Kadın Giderse

15.10.2011 11:51

Nuray Kayacan

Evden çıktı kadın. Kadın olmak evde olmakla eşdeğerdi ya neyse, çıktı. Tutsaklığından kaçtı, firar neye yarardı. Kadın tutsaklığına meftun yaratılmış bir varlıktı. Mücevherdi. Kirin-tozun işin-gücün arasında ışığı fark edilmezdi. Eline sağlıktı, elleri dert görmesindi, çünkü kadını anlamlı kılan elleriydi. Elinin emeği gözünün nurundan beriydi. Kodlarında anaçlık, yuva ve ne tuhaftır ki dört duvarın ona verdiği bir güven vardı. Yusuf Peygamber gibi kötülüğe bulaşmamak için kendi talebiyle atıldığı zindanıydı. Duasıydı, onuruydu, gururuydu evi.

İstediği ilgi saçma ve gereksizdi. Eve ekmek getirme telaşındaki erkek için iş her şeyden önemliydi. Toprağını koruyan er gibi sahip çıkardı işine. Eşine ilgi mi? İşi ne! Sabah sekiz akşam sekiz mesai sarmalında aşındırdığı aşevi kapısının yanında, günde bir kuple dahi eşinin gölünü tıklaması anlamsızdı. Erkek gururdu. Sevgi gurusuzluk. Aslını inkâr eden erkek fıtratındaki ilgi gösterme saikini başka kadınlara yöneltti. Kadın ilgi istedi. Gereksiz, yersiz, anlamsız bir istekti onunki.

Erkeğin heyulasında hapis olarak gördüğü duvarlar onun kalesiydi. Kalenin efendisi de, kölesi de kendisiydi. İstediği bir an sultanlar gibi süslenir, civar kale tekfurlarının zevcelerini evine buyur eder, onlara ikramlar sunar, salınır, beyinin ve beyzadesinin arkalarından atıp tutardı.

Mantık aynıydı. Çay saatleri rehabilitasyon törenlerinde kadın bazen kurtlarını, genellikle içinde kopan fırtınayı sayıp döker, rahatlardı. Akşam eşi geldiğinde sabahki patlamanın verdiği rahatlamayla kedi gibi olan kadın, eşine gayet müşfik, cana yakın ve anlayışlı davranırdı. Eşine olan tüm kinini ikindi namazını müteakiben konu komşunun üzerine akıtmıştı. Zehrini kusmanın rahatlığıyla sanki sabah söylendiği adam bu adam değilmiş gibi, ‘hayatım’lı, ‘canım’lı tümceler kurardı. Hz. Ali’nin dediği gibi: Dert yanmak sabretmekten daha çok yorardı.

Kimi zaman ve genelde köle formunda üst baş kalk gidiyorum formatında çamaşır-bulaşık-ütü-kir-pas-toz lokomotifini yürütme gayretinde kondöktör edasıyla aynı ritüelin sıkıcılığından mütevellit bir rehavet yüzünde, akşam oflamaları, eşinden pohpohlama talebi girdabında döne döne günleri devirir, yılların çetelesini yüzünde biriktirirdi. Çetelesine her baktığında, pazarda limona elli kuruş vermeye yüksünürken kırışıklıkları gitsin diye, 50 gramlık kremlere 50 lira bayılma manik fazına girerdi. Bazen de mutfak edevatlarına yenilerini ekleyerek ev hanımlığında çığır açtığı hissiyatına kapılırdı. Saklama kaplarında umutlarını maydanozların arasına sıkıştırır, havasını alır o maydanozlar solmadıkça kendini diri ve taze hissederdi.

Kadın evden çıktı. Kapıyı kilitledi. Nedensiz yere bir vapura bindi. Karşıya geçmek için bir nedeni yoktu oysa. Yok yere Avrupa’dan Asya’ya geçecekti. Bir kıta değiştirmek her gün işine yetişme gayretindekiler için ne denli sıradansa o gün o kadın başka bir kıtaya geçerek hayatında çok şeyi değiştirdi. Nedensiz yere vapura bindi. Vapurun yamacında bir yere ilişti. Koşar adım vapura kendini atan insan yığınını izledi. Sonra sahile çevirdi bakışlarını. Banklarda oturmuş elindeki ekmek arası bir hapisten ibaret hayatının her lokmasını çiğnerken kendi kendini yiyen, diğer elindeki meyve suyuna benzer posası alınmış konsantre yaşamıyla dalgaların kıyıya attığı tokatları dalgın hülyalarına katık eden kendisi gibi dertli insanları izledi.

Kadın “iyi ki” dedi. İyi ki yok yere binmişim bu gemiye. Dışarıdan hayata bakabilmek için yok yere bulunmak gerekiyormuş o yerde. Evinin salonuna bile nedensiz yönelse insan, burası ne, ben kimim, neredeyim ve nedir benim derdim sorularını bulmaz mı şifonyerin üzerinde. Şu an birden ayağa kalksak ve banyoya gitsek, elimiz temiz, gözümüz çapaksız ve makineye atılacak kirli bir tek çamaşır bile yokken üstelik o an ne düşünürüz? O banyo bizim hayat serüvenimizi temsil etmez mi? Her günün alışkanlığı araya kaynak yapıp sırasız dikildiğinde karşımıza anlamsızlığını ele vermez mi? Banyoda ne işim var benim, bu evde, bu şehirde ve bu evrende! Derdim nedir benim? Hedefim ne, gayem ne? Gerçekten bu evde mi durmalıyım, bu işte ve bu eşle…

Kadın o gün soru sordu? Ben bulunduğum bu noktayı seviyor muyum? Mecbur muyum? Sevmemeli miyim yoksa? Kadın yanıt aradı. Dogmalarına şöyle afili bir tokat attı. Sendeledi, kendine geldi. Hacıyatmaz fütursuzluğunda her yenilgiye rağmen yenilgiyi yok sayarak eski haline dönen hayat tekerrürü kanıyla ve canıyla karşısına dikildi. Kadın baktı. Baktı. Aynaya bakmayı da sevmezdi, hiçbir hayati tehlike olmadığı halde film şeridi gibi gözünün önünden geçen benliğine donuk bakışlarını gönderdi. Korktu.

Düşünmek akabinde karar vermeyi zorunlu kılardı. Sürekli sitayişleriyle berbat ettiği hayatı karşısında belirdi. Evliliği, çocukları, eşi ve hayatın ona biçtiği tüm vazifeler etten kemikten parçalar şeklinde karşısına dikildi. Kadın hangisine bakacağını, hangi derdi hangisiyle kombinleyeceğini bilemedi. Sıkıntısını anlamışçasına karşısındaki kalabalık birleşiverdi. Kocaman bir canavar gibi eklenen her bir parçayla büyüdü ve büyüdü. Başı tavanı, kolları duvarları deldi geçti. Kadın ürktü. Her biriyle tek tek uğraşamazken bu birliktelik de neydi? Mantosunu, çantasını aldı, kapıyı çekti ve çıktı.

Yol boyu kendini yedi. Canı yanana kadar ısırdı dudağını, amaçsızca birkaç sokak, birkaç cadde devirdi. Kadın iskeleye geldi. Martılarla birlikte gelen vapurları izledi. Koşar adım vapura kendini atanlarla birlikte o can simidine yapışmak, iskeleden demir atmak, gemiyle birlikte denize açılmak, o ucube dertlerini geride bırakmak gibi geldi. Kadın vapura bindi. Boğazın serin sularına vuran güneşin ışıltısıyla gözlerini kıstı. Sonra bir ara yumdu. Karanlıkta yüzüne vuran tatlı esintiyle huzur buldu. Birkaç martı çığlığı belli belirsiz esintiye yarenlik etti. Kadın derin bir nefesle birlikte açtı gözlerini. Güneş hala ışıldıyor, yakamoz karşısında, o ses ve o esinti her şey yerli yerindeydi. Demek ki o canavar da evimde duruyor diye düşündü. Düşünmek istemedi sonra, aklından çıkarmak herkesi ve her şeyi. En başta kendisini düşünmemek istedi. Kendinden sıkılmak, insana ne de çok acı verirdi.

Kendi derdinden kaçma acizliğinde her sıradan birey gibi etrafı izlemeye başladı. Niyet etti Allah rızası için haline şükrettirecek acıklı insan portreleri görmeye. Ama nafile. Her şey en az kendi hayatı nispetinde basit ve sıradandı. Okuduğu gazetenin sayfalarını kafa atarak değiştiren takım elbiseli memur, çocuğuna yapmaması gerekenler listesi sunan özgüven katili bir anne, denizin romantizmi nispetinde gözleri birbirlerine kenetlenmiş, ellerini buluşturma çabasında birkaç çift, çay kahve seçenekleri sunan garson ve ara ara demire koyduğu ayaklarını çekmesini salık vererek ekranın önünden geçen birkaç huzursuz, densiz insan tipi…

Arkadan Kız Kulesi, akabinde Askeri lise ve Haydarpaşa… Kadın simidinden bir parça kopardı ve fırlattı. Yaradan’ın mucizesi nasıl bir manevra kabiliyetidir ve hangi sezilerle ortaya çıkmıştır bilinmez bir martı kaptı o lokmayı. Kadın bundan çok hoşlandı. Defalarca ve defalarca tekrarladı. Her bir parça ile başka başka martılar bu seronomiye eklendi. Kadın, vapur, martılar ve deniz çok güzeldi. Yağmur sonrası alınan derin bir nefes gibi bünyesine çok iyi geldi. Martılara atılan her bir parça kadının derdinden dert eritti.

Martıların ardında bulutların arkasına gizlenmiş güneş birden kendini gösterdi. Denize düşen aksi çok güzeldi. İstanbul’un yedi tepesine, Sultanahmet’e, Galata kulesine ışık verdi. Kadın güneşe bakamadı. Yankısıyla payetli bir elbise gibi etrafına ışık saçan deniz gözlerini aldı. Vefalı bir dost gibi martılar kendilerine özgü çığlıklarıyla kadını yalnız bırakmadı. Simit bitmişti oysa. Martılar oradaydı. Kadın o anda yaptığı her şeyin, verdiği her emeğin ona hayat boyu yarenlik edeceğini anladı. Eyvallahsız eş, çocuk, akraba ve komşular göstermeseler, o martılar gibi bilinçsiz ve talepkâr olsalar da kumbarada biriken demir yığınları gibi istediği sürece bir kenarda hep var olacaklardı.

Vapur bir başka limana demirledi. Kadın inse mi inmese mi bilemedi. Evdeki alışık olduğu çoğu tekerrürden mütevellit sıkıntı silsilesi mi, karşı kıyıda onu bekleyen bilmediği sıfır kilometre dertler mi? Kadın bilemedi. Hayatını sil baştan mı yaşasa, hacıyatmazı bu kez camdan mı atsa, bilemedi. Kadın kararını verdi. Kendine yarenlik eden martılarını terk edemezdi. Martılar farkında olmasalar da o kadına ihtiyaçları vardı. Hem karşı kıyıya da geçse elindeki simidi bu kez başka martılara yedirecekti. Anaçlık onun en küçük yapı taşına dahi işlemiş Allah vergisi güzelliğiydi.

Kumbarasını çöpe atıp tekrardan biriktirmek ne ifade ederdi? Kadın vapurdan inmedi. Evine, kolalı gömleğine, çift çizgili ütüsüne, kabarmayan kekine, tekrar ve tekrar tozlanan tv’sine, eşine, işine, aşına gitti. Ve o gün karar verdi. Alışkanlıkların biriktirdiği zehri başka kadınlara değil, İstanbul’un engin denizlerine kusmaya, her bunaldığında bir jeton, turnike, birkaç simit ve boğazkesen, güzelliğiyle nefes kesen İstanbul’la dertleşmeye karar verdi.

HABER 7

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim