İstikrar ideolojilerinin miadı doluyor

23.08.2009 04:34

Etyen Mahçupyan

Bir sistemin miadını doldurduğunu, o sistemin 'bilgeliğinin' sıradanlaşmasını gördüğünüzde anlarsınız.

İçeriğinin derin ve anlamlı olduğunu düşündüğünüz bazı ilke ve önermeler yüzeysel klişelere dönüştüğünde, söz konusu ilke ve önermeleri kuşatan paradigma da anlam dünyamızdaki prestijini yitirmekte demektir. Örneğin bu durum Kemalizm için büyük ölçüde geçerli. 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sözünün göstermelik olduğunu, 'yurtta sulh cihanda sulh' önermesinin on yıllarca süren bir savaşı engellemek bir yana devlet şiddeti ile beslenen bir çatışma ortamıyla birlikte gittiğini, her sabah okullarda söylenen 'andımızın' öğrenciler arasında mizah malzemesi olduğunu biliyoruz.

Her paradigma, apaçık doğruluğu veya basireti ile kendisini anlamlı, işlevsel ve meşru kılan bazı önermeler üretir. Zaman içinde bu sözler arka plandaki ideolojik çerçevenin önüne geçer ve kitlelere mal olur. Ancak eğer bu ideolojiler değişen ortama adaptasyon açısından bir sorun yaşarlarsa, o sözler bir anda en kırılgan parça haline gelir. Önermelerin yüzeyselliği, onları üretmiş olan paradigmanın da yüzeyselliğini ima eder...

Kemalizm'in bu süreci ayakta atlatması zor. Felsefi derinliği olmayan, buna karşılık güçlü bir yürütme uğruna yönetimi tekelleştirme eğilimi gösteren siyasî akımların tek tutamağı işlevselliği ve yarattığı güç dengesizlikleridir. Bu sayede pragmatik bir destekçi grubu edinilebilir ve/veya muhalefeti sindirmek mümkün olur. Ama zihniyet ortamının değişmesi ile birlikte, yeni toplumsal dinamikler bu güç koalisyonunu hırpalamaya başlar ve söz konusu ideolojinin derinleşmesini yaşamasının önkoşulu haline getirir. Kısacası derinleşebilen ideolojiler bir fırsat daha elde ederler, ama derinleşemeyenler birkaç nesil içinde sahneyi terk ederler.

LİBERAL DEMOKRASİNİN İÇİ BOŞALIR MI?

Kemalizm'in yaşadığı bu tehlike sadece ona özgü değil. Çünkü modernliği otoriter zihniyet içinde algılayıp kurgulayan birçok ideoloji, günümüzün zihinsel değişimini taşıyabilecek güçte gözükmüyor. Hatta bütün ideolojiler çökse bile yaşayacak duygusu veren 'liberal demokrasinin' bile aynı sorundan mustarip olduğunu fark etmekte yarar var.

Toplumsal taleplerin serbestçe kurulup kapanan siyasî partiler üzerinden kamusal alana taşınması, bu siyasî partilerin serbestçe ve özgür ortamda seçimlere katılmaları, iktidarların seçimle gelip gitmesi ve yürütmenin yasama ile yargı erklerinden ayrılması şeklinde özetlenebilecek olan 'liberal demokrasi', bir 'denge' modelidir. Bu dengeler hem iktidarların değişmesinin gösterdiği üzere 'zaman' içinde, hem de erklerin ayrılmasının ya da daha 'ileri' modellerde sivil toplum denetiminin ima ettiği üzere 'mekân' içinde geçerli birer ilke olarak tasavvur edilmiştir. Ancak en kritik denge, bizzat demokrasinin yönetimine ilişkindir ve sistemin hassasiyetini vurgulamak üzere sıklıkla hatırlatılır. Buna göre liberal demokrasinin sırrı 'temsilde adalet' ile 'yönetimde istikrar' arasında işlevsel bir denge kurmasında yatar. 'Temsilde adalet' toplum içindeki farklı çıkar gruplarının fikirlerinin adil bir biçimde yasamaya yansımasını ifade eder. 'Yönetimde istikrar' ise, yürütmenin ülke sorunlarını çözmek üzere tutarlı bir siyasî strateji izleyebilmesini... Eğer yasama ile yürütme arasında da denge kurabilmiş iseniz, sistem meşruiyet kazanacak ve kalıcı olabilecektir.

Modernliğin bireyden sınıfa uzanan sosyoekonomik toplum yelpazesini veri alırsanız, bu sistemin kalıcılığına da güven duyarsınız. Çünkü kendi çıkarlarını temel alan bireylerin, bu çıkarların ortaklaşa savunulduğu platformlarda ve siyasî partilerde buluşmalarından ve bu görüşlerin de parlamentoya yansımasından daha doğal bir şey olamaz. Diğer bir deyişle temsilde adalet bazı marjinal talepler dışında kolayca sağlanabilir ve parlamentoya ulaşamayan görüşlerin de zaten 'marjinal' oldukları varsayılabilir... Öte yandan yönetimde istikrarın olabilmesi uyumlu bir iktidar yapısını gerektirir. Dolayısıyla ideal olan tek parti iktidarıdır ama seçimlerin kendiliğinden böyle bir iktidar üreteceği de garanti değildir. Bu nedenle Batı'daki siyaset bilimi literatürünün önemli bir bölümü seçim sistemleri üzerine hasredilmiştir. Böylece hem kabul edilebilir düzeyde bir temsil adaletinin sağlanmasının, hem de istikrarlı bir yönetimin garanti edilmesinin yolları aranmıştır.

Ancak bu son cümlenin de ima ettiği üzere terazinin iki kefesi eşit değildir. Çünkü temsilde adaletin sınırı kuramsal olarak yoktur... Liberalizm her bir bireyin hakkının kutsal olduğunu bizlere hatırlatırken, toplumun bazı kesimlerinin taleplerini kucaklamayan bir yasamayı meşru göremeyiz. Buna karşılık bu durumun 'ideal' olduğunu ama gerçek hayatın bizi bu idealin öncesine çektiğini söyleyebiliriz. Oysa yönetimde istikrarın sağlanması için gereken şey, yasama meclisinin yarısından biraz fazlasına hakim olmaktır. Yani hem sınırı çizilebilen hem de ulaşılabilir olan bir hedef...

Bu eşitsizlik hali 'temsilde adalet' ile 'yönetimde istikrar' ilkeleri arasındaki dengeyi bozmuştur. Söz aynı kalmış, ancak uygulamalar o sözün içini boşaltmıştır. Liberal demokrasilere baktığımızda, gelinen noktada yönetimde istikrarın çok daha önemli görüldüğü, temsilde adalete ise ancak bu istikrara izin verdiği ölçüde itibar edildiği gözlemlenmekte.

Ne var ki, son yirmi yıl içinde zihnî ortamımız modernliğin alışageldiği arka plandan hızla uzaklaşmakta. Demokratlığın ilkesel düzeyde etkili olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu durum sadece şeffaflık, katılımcılık gibi unsurları siyasî literatüre sokmakla kalmadı, bizzat toplumun sosyoekonomik ölçütleri aşarak veya 'kırarak' farklılaşmasıyla da çakıştı. Diğer bir deyişle şimdi bireyler kendilerini ille de liberalizmin onlardan beklediği şekilde ifade etmeyebiliyorlar. Kimlik siyasetinin ön plana çıkışı bu yeni durumun göstergelerinden biri. Ne var ki iş kimliğe geldiğinde 'temsilde adalet' çok daha sorunlu bir ilke haline geliyor. Çünkü bu farklılıkları bazı birlikteliklere zorlamak veya homojenize etmek mümkün değil. Üstelik her kimliğin talepleri de diğerlerinden son derece farklı olabiliyor. Dahası kimlikler sabit de değil ve zaman içinde yeni ayrışmaları ima ediyor.

ADALETSİZLİK MESAJI VEREN YÖNETİM...

Kısacası demokrat zihniyetin etkili olduğu bir kimlikler dünyasında 'temsilde adalet' olabilecek en geniş temsiliyetin aranmasını, toplumdaki her farklılığın sesinin duyulmasının sağlanmasını gerektiriyor. Oysa böyle bir yasama meclisinden istikrarlı bir yönetimin çıkma ihtimali gözükmüyor. Buna karşılık 'yönetimde istikrarı' temel alan bir yaklaşımı tercih ederseniz, o zaman da mecliste bir temsiliyet sorunu doğuyor ve bizzat meclisin meşruiyeti zedeleniyor. Kritik nokta şu ki, meşruiyeti zedelenmiş bir meclisten ne denli istikrarlı bir yönetim çıkarırsanız çıkarın, aynı meşruiyet zaafı o iktidara da kaçınılmaz olarak yansıyacaktır.

Bunun anlamı, yönetimde istikrarı arayan modellerin ister istemez temsilde 'adaletsizlik' mesajı vereceği, ya da böyle algılanmaya ve değerlendirilmeye müsait olduklarıdır. Liberal demokrasilerin bu çıkmazla nasıl baş etmeye çalıştıkları bir sonraki yazının konusu olsun... Ama apaçık olan şu ki, bugün karşımızda siyasî bağlamda ilkesel önermelerinin içi boşalan bir 'liberal demokrasi' var. Sistemin üzerine oturduğu en hassas dengenin artık tutturulamadığını ve bu dengesizliğin taşınamadığını görüyoruz. AB gündemini yoğun olarak işgal eden 'demokrasi açığı' denen şey de bu... Toplumsal katılımı artırmanın yönetimde zaaf yaratacağı düşünülüyor; ancak yönetimi istikrarlı kılmak için atılan her adım yönetimin demokratik meşruiyetini zedeliyor.

Bir sistemin veya paradigmanın gerçeklikle uyum sorunu başladığında bir değişimin eşiğinde olduğumuzu anlarız. Modernliğin demokrasi algısı da önümüzdeki dönemde radikal bir biçimde dönüşecek. Bununla birlikte Kemalizm gibi modernliği kendisine payanda yapan ve toplumu ikincil kılan ideolojiler de sahneden çekilecekler. Eskinin bir süre daha dayanması söz konusu ideolojinin içerdiği entelektüel kapasite ile doğru orantılı. Bu açıdan bakılınca işlevsellik ve meşruiyet açısından liberal demokrasinin ömrünün Kemalizm'den biraz daha fazla olacağını öngörmek mümkün...

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim