İsviçre Üzerine Sosyolojik Anekdotlar

05.10.2010 00:03

İbrahim Sediyani

10 – 14 Haziran 2008 günleri arasında gerçekleştirdiğimiz, 24 Aralık 2009 – 29 Mayıs 2010 tarihleri arasındaki uzun süre boyunca kaleme aldığımız ve 25 bölüm halinde okuduğunuz “Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur” adlı dizi yazımızda sizlere Avrupa’nın en yüksek sıradağları olan Alpler’in eteklerinde kurulu ülkeleri (Almanya, Avusturya, İsviçre, Fransa) gezdirmiş, bunu da o coğrafyayı sulayan iki büyük ırmak olan Ren ve Tuna nehirleri arasında mekik dokuyarak yapmıştık. Gezdiğimiz ülkelere ait güzellikleri sizlerle paylaşırken, bunları yalnızca yazıya dökmekle yetinmemiş, bu güzellikleri resimleyip, çektiğimiz fotoğrafları da ilginize sunmuştuk.

Tam geziyi bitirip o ülkeler hakkında makaleler yazmaya sıra geldiğinde ise, mâlumunuz olduğu üzere, Mavi Marmara hadisesi yaşandı. Gezinin son bölümü yayındayken biz İsrail hapishanesinde tutukluyduk. Özgürlüğe kavuştuktan sonra da Mavi Marmara hadisesini anlatan yazılar yazmaya başlamıştık ve bu serimizi dondurmak zorunda kalmıştık. Mavi Marmara yazıları bittiğine göre, kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu yazımızla birlikte, nehirler, şelâleler ve göller arasındaki o “su gibi” gezimizde ziyaret ettiğimiz ülkeleri tanıtmaya, o ülkeler hakkında kaleme aldığımız makaleleri sizlere okutmaya başlayacağız.

“Seyahatname”mizi yıllardır yakından takip eden okuyucularımızın bildiği üzere, tıpkı daha önceki gezilerimizde, Pakistan, Mısır, Avusturya, Liechtenstein, İtalya ve Çek Cumhuriyeti örneklerinde olduğu gibi, bunu yaparken, yalnızca o ülkeler hakkında bir takım bilgiler sunmak gibi sıradan bir amaçla yetinmiyor, bilâkis o ülkeler üzerinden kendi ülkemize bakıyor, başka toplumları seyrederek, başka coğrafyaları gözlemleyerek kendimizi tanımaya çalışıyor, kendi ülkemize farklı gözlerle bakmayı öğreniyoruz.

Bölüm bölüm kaleme aldığımız gezi yazılarımız ve hemen ardından, gezdiğimiz ülkeler ile ilgili kaleme aldığımız yazılarımızda şöyle bir “yol haritası” takip ediyoruz: Bölümler halindeki gezi yazılarımızda, dünyadaki diğer ülkelerin şehirlerini, köylerini, dağlarını, nehirlerini ve göllerini gezerken, o ülkelere, o ülkelerdeki sosyal yaşama, o topraklarda yaşayan insanların ve toplumların yaşantılarına ve kurdukları hayat düzenine “kendi gözlerimizle” bakıyor, başka ülke ve toplumları “bir Türkiyeli gözüyle” temaşa ediyor, yabancı topraklarda şahîd olduklarımızı kendimizin bakış ve anlayışıyla mizansen yaparak işliyoruz. Bunu, üslûb ve edebiyatın gücünden yararlanarak, hiciv ve mizansen san’atını kullanarak yapıyoruz. Bölümler halindeki gezi yazıları bitip de sıra o ülkeler hakkında makaleler yazmaya geldiğinde ise, bu kez, önce yaptığımızın tam tersini yapıyoruz; geziyi yaparken yaptığımızın yüz seksen derece tersini yapmaya başlıyoruz. Bu kez de “onların gözleriyle” kendi ülkemize bakıyor, kendi ülkemizi ve toplumumuzu “başkalarının gözleriyle” temaşa ediyor, “başka ülke ve toplumların penceresinden” kendi coğrafyamıza, yurdumuza bakıyoruz. Yani anlayacağınız, gezi yazıları esnasında yaptığımız “AYNI GÖZLE YÜZ DEĞİŞİK ÜLKEYİ GEZMEK” (Türkiyeli gözüyle yüz değişik ülkeyi gezmek) olurken, gezi yazılarının hemen akabindeki yazılar esnasında yaptığımız ise “AYNI ÜLKEYE YÜZ DEĞİŞİK GÖZLE BAKMAK” (Türkiye’ye yüz değişik gözle bakmak) oluyor.

Burada yıllardır yaptığımız, üç kıt’âyı da (Asya, Avrupa ve Afrika) evlerinizin içine kadar getirirken yapmaya çalıştığımız şey, budur.

Bununla birlikte, yaptığımız gezileri anlatırken de, daha önce benzeri hiç yapılmamış bir anlatımla yapıyoruz. Gezileri, tamamen kendimize özgü, kendimizin geliştirdiği bir anlatım tarzı ve üslûbu ile anlatıyor, KENDİ İCÂDIMIZ OLAN BİR KALEM SAN’ATI KULLANIYORUZ. Türkçe edebiyatta gezi yazılarının yüzlerce örneği vardır ancak bizim anlatım tarzımız ve üslûbumuzla yapılmış başka bir örneği yoktur.

Çabamız, herhangi bir san’at dalının veya edebiyat türünün başarılı bir örneğini ortaya koymak değildir, daha önce yapılmış bir şeyi bir kez daha en iyi bir şekilde yapmak da değildir. Çabamız bunun çok daha ötesi içindir. GEZİ YAZILARINDAKİ ÇABAMIZ, KENDİMİZ YENİ BİR SAN’AT İCÂD ETMEK, KENDİMİZ YENİ BİR EDEBİYAT EKOLÜ BAŞLATMAKTIR. Bu geziler sadece gezi yazıları değildirler.

Bunları, diğer bütün çalışmalarımızdan daha fazla önemsemimizin ve her paragrafını, her cümlesini, hatta her kelimesini titizlikle kaleme almamızın sebebi budur; yukarıda izah etmeye çalıştığım bu çaba ve gayemizdir.

Bu haftadan başlayarak, sizlere İsviçre ve Almanya hakkında makaleler okutacağız. İlk durağımız, İsviçre.

İsviçre, Avrupa’nın en sevdiğim ülkesi, Avrupa’nın en güzel ülkesi. İsviçre’ye ne zaman gitsem, benden daha mutlusu yoktur. Oraya gittiğim zaman çok mutlu oluyorum. Çünkü İsviçre’nin güzelliği yalnızca coğrafyası ve temiz havasıyla sınırlı değildir. İsviçre, bana göre, dünyanın en medenî ülkesi, İsviçre toplumu da dünyanın en medenî toplumu. Bu ülkede hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. ÜLKEDEKİ YERLİ HALKLAR TARAFINDAN KONUŞULAN BÜTÜN ANA DİLLER “RESMÎ DİL” STATÜSÜNDEDİR; ÜLKEDE NE KADAR DİL KONUŞULUYORSA DEVLETİN DE O KADAR RESMÎ DİLİ VARDIR. Ülkedeki bütün resmî tabelalar ve trafik işaretleri, ülkede konuşulan dillerin hepsiyle birden yazılır. BİR ŞEHİRDE VEYA KÖYDE YAŞAYAN İNSANLAR HANGİ DİLİ KONUŞUYORSA, O ŞEHİR VEYA KÖYÜN İSMİ DE O DİLDEDİR. Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır. Her türlü dînî inanç ve vecibelerinizi özgürce yaşayabildiğiniz, her türlü siyasî ve ideolojik düşüncelerinizi özgürce ifade edip başkalarıyla paylaşabildiğiniz bir ülkedir burası. Hristiyan, Yahudî, Müslüman ya da Budist olmanız, Alman, Fransız, İtalyan ya da Romanş olmanız, size devlet önünde de millet önünde de hiçbir ayrıcalık kazandırmaz. Gerçek anlamda bir özgürlükler ülkesi, aynı zamanda gerçek anlamda bir hoşgörü toplumudur. Şiddet ve teröre başvurmadığı müddetçe, her türlü fikir ve ifade özgürlüğü sağlanmıştır. Ancak şiddet ve teröre karşı aynı dozda tahammülsüz olmasını da anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü şiddet ve terör, bir hak arama yolu değildir, bir mücadele yöntemi de değildir; toplumların başına musallat olan bir musibettir. Bir hareket veya grup, camiâ, parti, örgüt, kesim, taleplerinde ne kadar haklı olursa olsun, şiddet ve teröre başvurduğu anda haklılığını ve meşruiyetini kaybeder. Şiddet ve terör, ister bizzat devletler ve hâkim güçler tarafından yapılsın, isterse ona karşı mücadele eden güçler tarafından, kınanmalı ve mâhkum edilmelidir. Şiddet ve terörün hiçbir mazareti yoktur. Olamaz da.

Bu yazıda, genel hatlarıyla İsviçre ülkesini tanıtacağız. Tam 4 tane resmî dili olan ve ülkede konuşulan bütün anadillerin resmî dil statüsünde olduğu İsviçre hakkındaki bir sonraki makalemizde ise, “İsviçre penceresinden” Türkiye’ye bakacağız. Özellikle, referandumun henüz bittiği, yeni anayasa çalışmalarının gündemin ilk sırasına oturduğu ve bu çalışmadaki tartışmaların “Kürtçe’nin 2. resmî dil olup olmaması” noktasında düğümlendiği Türkiye’ye bakmak ve süreci sağlıklı bir şekilde yorumlamak için, duracağımız en uygun yerin de İsviçre olduğunu düşünüyorum.

Fakat “resmî dil” konusunu gelecek haftaki sohbetimize bırakarak, bu haftaki sohbetimizde genel hatlarıyla biraz İsviçre’yi tanıyalım:

- Avrupa kıt’âsında bulunan İsviçre, Merkezî Avrupa bölgesindedir. 41 bin 285 km² büyüklüğündeki ülkenin nüfûsu 7 milyon 785 bin 800’dür. Başkenti Bern olan ülkenin uluslararası trafik plaka remzi “CH”, para birimi “İsviçre Frangı” (CHF)’dır (1 CHF = 100 Rappi).

- İsviçre’nin uluslararası trafik plaka remzi olan CH, Latince’deki “Confoederatio Helvetica” (Helvestika Konfederasyonu) isminin başharfleridir. 4 tane resmî dili olan İsviçre’nin Almanca adı “Schweiz”, Fransızca adı “Suisse”, İtalyanca adı “Svizzera”, Retoromanşça adı ise “Svizra” şeklindedir. Ülke, ismini “Schwyz” kantonundan alır. Yani ülkedeki bir kanton, bütün ülkeye ismini vermiştir. Tıpkı Mağrib ülkesine Fas denmesinde olduğu gibi. Halbuki Fas, o ülkedeki bir şehrin adıdır sadece. Ya da Nepal örneğinde olduğu gibi. Nepalliler “Nepal” derken, aslında başkent Katmandu’nun yüksek kesimlerini kastederler. Bu isim sonradan tüm ülkenin ismi oldu.

- İsviçre ülkesinin kuruluş tarihi 1 Ağustos 1291’dir (“Kuruluş günü”, her 1 Ağustos günü ülkede coşkuyla kutlanır ve ülkenin en önemli resmî bayramıdır; bu günde, Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi üzerinde havaî fişek gösterileri yapılır). İsviçre’nin Roma İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanması ise iki aşamada gerçekleşmiştir: Önce 1499 tarihindeki Basel Antlaşması’yla idarî olarak, sonra da 1648 tarihindeki Vestfalya Antlaşması’yla hukukî olarak Roma’dan ayrılıp bağımsız bir devlet olmuştur. Bugünkü modern federal İsviçre’nin kuruluş tarihi ise, 12 Eylül 1848’dir. Yani tam bağımsızlığını kazandıktan tam 200 sene sonra.

- Denize kıyısı olmayan İsviçre’nin sadece 5 komşusu vardır. Bunlar kuzeyde Almanya, batıda Fransa, güneyde İtalya, doğuda ise Avusturya ve Liechtenstein’dır. İsviçre’nin kuzey ve doğu kantonlarında resmî dil Almanca, batı kantonlarında resmî dil Fransızca, güney kantonlarında da resmî dil İtalyanca olduğu için, hiçbir İsviçreli kendisine en yakın sınırdan ülkeyi terkedip komşu ülkeye gittiğinde dil sorunu yaşamaz. Dünyanın en küçük 6. ülkesi olan ve daha önce bu platformda sizler için gezip tanıttığımız Liechtenstein ise, sanki İsviçre’nin bir kantonuymuş gibidir. Kendine ait para birimi ve kendi ordusu olmayan Liechtenstein, İsviçre’nin para birimi olan CHF’yi kullanır; güvenliğini de İsviçre ordusu sağlar. Kendine ait spor ligleri de olmayan Liechtenstein’daki spor kulüpleri de İsviçre liglerinde mücadele ederler. Örneğin, Liechtenstein’in en güçlü futbol kulübü olan başkent ekibi FC Vaduz, İsviçre 2. Ligi’nde mücadele etmektedir.

- İsviçre ve kendisinin “minik bir kopyası” olan küçük doğu komşusu Liechtenstein, Avrupa Birliği (AB) üyesi değildirler; zira bu iki refah ülkesi, AB’den çok daha zengindirler ve böyle bir birliğe girmeye tenezzül bile etmemişlerdir. Fakat bütün komşuları AB üyesi olduğu için, arabayla hangi tarafından sınırı geçerseniz geçin, AB topraklarına ayak basmış olursunuz.

- Bazı ülkelerin haritaları şekil olarak çok ilginçtir, bir nesneye veya varlığa benzerler. Meselâ, İtalya haritasının tıpkı bir “çizme”ye, İran haritasının da tıpkı bir “kedi”ye benzemesi gibi. İsviçre haritası da tıpkı bir “domuz”a benzemektedir.

- İsviçre idarî olarak kantonlara bölünmüştür; 26 kantondan oluşan bir ülkedir. Bunların alfabetik sıraya göre isimleri ve trafik plaka işaretleri şöyledir: Aargau (AG), Appenzell – Ausserrhoden (AR), Appenzell – Innerrhoden (AI), Basel – Landschaft (BL), Basel – Stadt (BS), Bern (BE; başkent), Fribourg (FR), Genève (GE), Glarus (GL), Grischun (GR), Jura (JU), Luzern (LU), Neuchâtel (NE), Nidwalden (NW), Obwalden (OW), Schaffhausen (SH), Schwyz (SZ), Solothurn (SO), St. Gallen (SG), Ticino (TI), Thurgau (TG), Uri (UR), Vaud (VD), Valais (VS), Zug (ZG) ve Zürich (ZH). (Koyu puntolarla yazdıklarımız, bugüne dek sizlerle birlikte gezdiğimiz ve bu platformda tanıttığımız kantonlardır.)

- İsviçre’nin tam 4 tane resmî dili vardır ve bu anayasanın 4. maddesinde belirtilir. Bu diller Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça’dır. Bu ülkede hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. Ülkedeki yerli halklar tarafından konuşulan bütün ana diller “resmî dil” statüsündedir; ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa devletin de o kadar resmî dili vardır. Örneğin Aargau, Appenzell – Ausserrhoden (Appenzell Dış Rhoden), Appenzell – Innerrhoden (Appenzell İç Rhoden), Basel – Landschaft (Basel Kırsal), Basel – Stadt (Basel Şehir), Glarus, Luzern, Nidwalden, Obwalden, Schaffhausen, Schwyz, Solothurn, St. Gallen, Thurgau, Uri, Zug ve Zürich (Zürih) kantonlarında resmî dil Almanca, Genève (Cenevre), Jura, Neuchâtel ve Vaud kantonlarında resmî dil Fransızca, Ticino kantonunda resmî dil İtalyanca, iki dil birden konuşulduğu için iki tane resmî dili olan başkent Bern, Fribourg (Freiburg) ve Valais (Wallis) kantonlarında resmî dil Almanca ve Fransızca, üç dil birden konuşulduğu için üç tane resmî dili olan Grischun (Grigioni; Graubünden) kantonunda ise resmî dil Retoromanşça, İtalyanca ve Almanca’dır. Aslında İsviçre’deki bu sosyal ve etnik yapı, bizim ülkemizde de mevcuttur. Bizim ülkemizde, doğudaki Kürdistan topraklarında Kürtçe’nin Kûrmancî (Kumançça) ve Dımılî (Zazaca) lehçeleri ile Arapça’nın yöresel ağızları, kuzeydoğudaki Lazistan topraklarında ise Lazca ve Gürcüce “anadil” olarak konuşulur. Bununla birlikte, batıdaki kimi adalarda Yunanca bile anadil olarak hâlâ yerli halk tarafından konuşulmaktadır. Bozcaada ve Gökçeada gibi. İstanbul Adalar’da da durum böyledir. Ancak Türkiye’de faşizan – şoven bir yönetim hâkim olduğu için, bu diller bırakın resmîyette tanınmayı, bilâkis kanunla yasaklanmış, insanlar anadilleri için yıllarca bedel ödemişlerdir. Anadilleri Kûrmançça, Zazaca, Arapça, Lazca, Gürcüce, Çerkezce (Adiğece, Abazaca, Çeçence, İnguşça) olan insanların kendi dilleriyle eğitim görmeleri dahi yasak olduğundan, ilkokuldan başlayarak zorla Türkçe eğitime tabi tutulmuşlar ve asimile edilmeye çalışılmışlardır. Bunun sonucu olarak bazı diller, örneğin Lazca gibi, bugün neredeyse unutulmaya yüz tutmuş ve tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Avrupa’nın ortasındaki dağlık bir coğrafyada sosyal adaletin hâkim olduğu böylesine birleştirici ve eşitlikçi bir siyasal örgü hayata geçirilmişken, medeniyetlerin beşiği olan, farklı dil, dîn, kavim ve kültürlerin yüzyıllar boyunca barış içinde birarada yaşadığı, adetâ “farklılıklar coğrafyası” olan Anadolu topraklarında böylesine ırkçı – şoven bir yönetim anlayışının hâkim olması, ne kadar acı ve tezat bir durumdur, değil mi?

- İsviçre’de, bir şehirde veya köyde yaşayan halk hangi dili konuşuyorsa, o şehir veya köyün ismi de o dildedir. Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır. Bir kantonda veya şehirde halk hangi dili konuşuyorsa, o bölgenin veya kentin resmî dili odur.  Meselâ Basel, Zürih, Schaffhausen, St. Gallen gibi kentlerde resmî dil Almanca, Neuchâtel, Fribourg, Lozan, Sion ve Cenevre gibi kentlerde resmî dil Fransızca, Bellinzona, Chiasso, Locarno gibi kentlerde resmî dil İtalyanca, Domat, Rhäzüns, Bonaduz, Trin gibi kentlerde resmî dil Romanş dilleri (Sursilvan, Sutsilvan, Surmiran, Putér, Vallader lehçeleri) olup bu durum ülkeyi ne bölmekte, ne de herhangi iç ve dış güçlerin hain emellerine hizmet etmektedir. Zaten şehirlerin sadece isimlerine bile baktığınızda, o yerleşim biriminin resmî dilinin hangisi olduğunu hemen anlıyorsunuz. Hatta öyle ki, bir şehrin içindeki semtlerde dahi bu durum göze çarpmaktadır. Aynı şehirdeki bir semtte veya mahallede oturanların anadili İtalyanca ise o semtin veya mahallenin ismi de İtalyanca, semt sakinlerinin anadilleri Almanca ise semtin adı da Almanca, mahallede Fransızca konuşuluyorsa mahallenin ismi de Fransızca’dır. Örneğin başkent Bern’e bakalım: Bern şehrinde anadilleri Almanca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Neufeld, Brückfeld, Länggasse, Stadtbach, Wankdorffeld, Breitfeld, Breitenrain, Spitalacker, Obstberg, Kirchenfeld... Bern şehrinde anadilleri Fransızca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Vilette, Monbijou, Beaumont, Lorraine... Bern şehrinde anadilleri İtalyanca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Matte, Marzili, Dalmazi... Bütün bu isimlerini saydığımız semt ve mahalleler, aynı şehrin semt ve mahalleleridirler. Bunun adı medenîyettir işte, kardeşlerim, medenîyet! Türkiye’de ise bir tane resmî dil vardır ve Türkçe bilmeyen bir Allâh’ın kulunun yaşamadığı yerlerde bile resmî dil Türkçe’dir. Türkçe dışındaki diller bırakın resmîyette tanınmayı, bizzat kanunla yasaklanmıştır ve Kürtçe konuştukları için 80 yıl boyunca pek çok insan hayatlarından dahi olmuşlardır.

- İsviçre’deki bütün resmî tabelalar ve trafik işaretleri, ülkede konuşulan dillerin hepsiyle birden yazılır. Meselâ / for example / zum Beispiel / örneğin Zürih şehrine gittiniz diyelim, karşınıza çıkan tabela şöyledir: “Zürich / Zurich / Zurigo / Turitg”... Ya da diyelim ki Cenevre şehrine gideceksiniz, oraya varana kadar yolda karşınıza çıkan trafik işaretleri size istikametinizi hep şu şekilde gösterir: “Genève / Genf / Ginevra / Genevra”... Ya da meselâ diyelim ki, tek kelime Kürtçe bilmeyen, “Kürt” ile “Kûrmanc” arasındaki bağı bile kuramayan, öyle bir dertleri de olmayan arkadaşlarınızı çağırıp Basel şehrinde bir Kürt Sorunu Forumu düzenlediniz; Vakit Gazetesi haberinizi yaparken “mahreci” şu şekilde atar: “Basel / Bâle / Basilea / Basilea”... Veyahut diyelim ki Bern şehrindeki haftalık rutin seminerlerinin bu haftaki konusu Kürt sorunu ve siz “araştırmacı – yazar” olduğunuz için konuşmacı olarak sizi çağırmışlar; evinizdeki bütün Seyyid Kutup ve Mevdudî kitaplarını alıp, bu kitaplarla Kürt sorununu çözmeye gidiyorsunuz; Bern’e arabayla giderken otobanda karşınıza çıkacak “Yoldaki İşaretler” şu şekilde olur: “Bern / Berne / Berna / Berna”... Yahut diyelim ki Müslümanlar Schaffhausen şehrinde büyük bir gösteri düzenleyecekler; siz de bir grup arkadaş gösteriye katılmak istiyorsunuz; elinize Filistin ve Doğu Türkistan bayraklarını aldınız, sizle birlikte olan Kürtler de ellerine Tevhid bayrakları aldılar ve hep beraber oraya gittiniz, şehre girdiğinizde karşınıza çıkacak olan tabelada “Kendisi için istediğini kardeşi için de isteyen” şöyle bir ibare görürsünüz: “Schaffhausen / Schaffhouse / Sciaffusa / Schaffusa”...

- İsviçre 41 bin 285 km²’lik bir coğrafyada 7 milyon 785 bin 800 kişinin yaşadığı bir ülke olduğu için, Avrupa kıt’âsının en yoğun yerleşimli toprakları arasında yer alır. 4 tane yerli dili olan ve dördünün de resmî dil statüsünde olduğu İsviçre nüfûsunun % 63, 7’si Almanca, % 20, 4’ü Fransızca, % 6, 5’i İtalyanca, % 0, 5’i ise Romanş dilleri konuşur. Bunlar yerli halkın konuştuğu diller olduğu için hepsi de ülkenin resmî dilidirler. Ancak zengin ve müreffeh bir ülke olan İsviçre’de yoğun bir göçmen nüfûs da yaşamaktadır; başka ülkelerden gelip de orada yaşayan insanların konuştuğu diller de vardır. Ülkedeki yabancıların konuştukları diller onlarcadır ancak en çok konuşulan “anadiller” şunlardır: Kürtçe, Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Portekizce. Bu diller yerli halkın değil, göçmen nüfûsun dilleri oldukları için elbette ki yerli dillerle aynı statüye tabi tutulamazlar ancak isteyen herkes özel okullar veya kurslar açar, dilini her alanda yaşatabilir, gazete veya televizyon yayını yapabilir. İsviçre’de Kürtçe, Türkçe, Portekizce, Arnavutça, Sırpça ve diğer hiçbir göçmen dilin önünde hiçbir engel, hiçbir yasak yoktur. İsviçre’nin göçmen dillere tanıdığı hakları, bugün bazı ülkeler kendi yerli halklarına dahi tanımamaktadırlar.

 - Gelelim en önemli konuya; İsviçre’de “eğitim dili” mes’elesine... Yukarıdaki paragraflarda da anlattığımız üzere, İsviçre’de 4 tane resmî dil vardır ve hangi bölgede insanların anadili neyse resmî dil de odur. Peki İsviçre, bu mükemmelliği eğitim sahasına nasıl yansıtmaktadır? El- Cevap: Aynı mükemmellikte yansıtmaktadır. İzah edelim: Her şeyden önce her bölgenin eğitim dili de yine aynı dildir; o bölgede konuşulan anadildir. Fakat iş bununla da bitmiyor. Çocuklar kendi anadilleriyle eğitim görürken, aynı zamanda onlara, ülkede konuşulan ikinci bir dil “mecburî olarak”, ülkede konuşulan üçüncü bir dil “seçmeli olarak”, artı, İngilizce de “mecburî olarak” öğretilir. Diyelim ki Almanca konuşulan bölgedeki bir okuldayız. Oradaki çocukların anadilleri Almanca olduğu için okulun eğitim dili de Almanca. Fakat çocuk sadece Almanca ders görmüyor. Almanca ile birlikte, ülkedeki diğer üç resmî dilden (Fransızca, İtalyanca, Retoromanşça) en az bir tanesini mecburen öğreniyor. Bu ikinci anadilin hangisi olacağına da oradaki okul ve veliler karar veriyor. Sonuçta her mahallede, her köyde ilkokul vardır ve o bölgede herkes herkesi bilir, tanır. Tamamen kendi yörelerinin ve insanlarının şartlarına bakılarak bir konsensüs oluşturulur; bu da aşağı yukarı bellidir zaten. Yani ikinci anadilin hangisi olması gerektiğine karar vermek, o kadar da zor bir iş değildir. Burada velilerin dikkat etmesi gereken husus, çocuğun tedrisat hayatının ilkokulla sınırlı olmadığını, ortaokul, lise ve üniversite diye devam edeceğini dikkate alarak ona göre bilinçli bir tercih yapmasıdır. Çocuğa sadece ülkedeki iki dil birden değil, aynı zamanda “yabancı dil” statüsünde İngilizce de “mecburî olarak” öğretilir. Yani çocuğunuz “okuyup adam olduğunda” tam üç tane dili oluyor. Ancak ülkedeki üçüncü bir anadili de “seçmeli olarak” öğrenme şansınız vardır; bu tamamen sizin tercihinizde olan bir konudur. Yani siz bir veli olarak, okul yönetiminden çocuğunuza ülkedeki üçüncü bir anadili de öğretmelerini talep edebilirsiniz. Onlar da size “Hay hay; serseran serçavan” derler ve çocuğunuza üçüncü bir anadil de öğretirler... İmdi; aslında böyle bir uygulama, açık konuşmak gerekirse, en çok da bizim ülkemize yakışırdı. Bizde böyle bir uygulama olmuş olsaydı, şöyle olurdu: Diyelim ki Kürtçe konuşulan bir bölgedeyiz, Kürt’sünüz. Çocuğunuz okulda Kürtçe eğitim görüyor. Fakat ülkedeki diğer bir anadili de mecburen öğrenmek zorunda. Yani hem Kürtçe eğitim görüyor, hem de Türkçe veya Lazca’dan birini öğrenmek zorunda. Artı, “dünya dili” olduğu için “yabancı dil” statüsünde İngilizce’yi de öğrenmek zorunda. Ya da Laz’sınız. Çocuğunuz Lazca eğitim görüyor; fakat Kürtçe veya Türkçe’den en az birini mecburen öğrenmek zorunda. Bu durumda insanlar diğer yörelerdeki insanların dillerini de öğreneceği için, bu durum bırakın “bölünme” gibi paranoyaları, bilâkis ülke insanlarını biribirlerine daha çok kaynaştırırdı. Aynen İsviçre’de olduğu gibi.

- Bilindiği üzere, her ülkenin / devletin bir resmî sloganı, bir resmî mottosu vardır. Irkçı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde, haliyle bu slogan da aynı şekilde şoven bir slogan olur. Meselâ Naziler döneminde Almanya’nın “Deutschland Deutschland Über Alles” (Almanya Almanya Herşeyin Üzerinde) idi; şu anda Türkiye’nin de “Ne Mutlu Türküm Diyene” şeklindedir. Buna karşılık İsviçre’nin resmî sloganı nasıldır, biliyor musunuz? İsviçre’nin resmî sloganı, Latince’dir: “Unos Pro Omnibus, Omnes Pro Uno”... Latince olan bu sözün ne anlama geldiğini ilk başta dünyadaki hiç kimse anlamaz, fakat tercüme edildiğinde, dünyadaki bütün insanların çok yakından tanıdıkları bir söz olduğu meydana çıkar: “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin.”

- Yazı çok fazla siyasî oldu; biraz da henüz “Merhaba İbrahim bey” aşamasında olduğumuz “yeni dostlarım” için bir şeyler yazayım; onlar da yazıyı okuyacak çünkü: İsviçre göller ve akarsular yönünden oldukça zengindir. İsviçre’nin pekçok güzel gölü vardır, bu göller o kadar güzeldir ki, sormayın. Aslında bizim cennet vatanımızda daha güzel göller vardır ama işte, biz hiç birinin kıymetini bilmiyoruz ki. Halbuki güzel dînimiz demiyor mu, bunların kıymetini bilin diye. Oysa bizim öyle güzel bir dînimiz var ki, biz gerçekten İslamiyet’i gereği gibi yaşamış olsaydık üstümüz başımız toz toprak içinde olmazdı, her gün bayramlardaki gibi cici elbiseler giyerdik, mutfakta eşimize yardım ederdik, anne babamızın hayır dûâsını alırdık, annemizin ayaklarını sıcak sudan soğuk suya koymazdık, yemek yerken bismillâh elhamdülillâh çekerdik, komşularımıza misafirliğe gittiğimizde eli boş gitmezdik... İsviçre’de büyüklüğü 1 km²’nin üzerinde olan tam 27 tane göl vardır. İsviçre’nin en büyük gölü Leman Gölü (Genfersee / Lac Léman)’dür. İsviçre ile Fransa arasındaki bu gölün büyüklüğü 581, 3 km² olup, bunun 347, 3 km²’si İsviçre’ye aittir. İkinci büyük göl ise, İsviçre – Almanya – Avusturya arasındaki Konstanz Gölü (Bodensee)’dür ki, bu gölü, sanırım Türkiye’de en çok da bizim okuyucularımız tanırlar. 541, 2 km² büyüklüğündeki Konstanz Gölü’nün 173, 2 km²’lik kısmı İsviçre’ye aittir ki, biz bu 173, 2 km²’lik kıyı şeridinin tamamını sizlerle birlikte gezdik bu sayfalarda. İsviçre’nin üçüncü büyük gölü ise tamamı İsviçre topraklarında olan Neuchatel Gölü (Neuenburgersee / Lac de Neuchâtel)’dür ve büyüklüğü 215, 2 km²’dir. Dördüncü sırada ise İsviçre ile İtalya arasında bulunan Verban Gölü (Langensee / Lago Maggiore) gelir. 212, 3 km² büyüklüğündeki gölün sadece 42, 3 km²’lik kısmı İsviçre’ye aittir. Beşinci sırada ise tamamı İsviçre topraklarında olan Vierwaldstatt Gölü (Vierwaldstättersee) gelir ki, büyüklüğü 113, 72 km²’dir. Bizim sizlerle birlikte gezdiğimiz ve tamamı İsviçre topraklarında olan 88, 17 km² büyüklüğündeki Zürih Gölü (Zürichsee) ise altıncı sıradadır. İsviçre akarsular yönünden de oldukça zengindir ve Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi (Rheinfall) bu ülkede, Schaffhausen kentindedir. Sizi oraya götürmüştüm; ben size yılanbalıklarını gösterip suyun güzelliğini anlatırken siz de beni İslam’a dâvet etmiştiniz, hatırlarsanız.

- İsviçre’nin en büyük şehri Zürih’tir. Zürih her ne kadar İsviçre’nin en büyük şehri ise de, “İsim Şehir” oyunu oynarken “L harfiyle başlayan il” kısmına “Lüleburgaz” yazan salakların zannettiği gibi İsviçre’nin başkenti değildir. İsviçre’nin başkenti, 4. büyük kenti olan Bern’dir. Dünya ülkeleri, kendilerine başkent olarak genelde en büyük şehirlerini seçerler. Fakat bunun istisnaları da yok değil. Bazı şehirler vardır ki, bulundukları ülkedeki en büyük şehir olmalarına karşılık başkent sıfatına sahip değildirler. Meselâ İsviçre’deki Zürih, Türkiye’deki İstanbul, Liechtenstein’daki Schaan, Hollanda’daki Rotterdam, Pakistan’daki Karaçi, Hindistan’daki Mumbai (Bombay), Avustralya’daki Sydney, ABD’deki New York, Brezilya’daki Rio de Janeiro, Fas’taki Casablanca (Dar’ul- Beyzâ), Nijerya’daki Lagos, Kamerun’daki Douala, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Kap gibi.

- İsviçre’de ortalama 40 bin hayvan türü yaşar. Bunların 30 bini böcek türleridir. İsviçre’deki toplam 40 bin tür hayvan çeşidinden yalnızca 9 bin 500 türü araştırılabilmiştir. Bunların yalnızca 83 türü memelidir.

- İsviçre topraklarının % 30’u ormanlıktır.

- İsviçre halkı dînî açıdan da çeşitlilik göstermektedir. Halkın % 41’i Katolik Hristiyan, % 40’ı Protestan Hristiyan, % 2, 5’i ise bağımsız kiliselere giden Hristiyanlar’dır. Hristiyanlık dışındaki dînlere mensup olan İsviçreliler’in toplam nüfûsa oranı ise % 5, 5’tir. İsviçre nüfûsunun % 11’i ise ya hiçbir dînî inanca sahip olmadığını belirtmiş ya da hangi dînî inanca sahip olduğunu açıklamaktan kaçınmıştır. İsviçre’de yaşayan göçmen nüfûsun dînî demografyasına gelince: Yabancıların % 44’ü Katolik Hristiyan, % 18’i Müslüman (çoğunlukla Sünnî), % 17’si Ortodoks Hristiyan, % 5’i de Protestan Hristiyan’dır. Yabancıların % 2’sinin ise hangi dîn(ler)e mensup oldukları tesbit edilmemiştir. İsviçre’de yaklaşık olarak 500 bin Müslüman yaşamaktadır ancak bunların kaçta kaçının “tevhidî – inqılabî” çizgide oldukları ve “sistem içi mücadele” konusunda ne düşündükleriyle ilgili elimizde herhangi bir bilgi mevcut değildir.

- Alpler’in güzel ülkesi İsviçre’nin belki de en önemli özelliği şudur: Bugün dünya üzerinde 200’ün üzerinde ülke / devlet bulunmaktadır ve İsviçre, tarih boyunca savaş yapmamış tek ülke / devlettir. Dünya üzerindeki ülkeler, bugüne kadar mutlaka ya başka ülkelerle savaşmışlar, ya da kendi içlerinde iç savaş yaşamışlardır. Bunun yeryüzündeki tek istisnası, İsviçre’dir. İsviçre, barış içinde geçen tüm tarihi boyunca ne başka bir devletle savaşmış, ne de kendi içinde iç savaş yaşamıştır. Ancak İsviçre toprakları, başka devletlerin kendi aralarında yaptıkları savaşlara ev sahipliği yapmıştır; İsviçreliler savaşı ancak bu şekilde yaşamışlardır. Sadece “taraf olmadıkları” savaşlar görmüşlerdir. (Kısacası hiç savaş tecrübeleri yoktur. Keşke bize komşu olsalardı. Bir tabur askerle çok rahat bir şekilde fethedebilirdik.)

- 12 Eylül 1848 tarihinde (“gün” ve “ay”a dikkat!) “federal anayasanın” uygulanmaya başlanmasından bu yana İsviçre, dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir hükûmet sistemine ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en gelişmiş, en modern, en özgürlükçü demokrasisidir bu: Doğrudan demokrasi... Parlamenter demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olan yerel meclisler ve konseyler de bulunduğundan (aslında bizdeki bir siyasî partinin seslendirdiği şey de tam olarak budur; neyse, siz “gün” ve “ay”a dikkat edin!) kimi zaman bu sistem “yarı – doğrudan sistem” olarak da adlandırılır. İsviçre’deki doğrudan demokrasinin federal düzeydeki araçları “halkın hakları” denilen “anayasal girişim” ve “referandumlar”dır.  Kantonlar ve belediyeler düzeyinde de bu haklar daha geniş ve farklı olarak uygulanmaktadır. Şimdi yazacaklarımı lütfen dikkatle takip edin: Meclis tarafından onaylanmış bir yasanın geçerliliğini sorgulamak isteyen bir grup yurttaş, eğer yasanın çıkmasından sonraki 100 gün (3 ay) içinde yasaya karşı 50 bin imza toplayabilirlerse, federal bir referandum isteğinde bulunabilirler (İsviçre’deki son “Minare” olayı da dîn ve ibadet özgürlüğüne aykırı olmasına rağmen, devletin referanduma izin vermek zorunda kalmasının sebebi buydu; konuya devam edelim; siz “gün” ve “ay”a dikkat edin). Bu durumda yasanın kabulü ya da reddi için ulusal düzeyde ve basit çoğunluk ile karar verilen bir oylama yapılır. Federal bir yasaya karşı da sekiz kanton birleşerek referandum isteğinde bulunabilir (Bir an için, bu sistemin Türkiye’de var olduğunu varsayınız: Doğu’dan 3, İç Anadolu’dan 3 ve Karadeniz’den de 2 vilayet birleşip anayasadaki “Laiklik” ilkesini referanduma götürebilir; ya da Doğu’daki 8 vilayet “Devletin resmî dili Türkçe’dir” maddesini referanduma götürebilir). Benzer şekilde, yurttaşlar, bir anayasal değişikliği 18 aylık bir süre içinde destekleyen 100 bin imzaya ulaşabilirlerse, federal “anayasal girişim” ile ulusal oylamaya gidebilirler. Müthiş birşey bu!... Düşünsenize, yeterli sayıda imza toplayabildiğiniz takdirde anayasada istediğiniz şeyi ortadan kaldırabiliyor, istediğiniz şeyi yerine ikame edebiliyorsunuz. Farz-ı misal, diyelim ki siz İsviçre’de yaşıyorsunuz. İsviçre Federal Meclisi yeni bir yasa çıkardı; siz ise, bunu “beşerî bir yasa” olduğu için red ediyorsunuz ve Şeriât yasalarını talep ediyorsunuz. Bu talebinizi hayata geçirme şansınız gerçekten vardır. Bunun için şöyle bir yol takip etmelisiniz: Önce bir grup arkadaş oturup güzelce bir “Tevhidî Duyarlılık Çağrısı” kaleme alırsınız. Hazırladığınız metni insanlara götürüp imza toplamaya başlarsınız. Eğer 100 bin imza toplayabilirseniz, talebinizi gerçekleştirme imkânına kavuşursunuz. Ancak hazırladığınız “Tevhidî Duyarlılık Çağrısı” metnine imza atacak olan kişilerin İsviçre vatandaşı olması gerekmektedir. Mısır, İran ve Pakistan vatandaşlarının imzaları kabul olmuyor.

- Başörtüsü İsviçre’de ilkokuldan üniversiteye kadar serbesttir. Hiçbir kız çocuğunun eğitim ve öğretim hakkı, başörtü takıyor diye elinden alınamaz. Hatta başörtüyle avukatlık, memurluk, belediye başkanlığı bile yapabilir. Türkiye’de ise başörtüyle değil ilkokul, ortaokul ve lise, üniversiteye girmek bile mümkün değildir. Değil avukatlık veya belediye başkanlığı yapmak, başörtünün “kamusal alana” girmesi bile yasaktır. Türkiye’de başörtü takıyor diye eğitim ve öğretim hakları elinden alınan binlerce genç kızımız vardır. Bunlar toplumun en mağdur kesimini oluştururlar. Bu kızlardan imkânı olanlar okumak için yurt dışına gitmek mecburiyetinde kalmıştır ki gittikleri ülkelerden biri de İsviçre’dir.

- Hristiyan, Müslüman, Musevî, Budist, farklı dîn ve kültürlerden insanların birarada yaşadığı bir ülke olan İsviçre’de herkes biribirinin dînine, inancına ve yaşam tarzına saygı göstermek zorundadır. Yıllarca burada yaşadığınız halde yine de bunu öğrenemediyseniz, pasaportunuzu yakıp sizi sınırdışı ederler. Burada şiddet ve teröre başvurmadığı müddetçe her türlü inanç ve düşünce serbesttir. Bunun tek istisnası vardır ki o da ırkçılık ve faşizmdir. Zira medenî ülkelerde ırkçılık ve faşizm bir “fikir” değil, bir “suç” olarak görülür ve cezalandırılır. Doğru olan da budur. Meselâ diyelim ki, güzel ve güneşli bir Pazar günü, İsviçreli aileler en güzel kıyafetlerini giydiler, çocuklarını da alıp hep beraber, ailece kiliseye ayin yapmaya gittiler. Siz ise bu duruma çok kızdınız, etrafınızdaki kendiniz gibi meczup olan birkaç kişiyi de alıp dağ başında, tarihin bilmem taaa hangi karanlık çağlarından kalmış harabe durumdaki bir Ermenî manastırında Cuma namazı kılmaya kalkıştınız. Politikacı da olsanız, siyasî lider de olsanız o andan itibaren muhatabınız medya organları ve köşe yazarları değil, devletin güvenlik güçleridir. Hiçbir gazete bu hareketinizi sayfalarında uzun uzun tartışmaz; yaptığınız sadece “Meczuplar manastıra tünedi” başlığıyla küçücük bir haber olur. Bu tip davranışları sergileyenler için özel klinikler de vardır; orada tedavi altına alınırlar.

- Tarihinde hiç savaş yapmadığı için “barış ülkesi” olarak da anılan İsviçre, bu özelliğinden dolayı pek çok uluslararası kuruluş ve örgüte de ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle İsviçre’nin tarafsızlığı nedeniyle (Tarafsızlığı, 1815 tarihindeki Viyana Kongresi’yle resmî olarak tanınmıştır; bu karara göre, İsviçre istese de dünyadaki hiçbir savaşta taraf olamaz) hatırı sayılır bir miktarda uluslararası örgütün merkezi İsviçre’de bulunmaktadır. 1863 yılında İsviçre’de kurulan Kızılhaç’ın merkezi de hâlâ buradadır.

- İsviçre AB üyesi değildir ve 1990’ların başında yapılan referandum sonucunda İsviçre halkı AB’ye katılmayı reddetmiştir. 2002 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Örgütü’ne katılan İsviçre, BM’ye bile en son katılan ülkelerden biridir. İsviçre, katılması için onlar kendisine yalvardığı halde, yok BM’ymiş, yok AB’ymiş, bunların hiçbirine tenezzül bile etmezken, Türkiye NATO’ya bile yalvar yakar katılmış, “BM üyesi” olmayı bile “medeniyet” zannetmiş, uzun yıllardır da AB’ye katılabilmek için Trakya’sını yırtmaktadır.

- İsviçre’de üretilen enerjinin % 15’i nükleer enerji ve % 85’i hidroelektrik kaynaklıdır. 18 Mayıs 2003 tarihinde, “Moratorium Plus” adındaki halk girişimi, yeni nükleer enerji santrallerinin yapımını yasaklayan yasanın uzatılmasını istedi. Ancak hem “Moratorium Plus” hem de “Electricity Without Nuclear” girişimleri bu sefer kabul görmedi: “Moratorium Plus” % 41, 6 EVET ve % 58, 4 HAYIR oyu; “Electricity Without Nuclear” ise % 33, 7 EVET ve % 66, 3 HAYIR oyu aldılar. Yeni nükleer enerji santrallerinin yapımı konusundaki moratoryum, 1990 yılında oylanan ve % 54, 5 EVET oyuna karşı % 45, 5 HAYIR oyuyla kabul edilen bir halk girişiminin sonucudur.

- Zengin ve kararlı bir pazar ekonomisine sahip olan İsviçre, kişi başı Gayr-i Safî Millî Hasıla (GSMH)’da ABD, Japonya ve büyük Avrupa ekonomilerinin önünde yer alırken, alım gücü paritesinde 10. sırada gelir. 20. yüzyılın çok önemli bir döneminde açık ara ile “Avrupa’nın en refah ülkesi” olan İsviçre, 1990’lardan beri ağır bir büyüme dönemine girmiş ve 2005’e gelindiğinde kişi başına GSMH’da nüfûsu bir milyondan büyük Avrupa ülkeleri arasında İrlanda, Danimarka ve Norveç’in ardından 4. sıraya düşmüş ve satın alma paritesine göre de 10. sıraya gerilemiştir. İsviçre, Avrupa Serbest Ticaret Alanı üyesidir.

- İsviçre’de yaşayan her 5 kişiden biri yabancıdır. Yabancıların toplam nüfûsa oranları, yerleşim birimlerine göre farklılıklar göstermektedir. Yabancılar daha çok “ekonomik nedenlerle, çalışmak amacıyla” bu ülkeye göç etmiş oldukları için, sanayiîleşmiş bölgelerde daha yoğun olarak yaşarlar; ancak dağlık ve doğal, aslında çok daha güzel olan yerlerde ise nüfûsları azdır. Örneğin yabancıların toplam nüfûsa oranı Fransızca konuşulan Cenevre’de % 35, İtalyanca konuşulan Ticino’da % 26, Almanca konuşulan Zürih’te % 21 gibi yüksek bir seviyede iken, endüstrisi fazla olmayan Uri kantonunda % 8’e kadar düşmektedir.

- İsviçre’de nüfûs artış oranı çok düşüktür; % 0, 43’tür. Anne başına 1, 43 çocuk düşer. Almanya’da bu oran daha da düşüktür; Almanya’da anne başına sadece 1, 3 çocuk düşer. Uzun bir süre “özel emeklilik sigortası” alanında çalıştığım ve bu konuda pekçok seminere katılıp ders gördüğüm için biliyorum: Uzmanlara göre, bir toplumda “ölüm – doğum dengesi”nin bozulmaması ve toplumsal yapının sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için, anne başına minimum 2, 1 çocuk düşmesi gerekmektedir. Yani aslında, her ne kadar kendilerinden başka herkesi “cahil” zanneden bizdeki medya alaya alıp dalga geçtiyse de, Başbakan Erdoğan’ın “en az 3 çocuk” tavsiyesi gayet mantıklı ve doğru bir tavsiyedir; toplum uzmanlarının da talebi bu yöndedir. Gelişmemiş toplumlarda yaygın olan “Cahil insanlar çok çocuk yaparlar” anlayışı tamamen yanlıştır; bilakis uzmanlar bunun tam tersini söylemektedirler. Uzmanlara göre, çocuk yapmak değil, çocuk yapmaktan kaçınmak cahilliktir. Dolayısıyla İsviçre ve Almanya bu konuda oldukça kısırdır ve gerçek anlamda “alarm sinyali” vermektedir. Gelişmiş Avrupa’da 2, 1 standardının üstünde kalabilen yegâne toplum, medenî ve özgürlükçü olmada İsviçre’den bile geride olmayan İskandinavya ülkeleridir (anne başına 2, 7 çocuk). Dünyadaki en az doğum oranına sahip olan 10 ülkeden 9’unun Avrupa’da olması bile, bu konuda Avrupa’yı nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermektedir. Türkiye’de bundan henüz 15 yıl öncesine kadar anne başına düşen çocuk sayısı 3, 4 iken (ki bu, çok iyi bir rakamdı), aradan geçen bu kısa zaman içinde şu anda düştüğü durum, anne başına 2, 1 çocuktur. Yani tam sınırdadır ve Türkiye de “tehlike alarmı çalan ülkeler” arasına girmiş bulunmaktadır. Buna karşılık örneğin İsrail’de bu oran oldukça yüksektir. İsrail’de her Yahudî anne ortalama 4, 8 çocuk doğurmaktadır ki bu mükemmel bir rakamdır.

- İsviçre’de ortalama yaşam süresi 80, 51 yıldır. Bu oran erkeklerde ortalama 77, 69 yıl iken, kadınlarda ortalama 83, 48 yıldır.

- İsviçre saat ve çikolata ülkesidir; dünyada en meşhur ürünleri saat ve çikolatadır. İsviçre ekonomisinin temelini ise tarıma dayalı besin endüstrisi, kimya ve ilaç endüstrisi meydana getirir. Bunun yanında hayvancılık da büyük önem taşır. Dünyaca meşhur diğer ürünleri, süt ve peynirdir.

- İsviçre’de tarıma elverişli topraklar, genellikle, “üstünde çalışılamayacak kadar” yüksektir. Topraklarının yalnızca % 6’sı ekilebilmektedir. Halkın da sadece % 6’sı tarımla uğraşır. Başlıca yetiştirilen önemli ürünleri patates, çavdar ve mısırdır. Bağcılık gelişmiştir. Göl kıyılarında ve dağ eteklerinde meyvecilik yapılır. En çok yetiştirilen meyveleri elma, üzüm, armut, erik ve kirazdır. Ancak kimse kimsenin bahçesine gizlice girip elma çalmaz.

- İsviçre’de hayvancılık, ekonomide önemli bir yer tutar. Topraklarının yarısı otlaklardan ve sürekli yeşeren çayırlardan meydana geldiği için hayvancılık açısından çok değerli bir tabiî kaynaktır. Yüksek bölgelerde keçi ve koyun yetiştirilir. Asıl hayvancılık alanında çalışmalar sığır ve inek gibi kesim ve süt hayvanları yetiştirmek için yapılır. İsviçre’de elde edilen süt miktarı yaklaşık 3 milyon 650 bin ton, peynir üretimi ise 129 bin tondur. Peynir sektörü, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, dünyaca ünlüdür. Süt mamüllerinden sayılan çikolata da dünya çapında söz sahibidir.

- İsviçre’de iş gücünün % 40’ı sanayiî kesiminde çalışmaktadır. Ülkede çelik sanayiî gelişmiştir. Bu amaçla dışarıdan demir filizi alır. Makinâ, lokomotif, türbün gibi ağır sanayiî ürünleri imal edilir. Elektrikli makinâlar, bilimsel ve optik araç üretimi ülke sanayiînde önemli bir yer tutar. Kimya ve ilaç sanayiî de çok gelişmiştir. Saatçilik ülkenin ünlü bir sanayiî dalıdır. İsviçre saatleri dünyaca ünlüdür. Sanayiî üretiminin % 90’ı dış ülkelere ihrac edilir. İhrac ettiği mallar arasında elektrikli motorlar, makinâ, lokomotif, türbün, dokuma ürünleri, süt mamülleri, saat, çikolata, ilaç ve kimya ürünleri gelir.

- İsviçre, ekonomi dünyasında önemli rol oynayan büyük bankacılık merkezidir. İsviçre halkının % 10’u bankacılıkla uğraşır. İsviçre bankacılık ve sigortacılık kaynağından büyük gelir sağlar. Diğer önemli gelir kaynağını ise turizm teşkil eder. İsviçre yaz kış bütün yıl boyunca turist akınına uğrar. Ancak gelen herkes gezi yazıları yazıp bunu ülkesindeki insanlara okutmaz. İthal ettiği maddelerin başında petrol gelir. Bunu diğer sanayiî hammaddeleri ve besin maddeleri takip eder.

- İsviçre karayollarının toplam uzunluğu 64 bin 855 km’dir; evelallâh o yollar bizden sorulur. Bunun 1057 km’si milletlerarası karayolu şebekesine bağlıdır. Demiryollarının toplam uzunluğu ise 4 bin 991 km’dir. Bunun dışında 830 km özel hatlar bulunmaktadır. Hava ulaşımı 1931 yılında kurulmuş olan “Swiss Air” ile sağlanır. Deniz ticaret filosu 30 gemiden meydana gelmiş olup, 294 bin 304 ton yük kapasitelidir. En önemli limanı Basel’dir. Basel’in İsviçre gemi taşımacılığında ne derece büyük öneme sahip olduğunu dizi yazısında size anlatmıştım; fakat okumadıysanız benim suçum ne?

- İsviçre Millî Futbol Takımı’nda bugüne kadar pekçok Türkiye kökenli futbolcu forma giymiştir; halen de İsviçre Millî Takımı’nda oynayan Türkiye kökenli futbolcular mevcuttur. Kubilay Türkyılmaz, Hakan – Murat Yakın kardeşler, Eren Derdiyok, Gökhan İnler gibi. Bunlardan 84 kez İsviçre millî formasını giyen Hakan Yakın, 117 kez giyen Heinz Hermann, 112 kez giyen Alain Geiger, 103 kez giyen Stéphane Chapuisat ve 94 kez giyen Johann Vogel’den sonra millî formayı en fazla giyen 5. futbolcudur. İsviçre millî takımı adına 34 gol atma başarısı göstermiş olan Kubilay Türkyılmaz ise, 40 gol atan Alexander Frei’dan sonra İsviçre’nin millî maçlarında en fazla gol atan 2. futbolcudur. Şu anda, İsviçre millî takımında Hakan Yakın, Eren Derdiyok, Gökhan İnler gibi isimler halen oynamaktadırlar ve adetâ İsviçre millî takımını sırtlayan isimlerdir. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Basel şehrinde karşılaştığımız ve 2 – 1 yendiğimiz İsviçre’den o tek golü de Türkiyeli oyuncuların ayağından yemiştik. İsviçre’nin golünü Hakan Yakın atmış, Hakan’a gol pasını da Eren Derdiyok vermişti (EURO 2008’de İsviçre’nin tüm gollerini Hakan Yakın atmıştır). Futbolu çoktan bırakmış olan Kubilay Türkyılmaz, şu anda İsviçre’de bir restoran işletmektedir. Halen futbol oynayan isimlerden ise, Hakan Yakın 1977 doğumludur. 1988 doğumlu olan Eren Derdiyok, Tunceli (Dersim)’li bir Kürt’tür. Sendika başkanı olan ve 12 Eylül öncesi kargaşa ortamından dolayı siyasî nedenlerle 1977’de İsviçre’ye göç eden Sabri Derdiyok’un oğludur. 1984 doğumlu Gökhan İnler’in ise babası Tekirdağlı, annesi Samsunlu’dur. Babası geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiştir. Burada isimlerini saydığımız bu gençlerimiz, bugün İsviçre millî takımını sırtlayan futbolculardır.

- İsviçre’de yaşayan Türkiyeliler, sadece futbol ve sporda değil, müzik ve san’at alanında da kendilerinden söz ettirmişlerdir. İsviçre’nin en başarılı tenorlerinden biri, Zürih’te yaşayan Erkan Akı’dır. 1969 doğumlu olan Erkan Akı, İsviçre vatandaşı olan Türkiye kökenli bir Boşnak’tır.

- Şimdi size çok ilginç ve keyifli bir soru soracağım: Dünya çapındaki en ünlü İsviçreli kimdir, biliyor musunuz? Hemen düşünmeye başladınız ama yanlış yerlerde arıyorsunuz. Gelmiş geçmiş en meşhur İsviçreli, ne bir kraldır, ne bir devlet başkanı, ne bir sporcu ne de bir sanatçı. Dünya çapındaki en büyük şöhreti kazanmış olan İsviçreli, dağ başındaki doğal ve mutlu hayatı kadın yazar Johanna Spyri (1827 - 1901) tarafından kaleme alınan ve çocukluğumuzdan beri “çizgi film kahramanı” olarak tanıyıp sevdiğimiz küçük dağ kızı Heidi’dir. Heidi’nin yaşadığı ve izlediğimiz çizgi filmde arkadaşı Peter ve büyükbabası Alpöhi ile olan mutlu ve neşeli günlerinin geçtiği yer, Almanca, İtalyanca ve Retoromanşça konuşulduğu için üç tane resmî dili olan Grischun (Grigioni; Graubünden) kantonunda bulunan Maienfeld köyüdür. Köy halk arasında “Heididorf” (Heidi Köyü) ismiyle de anılır. Liechtenstein’in güneyindedir. Heidi ve aile çevresi, anadili Almanca olan topluluktandır. Bunu hem Heidi ve diğerlerinin isimlerinden, hem de yaşadıkları köyün isminden anlamak mümkündür. Zaten filminden hatırlarsanız, halası Almanya’nın Frankfurt şehrinde yaşar; Heidi de tekerlekli sandalyede yaşayan kuzeni Clara’yı görmek için arada bir Frankfurt’a getirtilir. Heidi’nin İsviçre’de büyükbabasıyla yaşadığı kulübe ev hâlâ durur. Şu anda köyün ortasında Heidi’nin kocaman ama şipşirin bir heykeli dikilmiştir. Heidi’nin aslında hiçbir özelliği yoktur; sıradan, küçük bir dağlı köylü kızıdır. Fakat hayatı roman olarak yazılıp bu roman da çizgi film olarak çevrilince dünya çapında meşhur olmuştur. Tarih boyunca hiçbir İsviçreli, dünya çapında küçük Heidi’nin ulaştığı şöhrete ulaşamamıştır. (En fazla ilginizi çeken anekdotun bu olacağını tahmin ettiğim için, Heidi’nin köyünün web adresini vermek istiyorum. Girip bu şirin köyde biraz gezinti yapmanızı tavsiye ederim: www.heidi-swiss.ch)   

- Aralarında uzun yıllara dayalı münasebetler bulunan İsviçre ile Türkiye arasında elbette ki tarihte yaşanmış çok ilginç olaylar da vardır. İsviçre ile Türkiye arasında bugüne dek yaşanmış en ilginç 3 olay şunlardır: Birincisi, bugünkü Türkiye sınırlarının 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan (Lausenne) şehrinde belirlenmesi, ikincisi Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “Van Minüt” çeken Tayyip Erdoğan’ın İslam tarihinde Selahaddin Eyyubî’nin bile pabucunu dama atması, üçüncüsü de, şu anda okumakta olduğunuz böyle bir yazının böyle bir sitede yayınlanmış olmasıdır.

 

sediyani@gmail.com

FOTOĞRAFLAR:

 

İsviçre bayrağı

 

İsviçre haritası

  • Yorumlar 16
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim