1. YAZARLAR

  2. Melih Altınok

  3. İsteksiz isteyenlerin kara yüzleri
Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

İsteksiz isteyenlerin kara yüzleri

A+A-

Kurumsallaşmış demokrasilerde siyaset kurumunun müdahil olmadığı alan “sorun” olarak görülür. Biz de ise siyasal iktidarların vesayet kurumlarının hâkimiyet alanına yaptıkları en naif hamleler bile kimi kayalarda “sivil vesayet” diye eko yapar.

Öyle ki aramızda “bağımsız ve tarafsız Genelkurmay başkanı” talebini ciddi ciddi gündeme getiren koca koca “solcular” var.

Örneğin BDP çevresinin “AKP devleti” vurgularının atında yatan da budur. Keza CHP’nin ve ondan çok farklı olmasalar da “marjinal” diyerek aslında kendilerine iltifat ettiklerimizin “tek parti” tanımlarının da.

Hiç olmazsa, ardından, AB ile uyumlu şeffaf ve denetlenebilir bir devlet talebini yüksek sesle dillendirseler, bunun bizler gibi sıkı takipçisi olsalar belki kaygılarını bir nebze olsa anlamlandırabileceğiz. Ama malumunuz ona da yanaşmıyorlar.

Hâl bu. Söylemleriyle, kendilerini tanımladıkları noktanın evrensel referansları bariz şekilde çelişen bu kesimlerin, konjonktürel tavır alışları da önceki hatalarıyla çelişiyor.

Çeliş çeliş, kaybet, kaybettir durumu.

Zira muktedirleşmesini en büyük tehlike olarak gördükleri hükümeti, Kürt sorunu gibi çözümünde toplumsal mutabakat ve siyasi konsensüs gerektiren kangrenleşmiş konularda yegâne sorumlu ilan ediyorlar.

Bunu da çoğu zaman şark kurnazlığıyla şöyle dile getiriyorlar: “Ben sade vatandaşım, anlamam. Yüzde elli oy almış, hükümet kurmuş elbette ondan talep edeceğim.”

Kürt sorununun tarafı olduğu için müzakereye oturulmasını söylerken paye verdikleri PKK’yi, iş sorumluluk paylaşımına gelince “ama o örgüt (kimi zaman da tavşan) devlet değil ki” diyerek sorumsuzlaştırmaya çalışıyorlar. Tabii ki kendilerini de.

Oh ne âlâ iş değil mi?

Hem tıpkı resmî ideoloji gibi kendini siyasal iktidarın değersizleştirilmesine vakfedeceksin. Referandumda olduğu gibi vesayeti geriletecek ufak tefek yapısal reformlara bile şiddetle muhalefet edeceksin. Yani siyaseti tıkamaya uğraşacaksın. Sonra da, yapısal zemini olmadığı için fiili olarak “hükümet etmeye” çalışan iktidar partisini, her derde merhem olamadığı için lanetleyeceksin.

Üstelik de hep aynı kolaycı tekerlemeyle:

“Başbakan Kürt sorununun reform perspektifini savsaklıyor. Adımlarını yavaşlattı. Erdoğan isterse çözer, çözsün!”

Peki, Erdoğan’ı göreve çağıranlar, davete icap edildiğinde ne yapıyor?

Hükümet Oslo’da, İmralı görüşmelerinde takdire şayan büyük bir risk alacak. Başbakan sokaktaki milliyetçi dalgaya rağmen hâlâ “yine yaparım” diyecek.

Başbakan’ın adresini tekerleme hâline getirenler “Başbakan anayasal suç işledi, suç duyurusunda bulunacağız” tehdidine sarılacak.

MHP “OHAL, idam, sıkıyönetim” çığlıklarını yükselirken Bülent Arınç “Öldürmekle övünmeyiz. Biz eşkıya değiliz” diyecek, sıkıyönetime de OHAL’e de direnecek.

CHP sözcüsü Haluk Koç “Şehit sayısı dört ayda 116’ya ulaştı... Millet kan ağlıyor, Hz. Eyüp Sabrı gösterme zamanı çoktan geçti Sayın Başbakan” diye feveran edecek. Bizler de Kılıçdaroğlu’nun “Tamam görüşün” dedikten sonra “ama kırmızıçizgimiz Anayasa” açıklamasında teselli arayacağız. Belli ki Koç’un ve Kılıçdaroğlu’nun anayasaları farklı.

Habur’u hatırlayın. Hükümetin giriş yapanların tutuklanmaması için bulduğu filli çözümü, riski “devlet PKK ile görüştü” diye kim milliyetçi kamuoyuna jurnalledi? Sonra Baykal soru önergesi verdi, MHP de referandum propagandasını “Habur ihaneti” ekseninde kurdu?

Evet, bizzat Hatip Dicle.

Peki, ya Erdoğan, 12 asker ve polis ölmüşken “Operasyon meraklısı değiliz, PKK silah bıraksın (teslim olsun değil) asker operasyon bırakır” deme basireti gösterirken, Demirtaş çıkıp ne dedi?

“Buralar PKK’nin kontrolünde, inanmayan varsa gezdireyim!”

Şimdi AK Parti “yeter ulan operasyona başlıyorum” dese ve o gazladığınız, hükümetin risklerini ispiyonladığınız kamuoyunun en az yüzde yetmişi de kendisi alkışlayacakken, “milliyetçileşti, şahinleşti, imha, inkâr, Sri Lanka modeli” diye tutturmayacak mısınız?

Bu nasıl bir kısırdöngü?

Başbakan isterse, öyle mi? Önce bir dönüp kendinize sorun bence, siz istiyor musunuz?

Bunu isteyen, çözüm önerilerini cesaretle konuşurken, hükümet adım atmayınca niye “ürkeksiniz” diye sorar. Ama “ihanet içindesiniz” demez, riskleri tabana bir güç gösterisi uğruna ifşa etmez. Kısacası kim imkânı varken risk alıp adım atmıyorsa, öldürmeme tercihine sahipken öldürüyorsa ondan hesap sorar.

Başbakan’a dediğinin onda biri kadar, müdafaa hâlinde değil taarruzda her gün cinayet işleyen PKK’ye “bu kanı durdur” der gücü yettiğince. AKP’den yüzde elli oyunu riske etmesini beklerken, bi zahmet BDP’den de yüzde 5’ini tehlikeye atacak bir açılım yapmasını talep eder.

Yani hem bir yandan Başbakan’a “mağrur olma” derken, öte yandan sivil toplumun, ezcümle muhalefetin, aydınların, yazarların bu işte sorumluluğunu ve görevlerini hiçe indirgeyerek, saldıranı görmeyerek, Erdoğan’a “ol deyince olduracak” padişah misyonu biçmez.

Haklısınız, seçmeliden anadilde eğitime geçilememesini, mesela dün PKK’nın Ovacık’ta 30 yaşındaki savcıyı öldürmesinde “kelebek etkisi” sayana mantık telkin etmek beyhude ama...

melihaltinok@gmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT