1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî Yargılamaları
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî Yargılamaları

A+A-

İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî Yargılamaları

MÜTAREKE SONRASI . Geçen hafta 1915 Tehciri’ne kadar gelmiştik. Tehcir sürecini bir başka zamana bırakıp, devam edelim. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’nin teslimiyet belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman gemisi ile ‘suç mahallini’ terk eden Enver, Talat ve Cemal paşalar hesap vermekten kurtulmuş görünüyorlardı ancak, 13 Kasım’da İstanbul’u gayrı resmî olarak işgal eden İtilaf Devletleri’nin ilk işinin Birinci Dünya Savaşı ve 1915 Tehciri suçlularını mahkemeye çıkarmak olacağını anlayan daha alt düzeydeki kadroların durumu zordu. Ne var ki, Mütareke’den önce bizzat Talat Paşa’nın girişimiyle kabineyi kuran Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya niyeti olmadığı çabuk anlaşıldı.

GAYRI MEŞRU MU? . Enver, Talat ve Cemal paşaların kaçışlarına da yardım ettiği sanılan Ahmet İzzet Paşa, İttihatçılar hakkında soruşturma açılmasını engellemeye çalıştı, bazı evrakları imha etti, aranan bazı sanıkların İstanbul’dan çıkmasına yardım etti. Tepkiler üzerine Ahmet İzzet Paşa kabinesi istifa etti ve 11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa kabinesi kuruldu. Hürriyet ve İtilaf etrafında toplanan muhalifler ve İtilaf Devletleri yargılamalar için yeni hükümeti de sıkıştırmaya başladılar. Ardından başlayan bir buçuk yıllık yargılama süreci, hiçbir tarafı memnun etmeden sona erdi. Bu haftanın konusu, İtilaf Devletleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Damat Ferit Paşa gibi, şaibeli ve ‘gayrı milli’ unsurların güçlü etkisi yüzünden, resmî tarihçiler tarafından ‘gayrı meşru’ ilan edilen İstanbul yargılamaları.

* * *  

1915 Tehciri’nden sonra, Britanya Başbakanı Lloyd George şu itirafta bulunmuştu: “Ermenistan bizim kurduğumuz zafer sunağında kurban edildi... Zavallı Ermeniler bir kez daha eski efendilerinin ökçesi altında kaldılar... Türklerin kötü yönetim sicilinde bile eşi bulunmayan bu vahşet eylemiyle Ermeni nüfusu sayıca bir milyon azaltıldı. Bu tecavüzlerin gerçekleşmesindeki payımızı göz önünde tutuyor, elimize geçecek ilk fırsatta yaptığımız hatayı düzeltmek için ahlaki bir sorumluluk taşıyorduk.” (War Memoirs of Lloyd George, London: Ivor Nicholson & Watson, 1933, c.2, s.811)

ABD’de ise, daha tehcir sırasında ciddi bir kamuoyu hassasiyeti vardı. Sadece The New York Times gazetesi tehcirle ilgili 194 makale yayınlamıştı. Bunların yüzde 70’i ilk dört sayfada yer almıştı. (The Armenian Genocide. News Accounts from the American Press: 1915-1922, Yay. Haz. Richard D. Kloian, Berkeley: ACC Books, 1985.) İstanbul’dan 1916 kışında ayrılan eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau, İstanbul’dan Washington’a yolladığı ‘mahrem’ ve ‘gizli’ raporları kaydettiği günlüğünü 1918’de kitap halinde yayınlanınca bu hassasiyet katlanarak arttı. Halbuki Morgenthau, İstanbul’da iken, ABD hükümetine ve Protestan misyonerlerine, Osmanlı Devleti’ne Ermeni Tehciri konusunda baskı yapmamasını tavsiye etmişti. Gerekçesi, 1896’da benzer baskıların Abdülhamit’i, Ermenilere karşı sertleştirmesiydi. (Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story, New York: Doubleday, 1918, s. 301-325.)

20 bin Protestan ve Katolik kilisesi, 40 vali, bir Kardinal, 85 piskopos ve Harvard, Chicago, Princeton, Michigan gibi Amerikan’ın en prestijli üniversitelerinin içinde bulunduğu 250 kurumun rektörü, Osmanlı Devleti’nde büyükelçilik yapmış Oscar Straus, Henry Morgenthau ve Abram Elkus gibi isimlerin de dahil olduğu bir sivil toplum hareketinin önderliğinde Ermeniler için düzenlenen bir bağış kampanyasında 115 milyon dolar toplanmıştı ki bu dönemi için son derece büyük bir paraydı., (The Lausanne Treaty, Turkey and Armenia, New York, 1926, s. 204.).  

BEŞİNCİ ŞUBE KOMİSYONU

Başını Britanya ve ABD’nin çektiği uluslararası baskılar çok ağırdı ama, içerden gelen baskılar da ciddiydi. Peyam-ı Sabah, Hadisat, İleri, Alemdar, Yeni İstanbul, İkdam ve Zaman gibi İttihatçı karşıtı gazetelerin yürüttüğü kampanyalar ve Mütareke’den kısa süre önce, 10 Ekim 1918’de tekrar açılan Meclis-i Mebusan’ın ilk oturumlarından birinde, İttihatçı kökenli Trabzon Mebusu Mehmet Hafız Bey’in, savaş ve tehcir sırasında yaşanan cinayet ve katliamların soruşturulması talep etmesiyle başlayan ateşli tartışmalar Meclis’in kapandığı 21 Aralık 1918’e kadar sürmüş ve sonunda ‘savaş ve tehcir suçlarını kovuşturmak’ için Meclis bünyesinde bir komisyon kurulmasına karar verilmişti. ‘Beşinci Şube Komisyonu' adıyla anılan bu komisyonu ‘Suiistimalleri, Hesapları ve Seyyiatı Tetkik Komisyonu’ (başkanından dolayı ‘Mazhar Komisyonu’ diye anılacaktı) izledi. (5. Şube soruşturma tutanaklarının yeniden basımı için: Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması, Temel Yayınları, 1998. ‘Mazhar Komisyonu’ raporları ise ortada yok. Tahminlere göre ATASE arşivlerinde saklanıyor.)

O güne dek pek sesi çıkmayan Padişah Vahdettin, 24 Kasım 1918 tarihli Daily Mail gazetesine verdiği mülakatta, ‘bazı siyasi komiteler tarafından Ermeniler hakkında icra edilen muamele’nin nihayet soruşturulmaya başlamasından duyduğu sevinci belirtiyordu.  

HÜRRİYET VE İTİLAFÇILAR SAHNEDE

İttihatçıların 23 Ocak 1913’teki Babıâli Baskını’ndan sonra dağılan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bu ortamdan cesaretlenip, 14 Ocak 1919’da ikinci kez kuruluş toplantısı yaptı ve İttihatçılara karşı cephenin liderliğine soyundu. Tehcir sırasında Diyarbakır Valisi olan Dr. Reşit’in 25 Ocak’ta hapisten kaçması üzerine muhalefet yargılamaların başlaması için hükümeti sıkıştırmaya başladı. Baskılar sonuç verdi ve Ocak ayı sonu itibariyle 112 zanlı dönemin ünlü hapishanesi Bekir Ağa Koğuşu’na konuldu.

Beşinci Şube tarafından yürütülen soruşturmalar sonunda, ‘1 milyon Ermeni ile 550 bin Rum’un öldürüldüğü, gayri Müslim azınlıklardan oluşturulan Amele Taburları’nda ise 250 bin kişi açlık ve yoksulluktan öldüğü’ gerekçesiyle, savaş ve tehcir suçlularının Divan-ı Harb-i Örfîlerde yargılanmasına 5 Şubat 1919’da başlandı. Ertesi gün, 25 Ocak’ta hapishaneden kaçmış olan Dr. Reşit Bey, yakalanacağını görünce intihar etti.

‘NEMRUT MUSTAFA DİVANI’

Sadece İstanbul’da üç tane Divan-ı Harp vardı. Ayrıca başka illerde de mahkemeler kurulmuştu. Mahkemelerin başındaki Mustafa Nazım Paşa’nın Kürt asıllı olduğunu ve verdiği kararların haksız olduğunu ima etmek için resmî tarihçiler tarafından ‘Kürt Nemrut Mustafa Divanı’ diye adlandırılan bu mahkemelerde, mahkeme heyetlerini oluşturan yedi sivilden üçü Hıristiyan’dı. Bunlardan bir tanesi hâkim olarak görev yapıyordu. Ancak 4 Mart’ta Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın desteğiyle kurulan Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından, Hıristiyan ve sivil üyelerin görevlerine 8 Mart’ta son verildi, geriye sadece Müslüman ve asker üyeler kaldı.

Duruşmalar, basına ve izleyicilere açık olarak yapıldı. 1921’e kadar toplam 63 dava açıldı, Bunlardan 8’i dava açılma aşamasında ‘gereksiz’ görülerek reddedildi. Kalan 55 davanın 34’ünde sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar. 21 dava ise beraatla sonuçlandı. Davaların 12’sine ait belgelerin tamamı ya da bir kısmı dönemin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ve dönemin önemli gazeteleri İkdam, Alemdar, İleri, Ati, Peyam-ı Sabah, Tasvir-i Efkâr ve Vakit’te geniş biçimde tefrika edildi. Davada Dahiliye Nazırlığı ile, 3. ve 4. Ordu Komutanlığı, 5. Kolordu ve 15. Tümen Komutanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa, Ankara Vilayeti ve İstanbul Merkez Komutanlığı’ndan çeşitli vilayetlere ve kaymakamlıklara gönderilen çoğu şifreli belgeler sunuldu. Bunların orijinalliği sanıklar ve ilgili kurumlarca tescil edildikten sonra dosyaya konuldu. Cemil Arif başkanlığındaki sanık avukatları, savunmalarını ‘Ermeni katliamına dair suçların adi suçlar olmayıp hükümet tarafından çıkarılan ve padişah tarafından onaylanan tehcir kanunu uygulamaları çerçevesinde gerçekleştiği’ üzerine kurmuşlar, yani tehcirin merkezi hükümetin işi olduğunu kabul etmişlerdi.

BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI’NIN İDAMI

İlk ceza, Boğazlıyan Kaymakamı (daha sonra Yozgat mutasarrıf vekili) Kemal’e verildi. 10 Nisan 1919’da idam sehpasına çıkarken “Sevgili Vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum, Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir" diyen Kemal, böylece asıl suçluların kimler olduğuna dair tarihe not düşmüştü. (Aktaran A. Alper Gazigiray, Tarihten Günümüze Ermeni Terörünün Kaynakları, Gözen Yayınları, 1982 s. 533.) Ancak idam İstanbul’da büyük bir İttihatçı gösterisine neden oldu. Gösterinin şiddeti ile Hükümet idam hükmünün İtilaf Devletleri’ne verilen bir taviz olduğunu düşünmeye başladı. Padişah, idam hükmünü onayladığı halde, ‘işin intikam ve bilahare mukatele (karşılıklı katliam) şeklini almasından’ duyduğu endişeyi belirtti.

15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilince, psikolojik ibre tamamen İttihatçılardan yana döndü. 28 Nisan’da İttihat ve Terakki yöneticilerinin davası başladı ancak 20 ve 23 Mayıs günlerinde İstanbul’da kitlesel gösteriler yapıldı. Damat Ferit kabinesi, halkı yatıştırmak için Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan 41 tutukluyu serbest bıraktı. Gerek serbest bırakmalardan gerekse gösterilerden dolayı telaşlanan İngilizler 28 Mayıs 1919’da Bekir Ağa Bölüğü’ndeki 67 tutukludan 12’sini Mondros’a, geri kalanını Malta’ya götürdüler. Daha sonra buna savaş sırasında görevde olan kabinelerin bakanları eklendi. 3 Haziran’da Malta’ya götürülenlerin dosyaları ayrılarak duruşmalara devam edildi. 13 Temmuz’da Enver, Talat, Cemal paşalar ile 13 kişi gıyaplarında ölüm cezasına çarptırıldıktan sonra davalar bitti. İdama mahkûm edilenlerden sadece ikisi; Erzincan Jandarma Komutanı ‘Hayran Baba’ lakaplı Hafız Abdullah Avni Bey 22 Temmuz 1920’de, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey 5 Ağustos 1920’de idam edildiler.

MALTA MAHKÛMLARI

16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından ‘resmen’ işgalinden sonra aralarında Ankara’nın temsilcilerinin de bulunduğu 80 kişinin daha Malta’ya götürülmesi üzerine, kırım suçlularının yargılanması Anadolu Hareketi için ‘hayat memat’ meselesi haline geldi. 27 Mayıs 1921’de İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesi’nin Mustafa Kemal için idam cezası vermesi (o tarihe kadar Milli Mücadele kadroları için verilen idam cezalarının sayısı 100’e ulaşmıştı) Ankara’nın tavrının sertleşmesine neden oldu. 11 Ağustos’ta Ankara hükümeti, ‘tehcir vesaire’ dolayısıyla İstanbul hükümetince kurulan İdare-i Örfîye Divanı Harbi’ni lağvettiğini ilan etti. Mustafa Kemal, 12 Ağustos’ta tehcir suçlamasıyla ‘vatan evlatları’ idam edilecek olursa, kendisinin de İngiliz Yarbayı Rawlinson'u ve diğer İngiliz esirleri asacağını İstanbul’a bildirdi. Aynı gün, Meclis’te Boğazlayan Kaymakamı Kemal ile Urfa Mutasarrıfı Nusret ‘Milli Şehid’ ilan edildi ve ailelerine maaş bağlanmasına karar verildi. Bu tarihten sonra İstanbul’da yeni bir tutuklama olmadı. (Süreç hakkında ayrıntılı bilgi için Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınevi, 2002, s. 388-481.)  


Bekir Ağa Bölüğü’ndeki piyasa havası

İşbirlikçi Damat Ferit Paşa’nın ve İttihatçıların can düşmanı Hürriyet ve İtilafçıların etkisi ortadayken, İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî yargılamalarının siyasi karakterde olmadığını söylemek zordu ancak İttihatçılar gerek soruşturmalar, gerekse davalar boyunca, siyasi ibreyi kendilerinden yana döndürmekte büyük başarı göstermişlerdi. Öncelikle sanıklar herhangi bir baskı ya da kötü muamele görmedikleri gibi duruşmalarını beklerken son derece gevşek koşullarda gözaltında tutulmuşlardı.

Beyazıt’ta, Harbiye Nezareti’nin (bugün İstanbul Üniversitesi Merkez Binası) kuzeydoğusunda yer alan Bekir Ağa Bölüğü, 1870’lerden beri hapishane olarak kullanılıyordu. Uzun tarihi boyunca, Bölük’te kalanlara yapılan muamele hakkında birbirinin tam zıttı anlatımlar çoksa da, ‘Savaş ve Tehcir suçluları’ ile ilgili koşullar iyi bilinmektedir. Örneğin, 10 Mart 1919’da başka bir olaydan dolayı gözaltına alınan gazeteci Ahmet Emin (Yalman) anılarında şöyle der: “Polis Müdürlüğü’nün üst katındaki açık teras kısa bir zamanda bir piyasa yeri haline geldi. Tal’at, Enver, Cemal, Dr. Bahaettin Şakir ve Dr. Nazım hariç olmak üzere bütün harp devrini temsil eden adamlar, eski sadrazam Said Halim Paşa’sıyla Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’siyle orada idi. Vekiller heyeti kararıyla mevkuflarla ihtilat (tutuklularla konuşma) yasaktı. Bununla beraber yüksek makamlardan izin alabilen imtiyazlı ziyaretçiler akın ediyordu. Bu arada Mustafa Kemal Paşa da geldi. Mevkuflar arasındaki tanıdıklarıyla ve bilhassa Fethi Bey’le uzun zaman görüştü. Evlerden güzel yemekler geliyor, herkes birbirine ikram ediyordu. Okuyacak şey de boldu...” (Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, Pera Turizm ve Ticaret A.Ş. Yayınları, 1997, s. 411-413.) Mustafa Kemal ‘kırım’ tutuklularını daha sonra da ziyaret etmişti. Aynı şekilde Kazım Karabekir de 13 Şubat 1919’da, yani Doğu’ya atanmasından bir gün önce, Bekir Ağa Bölüğü’ne veda etmeyi ihmal etmemişti. (Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Cem Yayınları, 1992, c. 1, s. 278.)

‘AYIP OLMASIN’ DİYE DÖNENLER

Bir İngiliz raporu da bunları doğruluyordu: “a) Toplam 112 kişi olan mahkûmlar hapishanede istedikleri gibi gezinebiliyorlar ve bütün gün bir arada bulunuyorlar. b) Mahkumların arkadaşları için ziyaret saatleri güya 12 ile 14 arası ama bu saatlere uyulmuyor ve isteyen istediği zaman cezaevine gelip gidiyor. c) Cezaevine gelen ziyaretçiler, girişleri sırasında tesadüfî göz atmalar dışında herhangi bir aramaya tabi tutulmuyorlar ve bu kişilerin bazen yiyecek olduğunu iddia ettikleri büyük paketlerle geliyorlar, halbuki bu paketlerin içinde her şey olabilir. d) Kadınlar tüm gün istedikleri zaman gelebiliyorlar ve hiç bir aramaya tabi tutulmuyorlar. e) Türk askerleri güya mahkûmları gözetlemekle görevliler ama bütün gün onlarla birlikteler, eğer rüşvete dayanıklı değillerse, rahatlıkla mahkûmların kaçışına yardımcı olabilirler.” ( FO371/4173/84878, folio 487’dan aktaran Taner Akçam, ‘‘Review Essay: Guenter Lewy’s The Armenian Massacres in Ottoman Turkey,’’ Genocide Studies and Prevention 3, 1 April 2008, s. 127.)

Celal (Bayar) Bey’in aktardığına göre de sanıkların çoğu istediği zaman hapishaneyi terk edebiliyorlar ve ancak birkaç gün sonra, o da, kendi deyimleriyle, hapishane müdürüne ‘ayıp olmasın’ diye geri dönüyorlardı. (Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 5, Baha Matbaası, 1967, s. 1529.) Eski Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, hapishaneden istediği zaman çıkanlar arasındaydı. 25 Ocak 1919’daki firarı, aslında hapishaneyi terk ettikten sonra geri gelmemesi biçiminde olmuştu. Yozgat davasında 15 yıl ağır hapis cezasında çarptırılan Feyyaz Ali adlı bir suçlu ise başka bir ildeki davasına gidebilmesi için hapishaneden serbest bırakılınca, Ankara’ya gitmiş ve Büyük Millet Meclisi’ne katılmıştı. Tutuklu İttihatçıları hapishaneden kaçırmak için bir plan hazırlayan ve kendisi de bir İttihatçı olan Yunus Nadi, daha sonra anılarında, tekliflerini yalnız Halil (Kut) Paşa ile Küçük Talat’ın (Muşkara) kabul edip kaçtığını, diğerlerinin, “nasıl olsa yakında hepimiz çıkacağız” diyerek red ettiklerini aktarmıştı.(Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, 1978, s. 64.)

MALTA’DAKİ TUTUKLULARLA İNGİLİZ TUTSAKLARIN TAKASI

Ancak, Britanya, Malta’daki tutukluları mahkûm etmeye yetecek sağlam kanıtlar toplayamamıştı. Kanıtların büyük bir kısmı İttihatçılar tarafından yok edilmişti. (Bu konuda daha fazla bilgi için yine bu sütunlarda 25.5.2008 tarihinde yayınlanan ‘Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak” adlı yazıma bakılabilir.) Osmanlı yetkilileriyle tam bir işbirliği sağlanamamıştı. ABD bile elindeki belgeleri vermekte gönülsüz davranmıştı. Sonunda, Britanya da pes etti ve Ankara’nın elindeki İngiliz tutsaklarla Malta’dakileri takas etmek için Ankara’yla temasa başladı. 16 Mart 1921’de Ankara temsilcisi Bekir Sami (Kunduh) Bey ile Britanya Hükümeti arasında tutsakların değiştirilmesi için bir anlaşma imzalandı. İngilizler, Malta’daki 144 kişiyi, (130’u doğrudan Ermeni katliamlarına karışmakla suçlanıyordu) ‘delil yetersizliği’ gerekçesi ile peyderpey salıverilmeye başladılar. Britanya Yüksek Komiserliği, savaş sırasında İngiliz savaş esirlerine zalimce davranan sekiz kişiyle, Ermenilerin toplu katliamlarında rolü olan dört kişiyi serbest bırakmama kararındaydı ama bu dört kişiden üçünün de dahil olduğu 16 kişilik bir grup 30 Ağustos 1921’de Malta’dan kaçtı. Son takas, 1 Kasım 1921’de yapıldı. Bir İngiliz raporundaki şu cümleler, Malta’dakileri neyin kurtardığını gayet iyi özetliyordu: “Parlamento üyeleri arasındaki güçlü inanç, bir tek İngiliz esirin bir gemi dolusu Türk’e değeceği yönündeydi. Takas bu yüzden yapıldı.” (Süreç hakkında ayrıntılı bilgi için: Vartkes Yeghiayan, Malta Belgeleri, Belge Yayınları, 2007; Akçam, s. 561-570.)

DOSYANIN KAPANMASI

Lozan Barış Görüşmeleri sırasında İtilaf Devletleri’nin tüm ısrarlarına karşılık, Ermeni kayıplarının giderilmesi konusunda en ufak bir taviz vermeyeceklerini gösteren Türk tarafı en büyük mücadeleyi, tehcir suçlularının yargılanmasından vazgeçilmesi konusunda verdi. Ancak, sadece Türk tarafının değil, yaşanan trajedide dolaylı da olsa payı olan büyük devletlerin de eski defterleri açmaktan çıkarı yoktu. Sonuçta 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün ‘suçlar’ af kapsamına alındı ve 31 Mart 1923’te sivil mahkemeler ve Divan-ı Harpler tarafından verilen tüm cezalar için af çıkarılarak ‘Ermeni dosyası’ uluslar arası arena nezdinde ebediyen kapatıldı.

VEFA BORCU ÖDENİYOR

Dosya dışa karşı kapatıldı ama Tehcir’in ‘kahramanları’na devlet desteği devam etti. 27 Haziran 1926 tarihli 405 Sayılı kanunla ‘Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen veya bu uğurda zarara uğrayan Talat ve Cemal paşalar, Trabzon Valisi Cemal Azmi, Teşkilat-ı Mahsusa lideri Bahaettin Şakir, Cemal Paşa’nın yaverleri Süreyya Bey ve Nusret beyler, Sait Halim Paşa, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Dr. Reşit Bey, Hafız Abdullah Avni ve Muş Mutasarrıfı Servet Bey ve ailelerine ‘Emval-i Metruke’ (Ermeniler veya Rumlarca terkedilmiş mallar) faslından 20 bin liraya kadar kıymette arazi verilmesi kararlaştırıldı.

Mustafa Kemal’le kişisel çatışma içinde olduğu bilinen Enver Paşa için böyle bir uygulama yapılmadı. Sadece, 5 Temmuz 1939 tarih ve 4255 Sayılı Kanun’la Enver Paşa’nın çocukları Mahpeyker, Türkan ve Ali’nin Türkiye’ye gelmelerine izin verildi. Böylece, İttihatçılara karşı vefa borcu (!) birazcık olsun ödenmiş oldu...

Not: Yazıyı yazarken henüz satışa sunulmamış olduğu için okuyamadığım şu kitapta çok ilginç bilgiler olduğuna eminim: Taner Akçam ve Vahakn N. Dadrian, “Tehcir ve Taktil”, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları, İttihat ve Terakki Yargılanmaları, İstanbul Bilgi Ünivesitesi Yayınları, 2008.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT