Jules Verne’in Osmanlısı: İnatçı Keraban

13.10.2012 22:12
Jules Verne’in Osmanlısı: İnatçı Keraban
Jules Verne’nin İnatçı Keraban isimli romanını Ali Emre, okuyucularımız için değerlendirdi.

ALİ EMRE / Haksöz Haber

1828 – 1905 yılları arasında yaşayan ünlü yazar Jules Gabriel Verne’in ilginç ve önemli olmasına rağmen, bizde üzerinde pek durulmayan bir romanı İnatçı Keraban.1

İthaki Yayınları’nın 2 cilt hâlinde yayımladığı eser, Nihan Özyıldırım’ın özenli çevirisiyle sunulmuş okuyucuya. Yeri geldikçe çevirenin ve yayına hazırlayanın notlarının da yer aldığı romana, Avrupa’daki baskılarından alındığını düşündüğüm resimlerin / çizimlerin serpiştirilmesi de ayrı bir değer ve zenginlik katmış.2

inatci_kerabanb.jpgİnatçı Keraban, sadece çocuklara ve gençlere hitap eden ya da bilimkurgu nitelikleri öne çıkan bir roman değil. Jules Verne’i, çocuklar için serüvenler anlatan bir romancı yahut salt bir bilimkurgu yazarı olarak gösteren yaklaşımların yanlış ve çarpık olduğu da ortadadır zaten. Fakat kitabın bizi ilgilendiren, bizim için önemini artıran bir tarafı daha var: Konusu Osmanlı coğrafyasında geçen, kahramanlarının büyük bir kısmı Osmanlı halkından seçilen bir roman bu. “İmparatorluğun en uzun yüzyılı”nda, 1800’lerin sonlarında yaşanıyor romanda anlatılanlar. İstanbul’da başlayan olaylar, geniş ve ilgi çekici bir Karadeniz turu yapıldıktan sonra, yine İstanbul’da sona eriyor.

1880 yılının 16 Ağustos’unda, Hollandalı tüccar Jan Van Mitten ve uşağı Bruno, istanbul’un Tophane Meydanı’nda gezinmektedir. Karşılarına birden Keraban Ağa çıkar. Bu adam,  Jan Van Mitten’in arkadaşı olup yirmi yıldan beri alışveriş yaptığı bir Osmanlı tüccarıdır. Belki de bu köklü ticaret ve dostluk sayesinde, Hollandalı tüccar Osmanlı Türkçesiyle konuşabilmektedir.

Dostlarıyla İstanbul’da karşılaşmaktan büyük bir şaşkınlık ve memnuniyet duyan Keraban Ağa, iftar yemeği için Üsküdar’daki –tepenin ortasında, serviler altında, Boğaz’a ve bütün İstanbul manzarasına hâkim- evine davet eder bu çok uzaklardan gelen misafirlerini. Keraban Ağa, her akşam bindiği kayığa adımını atacakken borazanlar öter, trampetler çalınır, üniformalı bir adam elinde tuttuğu kâğıdı okumaya başlar:  “Zaptiye Reisi Müşir’in emriyle, bugünden itibaren, İstanbul’dan Üsküdar’a ya da Üsküdar’dan İstanbul’a gitmek için Boğaz’ı geçmek isteyen her şahıs ve her türlü yelkenli ve buharlı teknelerle kayıklar için on paralık bir vergi tesis olunmuştur. Vergiyi ödemeyi reddedenler, hapis ya da para cezasına çarptırılacaktır.”

Boğaz’ı geçme vergisine çok sinirlenen ve görevlilerle çok uzun ve sert bir şekilde tartışan Keraban Ağa, emre uymamak için bulduğu çözümü öfke ile bağırarak dile getirir en sonunda: “Türkiye’den çıkıp Kırım'ı geçeceğim, Kafkasya'yı aşacağım, Anadolu’ya ayak basacağım ve Üsküdar’a ulaşacağım, hem de sizin haksız verginiz için tek bir para bile vermeden!”

On paralık vergiyi ödememekte kararlı olan Keraban Ağa’nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak zorlu ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır. Keraban Ağa ve dostları, hem atlı araba ile gerçekleştirilen bu yolculuğun zorluklarıyla mücadele ederek ilerlerler hem de birbirinden şaşırtıcı olaylar ve tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. “İnatçı Keraban”, vergiyi ödememenin yanında, dönemin demir yolu gibi tüm yeniliklerini ve –kendisini deniz tuttuğu için- çaresiz kalmadıkça deniz yolunu kullanmayı da reddeder.

Bu arada yeğeni Ahmet de Keraban Ağa ile çalışan bankerlerden Selim'in kızı Amasya ile evlenmek üzeredir. Keraban Ağa’yı düğün için Odesa’da beklemektedirler. Romanın kötü kahramanı Saffar Ağa da bu güzel ve soylu kızla evlenmek istediği için, bir çete tutarak kızı kaçırma planları yapmaktadır.

Keraban Ağa, tehlikelerle, kazalarla, çeşitli maceralarla dolu bir yolculuktan sonra Üsküdar'daki evine ulaşmayı başarır. Kahramanlar, Karadeniz çevresini dolaşıp Üsküdar'a ulaştıklarında, bir sorun daha çıkar. Ahmet ve Amasya'nın evleneceği nikâh dairesi –Keraban Ağa’nın işyerinin de bulunduğu-  karşı kıyıdadır ve konan vergi hâlâ yürürlüktedir. Keraban’ın vergiyi ödemeye niyeti yoktur hâlâ. Fakat bir daha haftalar süren bir yolculukla Karadeniz çevresini dolaşarak karşı kıyıya ulaşmayı da göze alamaz. Bu defa Keraban’ın yardımına yazar Jules Verne yetişir. Kıyıdan Kız Kulesi'ne bir halat bağlanır, oradan da karşı kıyıya bir halat atılır. Dönemin ünlü bir cambazı bir el arabasıyla Keraban'ı karşıya geçirir. Keraban Ağa'nın karşıya nasıl geçeceğini merak eden arkadaşları Tophane Meydanı’nda beklerken gözlerine inanamazlar. Boğaz'a gerili bir ip üstünde bir cambaz yürümekte ve sürdüğü el arabasının içinde Keraban Ağa oturmaktadır. Böylece sorunlar aşılır ve nikâh zamanında kıyılmış olur.

Jules Verne’in, sözlüklerde bile yer almayan “Keraban” adını nerden bulduğu merak konusudur. Onun Arnavut asıllı biri olabileceğini söyleyenler çıkmışsa da elimizde bunu doğrulayacak, kanıtlayacak bir veri, bir bilgi yok. Bazı yayınevlerinin, ülkemiz okuyucusuna fazlasıyla yabancı gelen bu ad nedeniyle kitabı daha önce “İnatçı Kahraman Ağa” adıyla yayımladıkları anlaşılmaktadır. “Dünyadaki en inatçı insan” olarak tanımlanan ve “eski kafalı bir tütün tüccarı” olarak karşımıza çıkan bu adamın yaşadıkları etrafında şekillenen kitapta, o dönemde yenilik adı altında yürürlüğe giren yahut toplum hayatında yer almaya başlayan birçok icraata ve yöneticilerin çeşitli konulardaki tutumlarına da eleştirel bir bakış vardır.

İstanbul’un yanı sıra Trakya, Balkan kıyıları ve bugün Ukrayna, Rusya, Gürcistan gibi farklı ülkelerin sınırları içinde kalan Karadeniz sahilinin tamamında geçen bu romanda Hopa, Arhavi, Pazar, Çayeli, Trabzon, Sürmene, Giresun, Sinop, İnebolu, Ereğli, Sakarya gibi birbirinden güzel pek çok Karadeniz yöresinde dolaşıldığı da görülmektedir.

1876’da büyük bir yat alarak Avrupa’nın çevresini yatıyla dolaştığını bildiğimiz yazarın, Karadeniz sahillerine de uğrayıp uğramadığı okuyucunun aklında önemli bir soru olarak kalmaktadır. Zira böyle bir bilgiye yazarın biyografisinden ulaşılamamaktadır. Jules Verne, adı geçen yerleri yeri geldikçe ayrıntılarıyla anlatmakta, yüzeysel bir coğrafya bilgisiyle geçiştirmemektedir. Onlarca yörenin yerleşimi, nüfusu, önemli binaları, geçim kaynakları, tarım ve hayvancılıktaki durumu, hanları ve otelleri, dağları ve ırmakları, limanları, ticaret türleri ve yolları, yöneticileri hakkında bilgiler vermektedir. Hatta yazar bazı yörelerin adı, tarihçesi ve mitolojisi hakkında da kalemini büyük bir yetkinlikle konuşturmaktadır.

Romanda, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı toplumuyla ilgili başka veriler de yer almaktadır. Giyim kuşam, ramazan gelenekleri, mimari, evlenme ritüelleri, adalet sistemi, denizcilik, aşiret algısı, kullanılan para birimleri, kadın-erkek ilişkileri, yeme-içme olanakları ve âdabı, posta teşkilatı, köle ticareti gibi konuların yanı sıra çeşitli topluluklara ait folklorik ve sosyolojik belirlemeler de romanda ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Kitabın ikinci cildinde, “Kürdistan” ve Kürtlerle ilgili saptamalara da yer verildiği görülmektedir ki bu durum bugünden bakıldığında bile oldukça önemli ve ilgi çekicidir. Zira Osmanlının son yıllarında ve hatta Cumhuriyet döneminde dahi edebî eserlerde Kürtlerden, onların coğrafyasından ve yaşadıklarından pek söz edilmemiş, son yıllara kadar Kürt kahramanların öne çıktığı roman ve öykülere ise neredeyse hiç tesadüf edilmemiştir. Yer verenlerin de olumlu yaklaşan yahut adaleti gözeten, nesnelliği elden bırakmayan yazarlar olduğunu söylemek çok zordur.3

Jules Verne, Hollandalı Van Mitten’in bir Ramazan günü İstanbul’a gelişini, kentin sessizliğini, orucun insanlar üzerindeki etkisini, meydanları, camileri, gündelik yaşamı öyle iyi anlatmıştır ki, bunları okuyunca onun İstanbul'u kendi gözleriyle gördüğü sanılabilir.

Romandaki yolculuk, vergi vermemek için bütün Karadeniz’i çepeçevre geçen Keraban’ın ve diğer kahramanların kişisel dünyalarındaki yolculuklarla da birleştirilerek işlenir. Keraban, yolda karşılaştıkları zorluklarda, inatçılığın bazı durumlarda ona ve yakınlarına zarar verdiğini de görür. Nişanlı çift, Ahmet ve Amasya, evliliklerini tehlikeye düşüren durumlar karşısında birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini anlarlar. Hollandalı Van Mitten de terk etmek üzere olduğu karısının kıymetini anlamış olur.

Jules Verne, daha önce belirttiğimiz gibi, Türkiye’ye hiç gelmemiş. Fakat romanda okurları adeta bu ülkeye davet eder. “İnatçı Keraban” romanı şu cümlelerle bitmektedir: “İstanbul'a gelen yabancılar artık, Osmanlı İmparatorluğu'nun payitahtının en olağanüstü ilginçliklerinden biri olarak, İnatçı Keraban'ı da ziyaret etmeyi asla ihmal etmiyorlar.”

Bir konuyu öğrenip anlatabilmek için kütüphanelerde günlerce, haftalarca kitap, dergi ve ansiklopedi okuyup araştırma yaptığını, notlar tuttuğunu biliyoruz Jules Verne’in. Fransa’da 1883’te yayımlanan bu kitabı yazarken de Osmanlı coğrafyası, tarihi, ticareti, yaşayışı hakkında çeşitli kaynakları dikkatlice okuduğu anlaşılıyor. Atlas ve haritalardan yararlanmanın yanı sıra Türkiye’ye gelen bazı Batılılarla görüşmüş yahut onların Osmanlı hakkındaki izlenimlerini, anılarını anlatan yazı ve kitapları da okumuş olması ihtimal dâhilindedir.

Kitapta insana biraz yadırgatıcı gelen tek taraf insan adlarının seçimiyle ilgilidir. Romandaki kahramanların önemli bir bölümü Türk olmasına rağmen, “Keraban” dışındaki adlar da pek Türk adı gibi görünmemektedir. “Nizib, Amasya, Kidros, Saffar” gibi adlar Türk adı olarak verilmekte, “Sarabul” ve “Yanar” adları da romanın ikinci cildinde ağırlıklı bir yer tutan Kürtlerin adları olarak anılmaktadır. Bunun yanı sıra “Yarhud, Scarpante” gibi kökeni tam belli olmayan adlar da yine bu coğrafyada yaşayan insanların adı olarak romanda geçmektedir.

Sürükleyici bir Jules Verne romanı olmasının yanı sıra, neredeyse yüz elli yıl öncesine ait zengin bilgi ve yorumlarla bezeli bir kitap İnatçı Keraban.

Tarihçiler, sosyologlar, dilciler, coğrafyacılar ve halkbilimciler için önemli sayılabilecek bir içeriğe sahip. Edebiyatçılar ve kitap kurtları için “Osmanlıya dair önemli bir hikâyat” olduğu da muhakkak.

 

Dipnotlar:

1- Jules Verne, İnatçı Keraban I-II, İthaki Yayınları, Çev: Nihan Özyıldırım, İstanbul 2007 – 2009.

2- Romanı daha önce yayımlayan yayınevleri de var: İnkılap ve Aka tarafından 1973’te, 2 cilt hâlinde İnatçı Kahraman Ağa adıyla yayımlanmış kitap. Altın Kitaplar da bu adla basmış söz konusu kitabı. Gendaş Yayınları da yine aynı adla fakat 95 sayfalık bir özet şeklinde çocuk klasikleri dizisinde yayımlamış Jules Verne’in bu romanını. Eser, “İnatçı Keraban Ağa” adıyla, Oğuz Tunç yönetiminde ODTÜ / MDYO Yabancı Diller Tiyatro Atelyesi tarafından, Comedie de l’Arte ve Türk klasik tiyatro anlayışının sentezlenmesiyle sahneye de uyarlanmış. Oyunda; gölge oyunu özelliklerinin yanı sıra meddah ve ortaoyunu türüne yakın bir anlatıma başvurulmuş, ayrıca sahneler İstanbul ve Karadeniz manzaralarıyla zenginleştirilerek verilmiş.

3- Rohat Alakom’un Avesta Yayınları’ndan çıkan Türk Edebiyatında Kürtler adlı kitabı, bu konuda önemli veriler sunmakta, bu sosyolojik-ideolojik incelemede söz konusu alandaki körlük ve önyargılar gözler önüne serilmektedir.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim