadeti, gidiş güzergâhını, giderken ve gittikten sonra ziyaret ettiği yerleri ve hissiyatını Hac Yolunda adını taşıyan günlüğünde detaylı bir şekilde anlatmıştır. Mustafa Necati Ak, Hac ibadetini yaparken aynı zamanda birçok farklı millete mensup insanla görüşmüş ve onların Türkiye ve İslam hususunda neler düşündüklerini ve bu düşünceler etrafında kendisinin desenlerini çizdiği Osmanlı’nın siyasi-kültürel mirasçısı olarak gördüğü Türkiye’nin öncülüğüne dair yorumlarını bir tür Türlük bilinci ile günlüğüne yazmıştır. Bu bakımdan Halil İnalcık’ın, "Osmanlı İmparatorluğu'nun en önemli mirası hiç kuşkusuz modern Türk millî devletidir" tespitini haklı kılan bir bilinç içinden yazılmıştır denilebilir Hac Yolunda kitabı için.

Öncelikle ellili yıllara kadar olan dönemde sert kriz dönemindeki hac siyaseti üzerinde bir miktar durmak gerekir. Osmanlıların son yıllarında Hicaz bölgesinin ve hac güzergâhının sömürgeci ülkeler tarafından işgali, can ve mal güvenliğinin olmaması, başta kolera olmak üzere salgın hastalıklar ve sağlık sorunları, sınırlardaki tehlikeler değişmeler gibi sebeplerle yapılamayan hac seyahatinde ciddi aksamalar meydana gelmiştir. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında ferdi girişimlerin dışında uzun yıllar devlet eliyle hac organizasyonu gerçekleşememiş dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı da oldukça az olmuştur.  1917'den 1947'ye kadar resmi hac izni olmamasına rağmen ikinci bir ülke üzerinden,  kaçak yollarla pasaportsuz veya tüccar pasaportuyla hacca gidenler her zaman olmuştur.

 Çok partili hayata geçilen 1946'dan sonra hac sorunu tartışılmaya başlanmış ve 1947'de, bir taraftan din eğitimi veren okullar açılırken bir taraftan da ilk defa toplu halde hacca gidiş serbest bırakılmış, hacca gideceklere, daha önce gayr-i kanuni yollardan temin ettikleri döviz yerine, devlet izniyle, iki bin liralık döviz verme imkânı sağlanmış, bu durum halkta büyük sevinç meydana getirmiştir. Ancak; gidişlerle ilgili herhangi bir düzenleme ve organizasyonun bulunmaması da büyük sıkıntılara neden olmaya devam etmiş, bununla birlikte yıllar süren yasaktan sonra binlerce Müslüman değişik yollardan birçok sıkıntıyla, ama büyük bir sevinçle o yıl hacca gitme imkânı bulmuştur. 1948'de döviz yokluğu gerekçesiyle hacca gidiş yeniden yasaklanmış, fakat halkın ve muhalefetin baskıları sonucunda 1949'dan itibaren tekrar serbest bırakılmak zorunda kalınmış, hatta bu hususta gemi tahsis edilmiş, aynı yıl bazı gazetelerin hacca muhabir göndermeleri de büyük olay yaratmıştır.  Demokrat Parti'nin 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri kazanmasından sonra, dinî inanç ve ibadetler konusuna büyük bir serbestlik getirildi.

Mustafa Necati Ak sert kriz dönemlerinin ortalarında Antep, Osmaniye arasını kapsayan bölgede geniş ilgi gören ve tabir caizse kendi tekkesini oluşturabilmiş bir şeyhtir. Haliyle bu ilgi hem resmi makamlardan hem de aynı camiadaki bir kısım insan tarafından kesintiye uğratılmak istenir. İkinci Dünya Savaşı’nda seferberlik ilanıyla askere çağrılan Mustafa Necati Ak İstanbul ve Edirne’ye gider. Askerlik sürecinde de tasavvuf başta olmak bildiklerini elinden geldiğince anlatmaya çalışır, bunun akabinde Askeri Mahkeme’de yargılanmak üzere askeri hapishaneye atılır. Burada biri Rum diğeri Ermeni iki kişinin hidayetine vesile olur.  Askeri mahkeme onu isnat edilen şeylerden dolayı suçsuz bulur ve serbest bırakır.

Askerlik sonrasında da çalışmalarını sürdüren Mustafa Necati Ak, dönemin fikir ve kültür hareketlerini de yakından takip etmektedir. Gazeteler yanında Sebilürreşad, Ehl-i Sünnet, Büyük Doğu Serdengeçti, İslam, Hilal gibi dergilerin tamamına abone olmuş, Eşrep Edip, Necip Fazıl, Salih Özcan gibi isimlerle tanışmıştır. Dünya ahvali ve meseleleri ile ilgili olduğunu günlükteki değerlendirmelerinde açık biçimde ortaya koyan ve Osmaniye’de Büyük Doğu Kulübü’nün açılmasına öncülük eden Mustafa Necati Ak’ın 1950 Eylül’ünün birinci Cuma günü İskenderun’dan Kalkavan Şirketi gemisine binip aynı günün gecesi Hicaz’a müteveccihen hareket etmesinden başlayan Hac günlüğünde dikkat çeken ve dikkatle üzerinde durulması gereken iki husus var: Suudi Arabistan’ın hac siyasetinin eleştirilmesi ile Türkler, Türkiye övgüsünün Müslüman dünyaya önderlik edecek biçimde vurgulanması. Hatta öyle ki son yıllarda sıkça bahsedilen “yeni Osmanlıcı” tezlere yakın olan ve Türklerin ağabeyliği olarak okunup anlaşılabilecek çok sayıda bölüm var eserde. Kanımca sadece yazara ait olmayan belli oranda epey yaygın olan bu düşünce dünyasının kavranması bakımından bu iki nokta üzerinde eleştirel bir dikkatle durulmalıdır.

Türklerin Ağabeyliği Vurgusu

Muhtelif Arap memleketlerinden dokuz yüz küsur hacının da dahil olduğu  gemiyle Beyrut’ta birkaç gün kalan Mustafa Necati Ak, burada karşılaştığı kişilerin hepsinin çirkef  hükümetlerinden memnun olmadıklarını bir an evvel Türkiye’ye bağlanmayı gönülden istediklerini anladığını günlüğünün hemen başında ifade eder. Öyle ki üzerinde İsmet Paşa fotoğrafı bulunan birisinin parayı öpüp öpüp başına koyduğunu ve “Size cân u gönülden bağlıyız” demeye başladığını aktarır. Birisiyle konuşurken şu fikirlerine şahid olduğunu aktarır: “Atam ecdâdım hep Arap’tır. Fakat ben Araplardan razı değilim. Ruhen ve kalben Türk fikirliyim. Allah bir an evvel bizi Türklere kavuştursun” Bu aktarımların gerçek olup olmaması bir yana tasavvurun nasıl işlediğini yahut kurulduğunu göstermesi bakımından önemli bu anlatımlar.

Gemi Cidde limanına ulaşınca geminin en yüksek tabakasına çıkıp Cidde ve bütün Arabistan’ın coğrafi durumunu inceleyen Mustafa Necati Ak’ın bu incelemeci tavrı “buranın yabancısı değiliz” duygusundan kaynaklanır. O, bu vaziyet üzerinde Arabistan’ın coğrafi şeklini kanaatine göre tetkik ettikten sonra geminin yanına yakalaşan Vanlı olduğunu ifade ettiği bir motorcu ile Cidde’ye doğru hareket ettiklerini belirttikten sonra şu gözlemlerini aktarır: “Türk alametini gösteren ay-yıldızlı bayrağı gören bütün memleket halkı(nın) bizi birbirine göstererek “Türk, Türk!” diye mesrûriyetlerini ızhar etmekte olduklarını görüyorduk. Hakikaten yirmi beş seneden beri bir duraklamadan sonra tekrar al bayrağımızın hacılar kafilesi arasında dalgalanması ve hatta Arapların hacılarının bile bizim bayrağımızı taşıyan vapurlarla hacca gelmeleri şayan-ı meserrettir.” Burada anlatılanlar, uzun yıllar resmi yollardan hacca gidemeyen Türklerin tekrar hacca devlet izni ile gitmeye başlamaları karşısında duyulan bir sevinçten kaynaklanmakta.

Arabistan’a dâhil olan Türk hacılarının genelinin kıyafetlerini değiştirmesine karşın Mustafa Necati Ak, memleketini temsil etmesinden dolayı üzerindeki pijamayı, başındaki bereyi değiştirmediğinden farklı ülkelerden gelen hacıların hemen kendisini tanıdığını ve yanına yaklaşarak nereli olduğunu sorduklarını,“İstanbul Türkiye’si!” cevabını alınca da büyük sevinçler arasında hürmetlerini sunmaktan geri kalmayışları üzerinde özellikle durmaktadır. Sonra bu sevgi selini derecelendirerek şu siyasi çıkarımda bulunur: “Hele Pakistanlıların Türklere bağlılıkları haddinin fevkindedir. Onlardan sonra sevgice Afganlı, Mısırlı önde gelir. Hintli, Cavalı, Çinli… velhasıl bütün Şark âlemi Türkiye’mizi bir hâmi makamında görüyor ve bizimle işbirliği yapmaya candan tarafdardırlar. Zaten Pakistanlılarla Çinler aslen Türk olduklarını iddia ediyorlar.

Mısırlıların simaları bizim Şarkî Anadolu’muzdaki halkın şekline pek yakındır. Kanaatime göre tavâf-i mülûk zamanında Salahaddin-i Eyyubî gibi birçok kahramanlarımız Mısır’a haklim bulundukları için bu memleketin halkı oraya hicret etmiş bulunup Mısırlılara kanları aşılanarak hepsi bizim kanımızla renk almışlardır. Zaten bize karşı besledikleri sevgi de bu hakikati göstermektedir.” Anlatılanların sahihliği bir yana Arapların en büyük kabahatinin Arapları diğer İslam kardeşlerine tercih etmeleri olduğunu düşünen bir bilincin bu durum karşısında duyduğu sevinç neticesinde kurmuş olduğu cümlelerin içeriği dikkate değer bir mevzudur.

Türkçü bakışın ırki göndermelerin ardından hac günlerine gelen Mustafa Necati Ak’ın bilinci kanaatimce o yıllarda daha yaygın olan çelişkili bilicin bir göstergesi. Yani garip bir paradoks sözkonusu. Çünkü hem Türklüğe vurgu yapıyor hem de  “Arab’ın  Arap olmayan kavimler üzerinde ve diğer kavimlerin de Arap üzerinde fazılları yok, şerefleri artık olamaz. Ancak şeref takvadadır”  sözünün farkındadır. Hatta bu sözü Türkiye’de Müslümanlıktan eser kalmadığını düşünen Arapların yüzüne karşı da okumuştur. Oysa yirmi küsur yıldır vatandaşlarının haccını engel olan bir devletin tavırları karşısında insanların bunu düşünmeleri son derece normaldir. Evrensel olarak İslam’ın savunduğu değerlere sahip çıkıyor ama yalpalamadan değil. Peki nasıl oluyor da lisan, renk, mezhepleri muhtelif olan ve birbirleri ile kaynaşıp kardeş olan insanların tevhid çerçevesinde meydana gelen bu birlikteliklerine kavmi bencillikler damgasını vuruyor?  Bunun sebebi kanaatimce yönetici olma hevesinden kaynaklanan üstünlük romantizmi. Türkiye’de egemenliğin tezahürü olan “devletçi” konumu içselleştirme durumu dışarıda yer yer terk edilse bile sürekli öne çıkan bir unsur oluyor. Mesela bu manada şu satırlar üzerinde düşünülebilir: “İslâm âleminin ittihadına gebe bulunan şu yirminci asrın uyanmış ve hakikati arayan Müslümanlarının hangisi ile konuşsam mutlaka Türklere bağlı ve Türkiye’nin himayesine girmeyi cân u yürekten istekli buldum. Bu seferimde diğer hacılar gibi yalnız o mukaddes vazifeyi ifa etmekle kalmayıp Müslüman âlemindeki gayeyi aramış ve bulmuş bulunuyorum.” Bu paradoksu anlamak ve aşmak için, şimdiye kadar olduğu gibi,  Türkiye’nin ağabeyliği meselesini sorunsallaştırmak gerekiyor.

Kadiri olmasına karşın dönemindeki hakim anlayışın oldukça uzağında bazı önemli düşünceleri olan Mustafa Necati Ak’ın mezheplerin birleştirilmesi tevhid-i mezâhib- düşüncesine sıcak bakması ve bunun İslam birliğine katkı yapacağını düşünmesi çok önemli. İlk asırlarda tevhidin sesini bütün dünyaya işittiren Müslümanlığın her zaman bir mezhep üzerinde çalışmaya elverişli olmakla birlikte, bunun içinde bulunulan zamanda çok kolay gerçekleşmeyeceğini ise şöyle gerekçelendiriyor: “Şu halde mezheplerin birleşmesi çok iyi bir iş olmakla beraber senelerden beri ânifen de görülen mezheplerin usullerini değiştirmenin kolay bir iş olmayacağı meydandadır. Zira kalplerdeki kanaati fethetmek kalplerdeki çelik kanaati fethetmekten daha güçtür. Zaten son zamanlarda itikatlar zayıflamış bulunup onu kurcalarken büsbütün kırılma tehlikesi mevcut olduğu için  her Müslüman’ı  kendi itikadı ve ameli ile beraber Allah’a bırakmalı. Varsın herkesi kendi mezhebi üzerinde Rabb’ine ibadet kılsın.Bu davadan daha büyük işlerimiz dururken mezheplerin ihtilafını münakaşa faydadan çok zarar getirir.”

Müslümanların uyanışından söz eden Mustafa Necati Ak, Müslümanların içinde bulunduğu durumdan çıkışı için önerdiği hareket tarzı ile mezhepler meselesindeki nihai kanaatini ise şöyle açıklar: “ Şu âlem-i İslâm’ın son asırlarda İslâmiyet’e yakışmaz uyuşuk, âtıl bir duruma düşmesi en büyük derdimiz olup hep beraber çalışarak uyuşukluktan ciddiyete, atâletten faaliyete, meskenetten mücâhadeye atlayarak terakki etmeye cân u yürekten çabalayarak muvaffak olmaktır. Suudilerin dört mezhebe muhalif bazı inkılapları göze çarpıyorsa da hepsi teferruatta olduğu için şayan-ı ehemmiyet değildir. Cuma namazının son sünnetleri hiç kılınmıyor, kâmetlerde elfâz çift iken tek söyleniyor ve cumanın ikinci ezanı da okunmamaktadır.”

Osmanlı Kültürel Mirası ve Suudi Eleştirisi

Osmanlı padişahlarının Mekke’de yaptırmış olduğu kubbeler, minareler, kışlalar gibi mimari yapılardan dolayı övüldüğü satırlar Kuran’da da övülerek takdir edilen “hac sakalığı” çerçevesinde değerlendirilebilir. Yemen’i, Mekke’nin yerlilerini, Arap dünyasını anlatan pek çok Osmanlı/Türk menşeli hatıratta gördüğümüz bazı hususlar bu günlükte de dikkat çekmekte. Belediye teşkilatının ilkelliği, çarşıların pislikle dolu oluşu, karasineklerin bulut halinde et leşlerine konup etin görünmeyecek derecede üzerini örtmeleri, haddinden fazla ihtikar, pahallılık, üstü başı perişan Araplar bunlardan bazılarıdır. Ak, bunları anlattıktan sonra bu hal ve vaziyetten Suudilerin sorumlu olduğunu özellikle vurgular. Suudilerin her Türk hacıdan dört yüz liraya yakın toprak bastı parası alması haklı olarak eleştirildikten sonra Suudilerin bir krallık olma sevdasından vazgeçerek Mısır’ın bir eyaleti olarak bu beldeleri bütün Müslümanların serbestçe girip çıkmalarını sağlaması gerektiğini ifade eder. Suudi kralın genç oğlunun Kâbe ziyareti  “Osmanlı padişahlarının hallinden öğrenilmiş bir debdebe ile” tasvir edilirken Suudilerin zayıf bir devlet olduklarına özellikle vurgu yapılır. Bu zayıflık onların hac vazifesini istenilen şekilde yaptırmaktan aciz kılan en önemli sebep olarak zikredilir.  

Suudilerin milyonlarca para aldıkları hacılardan yol inşası için hiçbir harcama yapmamasının hacılara karşı yapılmış büyük bir hakaret olduğunu düşünen Mustafa Necati Ak’ın, Mekke ile Cidde ve Medine ile Şam aralarında bir tren hattının gerekliliğine vurgu yapması Osmanlı’nın Hicaz demiryolu projesinin hatırlatılması olarak değerlendirilebilir. Zaten bu hatırlatmaların ardından Osmanlı’nın Arabistan’a gösterdiği bunca fedakârlık ve harcadıkları emek karşısında Araplardan bir kısmının Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin “iğfaline kapılarak”  Osmanlı ordularını arkadan vurup koca devletin yıkılmasına vesile olan “saygısızlıkları” üzerinde durulması bu hatırlatmayı daha da açan bir ifade olmuştur.

Mustafa Necati Ak’ın hac günlüğünden Suudilerin Hicaz’da bilhassa sünnet, mezar, tarih,  mabet düşmanlığı yaptıklarına ilişkin yorumların oldukça eski tarihli olduğunu da öğrenmek mümkün. Suudilerin Vahhabilik adı altında Haşimi düşmanlığı yaptıklarını düşünen Ak, bunun çok “enayice” bir hareket olduğunu ve ustalıklı bir siyaset olarak adlandırılmayacağı kanaatindedir. Çünkü her yıl Hicaz’a gelen hacılar burada yaşanan olumsuzları memleketlerinde anlatmaları neticesinde Suudilerin bütün İslam aleminde menfur bir hale gelmiş olduklarını düşünür. Arapça bilmesinden dolayı Mısırlı bir alimle Türkiye’nin vaziyetinden konuşan Mustafa Necati Ak, Türkiye’de fabrikalar kurulduğunu ve içinde her çeşit silahların yapıldığını hatta uçak motoru yapan fabrikaların mevcut olduğunu övünerek anlatırken bir yandan DP’li yılların bir Kadiri şeyhi tarafından nasıl anlaşıldığını ortaya koymakta diğer yandan da güçlü Türkiye imajının Arap dünyasında oluşturacağı etkiden yararlanma düşüncesini ortaya koymaktadır: “Suudilerde bahis açılıp onların hacılara istenildiği şekilde hac yaptıramadıkları ve buranın Mısır’a bağlanmasını temenni ettiğimiz izhar edince “Hayır hayır, Allah, Mısır’la beraber bir an evvel Türklere geçmesini nasib eyle!” diye cevap verdi.”

Hac dönüşünde de Suudilerle ilgili eleştirilerini sürdüren Mustafa Necati Ak’ın ve yanındakilerin, Tûr-ı Sînâ’da Mısırlı askerlerle karşılaştığı sıradaki tavrı kitap boyunca sıkça gündeme gelen söylemi ortaya koyar: “Mısır askerleriyle konuşup Türkiye’yi çok sevdiklerini, hatta Arapların hâmisi İbrahim Halîlullah’ın Türk olduğunu söyledikten sonra Türkiye ve İran’ı Yahudi Siyonistleri desteklemekle itham edince bir arkadaşımız da “Siz yedi Arap devleri yarım milyon Yahudi’ye karşı koyamadınız. Türkler sizi ne yapsın?” deyince onlar, “Yahudiler  bizim için hiç idi. Bizi tehdit altında bulunduran ve onlara karşı mağlubiyetimize sebep olan İngiliz ve Amerika’nın tayyare, top ve tankları idi. Ve daha da çarpışmaktan vazgeçmedik. İnşallah onları bir gün denizde dökeriz!” cevabını verdiler.”

Tabii, hacıların gönlünü inciten Suudilerin takdir edilen yanları da vardır. Hac esnasında günler geçtikçe kalabalığın artması izdihamın fazlalaşması hayat şartlarını zorlaştırır. Mustafa Necati Ak, küçük bir şehrin daracık bir çerçevesine bir milyona yakın insanın sıkıştırılıp barındırılmasını sağlayan inzibat faaliyetleri övgüye değer görür.   Harun Reşid’in karısı Zübeyde Hanım’ın Bağdat’tan getirdiği buz gibi ve sağlam su hacıların hayatında önemlidir. Çünkü zemzem suyu sudan ziyade ekmek yerini tutmakta, Mekke’nin diğer suları ise çoraktır. Tuvaletlerin düzenli ve temiz olmasının bu mübarek yerin pis vaziyete düşmeden burcu burcu kokmasını sağlar. Bu muntazamlık “bedevi Arapların malum halleri karşısında” takdir edilir.

Kitabın son kısmında Hac seferinde edindiği kanaatlerini paylaşan Mustafa Necati Ak temelde “ Ehli Sünnete muhalif ve mutaassıp” olarak nitelediği Suudilerin hac siyasetini eleştirerek buranın bütün Müslümanlara açık bir ülke olmak şartıyla şimdilik Mısır Hükümetine verilmesi gerektiğini düşünür. Ardından da farklı memleketlerden gelen Müslümanlarla konuşmalarından edindiği izlenimlerin kendinde oluşturduğu ana noktayı anlattığı son satırlar Türkiye merkezli düşünceyi bütün bütüne ele verir:“Garplıların iğfaline kapılarak ve onların gaflet şaraplarıyla kör, sarhoş olup ikinci cihan harbinden sonra uyandıkları ve eskisi gibi Türk hükümetini velinimet tanıyacakları anlaşılmakta olup gayret gösterilirse Amerika ve Rusya gibi, birçok İslâm cumhuriyetleri birliği meydana gelip bu birliğin de merkezi yine Türkiye olmak şartıyla dünyanın en büyük devleti haline gelerek bütün âleme yeniden İslâm medeniyetini öğretip şimdiki beşeriyeti imhaya çalışan tufan ve felaketlerin önlenmesine vesile olmaya muvaffak olabilirler. Yeter ki yine ecnebilerin iğfaline kapılıp particilik davaları ve kavmiyet hırsı bu yeni doğacak güneşin önünü bulutlandırıp ışığından iyi bir istifade ve lâyık bir iş görülmeden akşam karanlığına kadar geciktirilmiş olmasın.”

Her şeyden önce, toplumların İslami temelli birliktelik düşüncesine değebilmesi için,  bu düşünceleri Türkiye’de ifade eden çevrelerin, seçkin, öncü, önder ve  her şeyi bilen  ağabey ülke konumundan çıkmak ve “toplumlara yakın olmak”, “halkları görmek” gibi  atılması hiç de kolay olmayan radikal bir adım atmak zorunda olduğu ortadadır. Türkiye’nin merkeziliğine yapılan bu vurgu kuşkusuz sadece ona ait değil. Siyasal kültürü yukarıda sayılan Büyük Doğu, Serdengeçti, Ehl-i Sünnet vb. tarafından biçimlendirilen kitlelerin genelinde bu vurgunun güçlü yahut silik bir biçimde mevcut olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çok partili hayata geçilirken yayımlanmaya başlanan bu dergilerin genel yaklaşımlarını ortaya koyan ve eleştiren merhum Macide Göç Türkmen’in 1993 yılında Haksöz’de yayımlanan yazıları ile birlikte düşünüldüğünde Hac Yolunda kitabında bariz biçimde gün yüzüne çıkan Türkiye merkezli Türkçü vurgu daha da açık bir biçimde kavranabilir. Müslüman entelijensiyanın önemli referanslarından biri olan Diriliş dergisinden Anadolucu tezleri savunan bugünkü Dergâh’ın bilinçaltında bu yaklaşım bariz biçimde fark edilir.  Bu karmaşıklık halinden yükselen seslerin ve daha başkalarının hepsini aynı anda, aynı güçle duymak ve tek tek farklılıklarını ele alıp eleştirmek bu yazı çerçevesinde tabii ki kolay değil; ancak Türkiye merkezliliğin nerelerde varlık bulmuş olduğunu görmek o kadar zor değil.

Mustafa Necati Ak’ın Hac Yolunda kitabı Osmanlı geçmişini küçümseme veya yanlış aktarma eğilimine karşı koymak yanında onun romantize edilmesi üzerinde de durulmasının yani geçmiş ile gelecek arasında esaslı bir değerlendirme yapılmasının kimi gerekliliklerini fark etmek için okunması gereken bir zihin envanteri.

Mustafa Necati Ak, Hac Yolunda: Kadirî Meşayihinden Mustafa Necati Ak′ın Hac Günlüğü, Hazırlayan: Ömer Hakan Özalp, Timaş Yayınları, 2011 

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim