1. YAZARLAR

  2. Yasin Şafak

  3. İstiklal Marşı Derneğine Üye Olmalı mı?
Yasin Şafak

Yasin Şafak

Yazarın Tüm Yazıları >

İstiklal Marşı Derneğine Üye Olmalı mı?

A+A-

İlk gençlik çağımızın denk geldiği doksanlı yılların ortalarında İslamcılık halen radikalizm tarzındaydı; seksenli yılların uzamında devam ettiği son yıllarındaydı. Heyecanın mihenk taşları İran İslam inkılabı ve uzak kıtalardaki sert muhalif hareketlerdi. Eleştiri oklarından en çok payı devlet, askeriye, eğitim ve hukuk alırdı. Dahası, Osmanlı da çok ayrılıp kayırılmazdı. Osmanlının, tasavvufun, kadim devlet geleneğinin, Misak-ı Millî’nin, vatancılığın İslamcılığı da sarması ise 98-99 yılları gibi başlayan bir süreçtir.

Devleti, orduyu, dünya sistemini, gelenekselciliği, muhafazakarlığı kendi ülkesinin kadim kültürünü ayrım gözetmeksizin ve kayırmaksızın eleştiren bir hâlden bahsediyorum. Bu hâl, sembolünü ya Seyyid Kutub’da yahut Ali Şeriati’de bulacaktı. Unutulmaz bir sembol rivayet: “İran’ın son dinî lideri Ali Hamaney, 1977’de, İran İnkılabına giden yolun en hareketli olduğu yıllarda sabahlara kadar oturup Seyyid Kutub’un Fizilal’ini çeviriyor. Öyle ki, çevrilen cilt hemen basılıp okuyucuya ulaştırılıyor, doludizgin ilerleyen devrim sürecine karılıyordu. Afganistan’daki kabileci oluşumları gözardı edersek, Sünnî dünyası da seksenli yıllarda benzer şekildeydi. Mısır’dan Filistin’e, Körfezden Pakistan’a, Müslüman yapılar İran İslam İnkılabını coşkuyla selamlayıp ondan misal alıyorlardı. Irak ve Türkiye de benzer bir hâldeydi.

 Sünnîlik, Şiîlik, kökçülük, kabilecilik, millî özcülük herhalde o dönem bugüne nazaran çok daha ayıplanırdı. Devletler bazında böylesi tarihsel zıtlık yaklaşımları vardıysa da, bizim bahsettiğimiz bağımsız cemaatler ve muhalif Müslüman partilerdir. Bugünse Ortadoğu’da maalesef mezhep ve etnik köken çok daha konuşulur hale geldi. Üstelik büyük oranda BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ve benzeri projeler sebebiyle her zamankinden daha spekülatif bir zeminde zıtlaşma yaşanabilir.

Seksenli yıllarda Türkiye’de İslamcılığın temel nişanı devlete eleştirel bakıştı. Türkiye için bu çok da zor olmayan, pekala anlaşılabilir bir hâl: Çünkü cumhuriyet zaten laiktir, hatta bu laiklik çoğu kez yedeğinde militan bir din karşıtlığını da barındırır, dinî yapıları, oluşumları sert biçimde kontrol altında tutar. Mısır’da ise konu biraz çetrefilli olabilirdi. Örfî, şeklî olarak olarak şeriatı uygulayan bir ülkeleri vardır; ki aynı durum birçok Arap ülkesi için de aynen vakidir. Esas takdire şayan olan işte bu ülkelerde yaşayan Müslüman oluşumların bu şeklî, örfî, ikircikli, teatral siyasete kanmamalarıydı. Onlar bunun fazlasıyla farkındaydılar. Suriye’den gelen yol üzerindeki sınır kapısına bakarken yanımdaki Ürdünlüye “bu sınır kapısının  ismi nedir?” diye sormuştum. Orta yaşlı adam, müstehzi bir edayla: “Bilmem kaçıncı Says-Piko kapısı” deyivermişti. Böylesine keyifli bir nükte pek hatırlamıyorum. Bir Türkü mutlu etmek değildi amacı, kendi nüktesinden kendinin aldığı hazda da bir riya yok gibiydi.

Manda altında kurulan devletin, tampon devletin ne olduğunu zaten yaşadıkları yüzyıl onlara anlattı. Bir kez daha karşılarına bir Osmanlı torunu edasıyla dikilip Ürdün’ün, Lübnan’ın, Kuveyt’in niceliğini ve niteliğini başlarına kakmak gereksizdir. İsmet Özel zamanında bir konuşmasında, “Lübnan devletini biraz gülerek söylüyorum” diye üzerine basıyordu. Haklıydı haklı olmasına ama zaten idari yapısı muhasara altına alınmış bir ülkenin yönetim sistemi ve ordusu ne kadar yerinde olabilirdi ki? Fakat bir yönüyle gülmekten başka işler de yapmak lazımdır. El kadar ülkenin güney sınırını milletinin oluşturduğu bir ordu (Hizbullah) onyıllardır İsrail gibi bir savaş makinasına karşı savunabiliyor, dahası iki yıl önce onları geri püskürtmüştü. Onca hava bombardımanına rağmen İsrail sivilleri katletmekten ve bildik zalimliğinden başka bir şey yapmamıştı. Bugün varolan bu durum üzerinde düşünmek de gereklidir. Yoksa tekrar tekrar Osmanlı-Türk romantizmi üzerinden “ah eski günler, yirmi onbaşıyla Kudüs’ü idare ederdik” yakınmaları sadece nostaljiye yarıyor. Arap isyanları yirminci yüzyıl başında bir vakıa olarak gerçekti, lakin devede kulak mesabesindeydiler.

Osmanlı Ortadoğusu’nu ortadan yaran ve yirmi parçaya ayıran emperyalizmin bilfiil tüm gücüyle istilasıydı; birkaç Bedevi kabilenin “Türkleri arkadan hançerlemesi” değildi. Yirmi parçanın -evet Türkiye hariç- kalan 19’u da müstehzi iğnelemelere layıktır. El hak, evvelden olmayan devletler, Anglo-Fransız makasıyla kurulan devletler tabii ki öyle yalandan kurulur: Mandayla, müstemlekeyle, sömürgeyle. Fakat esas parça için durum farklıdır, öyle olması da doğaldır: Var olan devlet Osmanlıysa ondan “koparılan parçalarla” (Lübnan, Ürdün vs.) ondan “kalan parçanın” (Türkiye) arasında güç ve irade farkı tabii olacaktır.  Bu farkın temelini İsmet Özel ve onun etkisiyle yükselişe geçen vatancı çizgi kurtuluş savaşına bağlıyor.  Oysa Kurtuluş savaşı ilk elde yeni kurulacak devletin sınırlarını, ileriki süreçte ise yönetici sınıfını belirlemiştir. Bursa, Eskişehir ve Ankara’dan müteşekkil bir devlet değil de sınırları Balkanların, Kafkasların ve Arap topraklarının hemen bittiği yerlere dayanan bir ülke ortaya çıkmıştır. Türkiye Osmanlının küçültülmüş devamı bir devlet-i İslam değil de milli ve laik bir devlet olmuştur.

Sınırları çizmede; Musul, Batum, Hatay harici Misak-ı Millî’yi teşkil etmede elbette Kurtuluş savaşı sonuca ulaşmış, “varoluş alanını” mümkün olan -ve tabii ki- kabul edilebilir olan en üst noktalara taşımıştır. Yalnız, “varoluş savaşı” tabiri yine de abartılı olacaktır. Çünkü onda mümkün ve kabul edilebilir arasında hiçbir denge arama ve müzakere yapma hakkınız yoktur.

Dünya sisteminin (İsmet Özel bu tabiri çok kullanır) tercihi ve arzusu tabii ki Türkün sınırını daraltmak olabilirdi; bunu söyleyebiliriz. Ama Osmanlı’dan “koparılan” eyaletlerden Suriye’yi, Irak’ı, Suud’u teşkil ettiren dünya sisteminin planında, Osmanlı’dan “kalan” esas parçada “zinhar bir devlet kurdurtmam, ölümüne bunun karşısında dururum” düşüncesi vardır diyemeyiz.

Emperyalizm ve kapitalizm romantizmden ziyade rasyonaliteye yakın durur. Bir ulusu ve dini toptan ortadan kaldırmak adına tüm dengesini altüst etmek/kendini heder etmek gibi lüksler kapitalist/emperyalist akılcılıkta pek yer bulamaz. Bu yüzden Dünya Sistemi Ermeni isyanını önce kışkırtıp sonrasında yüzüstü bırakmıştır. Bu yüzden Rum palikaryası Batı Anadolu’da  kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmıştır, bu yüzden Lenin-Troçki ikilisinin Türkiye’den yana tavrını gören İngilizler, Türkiye’nin üzerine Yunanlılarla fazla gidememiştir.

Anglo-Fransız ordularının, Arap topraklarını talana ve parçalamaya girişmelerinden sonra Anadolu’daki etkinlikleri -ilk yıllarındaki küçük çaplı kuvvetlerini saymazsak- sınırlıydı. Kurtuluş savaşının iki merkez cephesinde de esas düşmanlar Rum palikaryası ve Ermeni çeteleriydi. Yine İsmet Özel’in yerinde tespitiyle belki İslam milletini canhıraş direnişe iten de işte buydu: Yüzyıllardır kendi toprağında kendi tebaası olarak yaşayan anasırın, İslam milletinin hükümdarı olma tehlikesiydi. Fakat yine de bu tehlike esasında sınırı ve toprağı belirleyecek bir tehlikeydi.

Aslında kurtuluş savaşı da işte bu batı cephesinin hikayesidir. Doğu cephesinde zaten Bolşevik ihtilaliyle yörünge ve amaç değiştiren Rus orduları geri çekilmiştir. Zaten 1915 tehciriyle mecali kalmayan Ermeni çeteciliğin -Ruslar olmaksızın- ihtiyaç getireceği mukavemet ise batı cephesine nazaran çok daha azdır. Doğu cephesi zaten 1915 Ermeni tehciriyle süpürülmüştü. Diyebiliriz ki Ermeni nüfusunun Osmanlı döneminden sürülmesi Türkiye’nin doğu sınırını belirlemiştir. Tabii ki bu noktada yöresel isyanlar dışında, Kürt nüfusunun büyük çoğunluğunun Osmanlı’ya, sonrasında Doğu Anadolu Müdafa-i Hukuk’a, Sivas ve Erzurum kongrelerine bağlı kalması da etkilidir.

 Türkiye’nin anasırı içerisinde Kürtlerin esaslardan bir esası teşkil ettikleri iddiası tehlikeli addedilebilir. Bunun nedeni en çok böyle bir kabulün sebep olabileceği sonuçlar açısındandır. Yoksa tarihsel vakıa olarak bu iddia küllün yalandır diyemeyiz. Ulusalcı, din karşıtı Türk solu son iki yıldır özellikle Kürtlere karşı ırkçı yayınlar yapıyor ve bunların da merkezine “bu ülke için ne yaptılar ki?” tezini koyuyor. Kastettikleri, “Kurtuluş Savaşında yer almadan nasıl temel bir unsur olabilirler ki?” sorusudur. Oysa burada açık bir aldatmaca ve meseleyi retoriğe bulandırma vardır. Çünkü Adana/-Kars arasına çizilecek çizginin altında, 1) zaten bilfiil işgal zayıftı. 2) Ermeni tehciriyle Müslüman karşıtı çetecilik baştan yok olmuştu. Kurtuluş savaşının esas mevzilerinin burada olmasına zaten gerek yoktu. Hayatî çatışmaların olduğu yerler ya Rum palikaryasının yüklendiği Batı Anadolu ya da halen Rum nüfus oranının yüksek olduğu diğer bölgelerdeki şehirler olabilirdi. Kürt nüfusunun temel unsurlardan biri olması, yerleşim alanlarından ve siyasî iradelerini Osmanlı Mebusan (Misak-ı Millî), Sivas, Erzurum Kongreleri ve Doğu Anadolu Müdafa-i Hukuk’tan yana kılmalarındandı. En gündelik tabiriyle zor bir dönemde doğuda emanetçilik yapmışlardı. (İsmet Özel yine keskin zekasıyla oraya(Doğu Anadolu) Ermenistan dememek için Kürdistan dedik diyerek bu gerçeği teslim eder.)

Esas savaşan kuvvetlerse batıdaki milis teşkillerdi. Yöresel çeteler, efeler, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Balkan ve Kafkas göçmeni silahşörleri, hilafetçi Müslüman fırkalar, sosyalist eğilimli yeşil ordu İstiklal Hareketinin temel askerî unsurlarıydı. Bu vatan mücadelesinin temeliyse, siyasal meşruiyetini Osmanlı Mebusan Meclisi’nden alacaktır. Çünkü Misak-ı Millî’yi ilan eden ve bir kurtuluş savaşına göz kırpıp yol açan da bizzat bu siyasî iradedir. Aynı siyasî irade sebebiyle Kuvayi Milliye meşru hale gelmiş ve geniş bir hareket alanı kazanmıştı.

Kurtuluş savaşının ilerki zamanlarındaki seyri, kurulacak devletin liderlerini de belirlemiştir. Savaş, sınırları yavaş yavaş çizdikten sonra ileride kurulacak devletin niceliği konusunda tayin edici olmuştu. Ankara Meclisi yavaş yavaş idaresini tesis edebildi. Bu yüzden  yeni devlet Osmanlı’nın küçülmüş bir devamı; veya başka türlü bir devlet-i İslam, bir sosyalist devlet, yahut bir federasyon olmadı.

yasinya@gmail.com

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum