İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen Obama

26.01.2009 02:45

Ali H. Aslan

Hatırlarsanız altı yıl önce Irak Savaşı 'Şok ve Dehşet' (Shock and Awe) adı verilen yoğun bombardıman ile başlamıştı.

Geçen salı Barack Obama'nın ABD'ye resmen başkan oluşu, ilk beyanları ve icraatları bana garip bir şekilde o 'Şok ve Dehşet' saldırısını tedai ettirdi. Bush'un operasyonu, savaşçı metotlarla Saddam Hüseyin rejimini şok ve dehşete düşürüp yıkmayı hedefliyordu. Obama'nınki ise barışçı yollarla Bush rejimini tarih sahnesinden siliyor...

Obama'nın 'Şok ve Dehşet' harekatı, daha yemin töreninde kendini gösterdi. Çiçeği burnunda başkan, hazır bulunan selefi Bush ve yardımcısı Cheney'e isim vermeksizin salvolar yapmaktan çekinmedi. İki kafadarın yüz ifadelerindeki bariz donukluk bence sadece sıfır derecenin çok altındaki hava sıcaklığından değil, iktidarı kaybetme şok ve dehşetinden kaynaklanıyordu.

Evet, Bush'un potansiyel tehditleri bile saldırganlıkla önleyici, sert güce (hard power) dayalı 'Bellum Americanum' rejimi devriliyor, caydırıcılığa ve yumuşak güce (soft power) ağırlık veren yeni bir tür 'Pax-Americana'ya hızlı bir geçişin sinyalleri veriliyordu.

Amerikan dış politikası yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın 'akıllı güç' (smart power) olarak tasvir ettiği, yumuşak güç ile sert gücün makul oranda imtizacı esasına göre şekillenecek. Nitekim Obama'nın başkan olarak ilk imzaladığı dış politika direktifleri, 'akıllı güç' stratejisi muvacehesindeydi. ABD'nin sert, hatta haşin gücünün sembollerinden Guantanamo kampının en geç bir sene içinde kapatılmasını emrediyor ve gözaltında işkenceyi yasaklıyordu.

Bush döneminde özellikle Pentagon'un sivil şahinlerince bir kenara itilen ve dış politikayı belirleme rekabetinde hem personel hem de ödenek itibarıyla daha avantajlı olan dev askeri bürokrasinin iyice gerisinde kalan Dışişleri Bakanlığı'nın yıldızı Obama döneminde parlatılacak. Obama'nın kudretli Clinton ekolünü oraya konuşlandırması ve başkanlığının daha ikinci tam gününde yanına yardımcısı Joe Biden'ı da alarak Dışişleri Bakanlığı'na gelmesi tesadüf değildi. Başkan Obama, akıllı güç stratejisinin en önemli unsurlarından olan diplomasiye verdiği önem ve önceliğe dikkat çekmek istiyordu. Biden, dış politikada 'yükün büyük bölümünü uzun süre orduya yükledik' diye yakınıyordu. (Bu konsept değişikliğinin Türk-Amerikan ilişkilerinde ordu kanalının geleneksel etkinliğine nasıl yansıyacağını da merakla takip edeceğiz.)

Başkan Obama'nın ilk haftasında çok taraflı diplomasi ekolünün iki önde gelen ismi olan Senatör George Mitchell ve Büyükelçi Richard Holbrooke'u sırasıyla Arap-İsrail ve Afganistan-Pakistan işlerinden sorumlu özel temsilci ilan etmesi de çok anlamlı. Tel Aviv'e yakın bağlarıyla bilinen Washington Enstitüsü'nden Dennis Ross'u Mitchell'e tercih eden İsrail lobisi, bu karardan tabiatıyla pek hoşlanmadı. Gerçi yeni başkanın Arap-İsrail ve son Gazze ihtilafına ilişkin sözleri ABD'nin geleneksel İsrail yanlısı politikasından ciddi bir sapma olduğu izlenimini oluşturmadı. Ancak Filistinlilere Bush döneminden daha empatik bir söylemle yaklaşması gözden kaçmadı.

Ortadoğu barışında daha aktif ve pragmatik bir tavır sergilemesi beklenen Obama'nın Gazze krizinde mekik diplomasisi yapan ve varılan ateşkes için kredi verilmeyi bekleyen Türkiye'den konuşmalarında hiç bahsetmemesi, Mısır'ı ön plana çıkarması, Ankara'nın Washington nezdinde büyük bir oyuncu olarak görülmediğinin son bir delili. Bush yönetiminin Suriye, İran, Hamas, Hizbullah gibi oyuncuları tecrit politikasından doğan boşluğu iyi değerlendirerek kendine diplomatik alan açmaya çalışan Ankara, gerekirse düşmanıyla dahi angajmana girebileceğini ilan eden Obama döneminde bu avantajını önemli ölçüde kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Kimse kızmasın, ama ben zaten öteden beri ne ABD-İsrail ne Arap ve Fars ekollerinin bölgede Türkiye'ye baskın bir hakemlik rolü vermeye razı oldukları kanaatinde değilim. İsrail, Türkiye'yi, özellikle de AK Parti hükümetini, Filistin ve Müslüman yanlısı buluyor, ama fazla kırmayı da göze alamıyor. Çünkü nadir bir laik Müslüman demokrasisi olan Türkiye'yle iyi ilişkilere stratejik ihtiyacı var. Arap ve Fars rejimleri ise (lütfen dikkat, halkları demiyorum) tarihsel genlerindeki Türk alerjisini yüzümüze aksettirmiyor. Hele Mısır gibi ülkeler, baskıcı rejimlerine uluslararası meşruiyet kaynağı olarak dört elle sarıldıkları arabuluculuk endüstrisine kimseyi ortak etme niyetinde değil.

Yanlış anlaşılmasın; Türkiye, ulusal çıkarlarını derinden etkileyen bölgesel gelişmeleri bir kenarda oturup seyretsin demiyorum. Yumuşak gücümüzden azami kuvvet alarak diplomatik egzersizlerimizi sürdürmeli, Osmanlı'nın yıkılışından beri tribünden izlediğimiz Ortadoğu'daki 'büyük oyun'a ısınmaya ve kendimizi geliştirmeye çalışmalıyız. Uluslararası toplumda ağlamayana rol vermezler. Rol isteyenin bir yüzü kara, vermeyen Obama...

Bu arada, Türkiye'ye müzahir çizgideki beş önemli Amerikan Yahudi kuruluşunun Başbakan Erdoğan'a gönderdiği sitemli mektuptan bahsetmeden de geçemeyeceğim. Yahudiler, resmi ağızlardan çıkan sert İsrail eleştirilerinin Türkiye'de antisemitizmi körüklediğini, Türk Yahudi toplumunun güvenliğini tehdit ettiğini düşünüyor. Hükümet İsrail, ABD ve Avrupa ile ilişkilere ve Yahudi Türk vatandaşlarımıza değer veriyorsa, bu konuda acilen güven artırıcı önlemler almalı. Aksi halde, mesela Ergenekon tipi tedhişçi gruplar, hem hükümete hem de Türkiye'ye uluslararası camiada ciddi itibar ve zemin kaybettirebilecek Yahudi karşıtı eylemleri körükleyebilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim