İsrailoğullarının Deniz Geçişi Kıssası Tefsirlerinde İsrailiyat Olgusu

29.12.2009 20:19

Cengiz Duman

Giriş:

İsrail oğullarının deniz geçişi kıssasıyla ilgili olarak şimdiye kadarki yazılarımızda, kıssanın anlaşılması üzerine yapılan rasyonal yorumlarla ilgili araştırmalarda bulunduk.

Bu araştırmalarımız esnasında aynı zamanda şu olumsuz olguların altını çizmiştik. "Klasik tefsirlerde, bu hususlar mucize olarak görülmekle beraber İsrailiyata dalınmasıyla! Birlikte olay saf halden karışık anlatımlara boğulmaktadır….Kur'an kıssalarındaki "tarihselliğe" dair tarih, coğrafya, biyografi, kronoloji, arkeoloji gibi ayrıntılara ait anlaşılması gereken olgular, tek ve her şeyi bilen! Vasıtasıyla idrak edilmeye çalışılmaktadır ki, bu da kıssaların anlaşılmasını daraltarak; geçmişte İsrailiyat, günümüzde ise rasyonaliteye teslim etmek anlamına gelmektedir."1

Bu yazımızda ise İsrail oğullarının deniz geçişi kıssasıyla ilgili olarak, tefsirlerde görülen "İsrailiyat" olgusunu ele alarak; Kur'an kıssalarının mufassallaşmasındaki olumsuzluklarını gündem etmeye çalışacağız.

İsrailiyat nedir İslam kaynaklarına nasıl girmiştir:

Öncelikle İslam ilahiyatında, İsrailiyat kelimesine ne anlam yüklenmektedir ona bakalım. Kur’an-ı Kerim'de geçen, "İsrail" kelimesi Tevrat kaynaklı bir kelimedir. Kur'an bu kelime ve kavram ile Hz. Ya'kub'u ve onun soyundan olan etnik-dini topluluğu ifade etmektedir. Yakub’un lakabının "İsrail" olduğunu şu iki ayeti ile tasdik etmektedir: “Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in(Yakub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrail oğullarına helâl idi.”2 “…İbrahim ve İsrail(Yakub)'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.”3

Tevrat'ta Yakup kıssasında anlatılan bir bölümde; "Hz.Yakub’un peygamber tayin edildiği bir dönemde bir gün;  güreş yaptığı biri ile yenişemeyip, güreş yaptığı kişinin uyluk kemiğini incitmesi üzerine; “tanrı ile güreşen” veya “Tanrı ile uğraşan” manasına gelen “İsrail” lakabını alır. Tanrıyla güreşmesine dair anlatılan bu muharref kıssadan itibaren Yakub’un adı onur ünvanı olarak “İsrail” (Yisrael) adıyla; O’nun çocukları da “İsrailoğulları” (Bney Yisrael) unvanıyla tarihe geçmiştir.4 İsrailiyat kelimesi, İsrail kelimesinden türetilmiş bir kelimedir. Yine Kur’an-ı Kerim’deki “kırk”5 ayeti kerimede, İsrail oğulları kelime/kavramı yer almaktadır.

Tevrat ve Kur'an'da yer alan İsrail kelimesinden türetilen "'İsrailiyat' İsrailiye kelimesinin çoğuludur. Kelime İsrail'i bir kaynaktan aktarılan kıssa veya hâdise manasınadır."6

İsrailiyat kelimesi, sadece Hz. Ya'kub'un, İsrail lakabına istinaden adlandırılan İsrail/Ya'kub oğulları dininden gelen dini rivayetlere atfedilen bir kelime olmasına rağmen; süreç içerisinde kavramlaşması sırasında birçok öğeyi içerisine almış ve karışık bir kavram haline gelmiştir. Bunu neden diyoruz. İsrailiyat kelimesi daha sonraları Hıristiyanlık, Sabilik, Mecusilik ve İslam dini müntesiplerine ait iç kaynaklı rivayetlerin tümünü içerisine alan bir yapıya dönmüş veya ifade eder hale gelmiştir.

Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, İsrailiyatı tarif ederken; "Her ne kadar tefsirde İsrailiyat lafzından, Yahudi kültür ve medeniyetinden, tefsire aktarılan rivayetler ve tefsirler anlaşılırsa da, biz bu kelimeyi daha geniş manada kullanarak Yahudi, Hıristiyan ve diğer kültürlerden, İslamiyet'e giren rivayetler olarak ele alacağız."7 Diyerek İsrailiyat'ın içerisine Hıristiyanlık ve diğer kültürler diye ilavede bulunmaktadır.

Ancak bu tanımlamada eksik kalmaktadır. A. Aydemir, İsrailiyat kelimesi; "… her ne kadar tefsire girmiş Yahudi kültürünü ifade ediyorsa da, bunda bir inhisar düşünülemez. İslâm'a ve özellikle tefsire girmiş olan Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlere ait kültür kalıntılarıyla, dinin gerek lehine ve gerekse aleyhine uydurulup Hz. Peygambere ve O'nun muasırları olan sahabe ile müteakip nesillere izafe edilen her türlü haber, İsrâîliyyat kelimesinin manası içine girer. Bir kelime ile İslâm'a yabancı olan her şey bu kelimenin bün­yesinde mütalaa edilmelidir."8 diyerek, İsrailiyat kapsamını daha genişleterek tanımlamaktadır.

Ancak bu tarifte de eksik kalan noktalar bulunmaktadır. İsrailiyat kavramı iyi yönde mi kötü ya da olumsuz anlamda mı tanımlanmaktadır burası muğlâk kalmaktadır.

İ. Cerrahoğlu, bu hususta şöyle bir tasnif yapmaktadır: "O halde İsrailiyat denilen haberleri üç kısıma mütalaa edebiliriz: a)Sıhhati bilinip, kitaba muvafık olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir. b) Yalan olduğu bilinip, kitaba muhalif olanlar ki, bunların rivayeti asla tecviz edilmez. c) Sıhhatini tam olarak bilemediğimiz, bu bakımdan ne kabul ve ne de yalanlayabildiğimiz rivayetlerdir. İslamî tefsirdeki ihtilaflar buradan çıkmaktadır."9

Bu hususa İbni Haldun şöyle bir tespitte bulunmaktadır: "Naklettikleri haberler üzerinde dikkatle düşünerek, haber verilen hadise ve olayların vukuunun mümkün olup olmadığına inanarak nakletmedikleri için çok yanılmışlar ve doğru yoldan saparak vahim hata çöllerinde yollarını kaybetmişlerdir."10

Dolayısıyla İsrailiyat kavramı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinlerden gelen tüm malumatı kapsıyor gibi gözükse de, aslında, İslam kültürüne giren, Kur'an noktai nazarından olumsuzluk ifade eden "şeyleri" içine alan bir kavramdır demek daha doğru olacaktır. Kur'an ile uyuşan bilhassa Tevrat ve İncil malumatının ve Kur'an noktai nazarından problem teşkil etmeyen diğer aktarımlar, İsrailiyat olarak nitelendirilemez.

Bizim, Kur'an kıssaları ile ilgili çeşitli yazılarımızda yer alan ve bilhassa bu yazımızda üzerinde duracağımız "İsrail oğullarının deniz geçişi kıssası tefsirlerinde israiliyat olgusu" yazımız, olumsuz anlamdaki rivayetlere verilen anlam olan İsrailiyat üzerine olacaktır.

İsrailiyat olgusu, neredeyse Kur'an'ın nüzul döneminden başlayarak, mevzu hadisler veya diğer –bilhassa Yahudilikten dönerek Müslüman olan sahabe aracılığıyla- tevatüren, isnatlı veya isnatsız; Kur'an'ın prensiplerine muhalif olduğuna bakılmaksızın sahiplenilerek aktarılmıştır. "…sahabe devrinden itibaren, İsrailiyat denilen menkûlat, ekseriye Kur'an'ı Kerim'de, kısa ve kapalı olarak zikredilen kıssalar etrafında dönmüştü. Bu kapalı kıssalar etrafında meydana gelen boşlukları doldurmak için, diğer mukaddes kitap mensuplarına müracaat edip, onların bu hususta kitaplarında bulunan tamamlayıcı malumatı aktarmışlardı."11 "Çünkü tefsir kitaplarında nakledilen İsrailiyatın hemen hemen tamamı kıssalarla ilgili bölümlerde geçmektedir."12

İslam ilimlerinin tedvini ile birlikte; neredeyse hemen her konudan anlayan ve her şeyi bilen! müfessirler veya tarihçiler tarafından Kur'an kıssalarının mufassallaştırılmasında sahih bir metodoloji inşa edilemediği için; "İsrailiyat" denen, gerek Yahudi-Hıristiyan, gerekse diğer dini ve kültürel ağırlıklı, olur olmaz rivayetler, Kur'an perspektifinden metin tenkidi yapılmadan,  kadim İslam kaynaklarından olan tefsir ve tarih kitaplarında yerlerini almıştır. "…bazı müfessirler, Kur'an'ı bidayetten nihayete kadar ayet ayet tefsir etmeye başladıklarından, arada meydana gelen boşlukları, Yahudi, Hıristiyan haberleriyle kapatmak yoluna gitmişlerdir. Bu bakımdan tefsirde, birbirine zıt lüzumsuz haşviyat zuhur etmiştir."13 Prof. Cerrahoğlu bu hususta müfessirleri, ağır sözlerle itham etmektedir. "Bu gibi menkûlat, zamanla çoğalmış, gafil olan müfessirler kitaplarını, çeşitli merviyyatla doldurmuşlardı."14

Dolayısıyla olur olmaz, Kur'an noktai nazarından metin tenkidi yapılmamış tüm olumsuz manadaki "İsrailiyat adı altında toplanan rivayetlere "İslam mitolojisi" ya da İslam folkloru" adını vermek mümkündür."15

Bu kadim İslam kaynakları silsilesi ile günümüze kadar gelen bu "mitolojik" ya da "folklorik" "İsrailiyat" kıssa kültürü,  Kur'an'i gerçeklerin arada kaybolduğu! Ya da örtülüp sislendiği metinler olarak bize ulaşmıştır. Kıssalarda geçen olaylardaki nedensellik, sebep-sonuç ilişkileri yok olmuştur. Bu "mitolojik" ya da "folklorik" "İsrailiyat" olgusu, Kur'an noktai nazarından, Kur'an kıssalarının anlaşılması açısından olumsuzluk arz etmektedir.

Bu olumsuz duruma alternatif getirmek isteyen "çağdaş" müfessirler ise tam tersi bir yol tutarak geleneğin tüm yorumlarını ya kale almayarak ya da çok geri plana iterek, kıssaları "akılcı" "rasyonal" olarak ya da onlara "sembolik" anlamlar yükleyerek yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmiş dönemlerde "İsrailiyat" ile ifrat noktasına ulaşılan mufassallaştırma olgusunu, "Rasyonalite" ya da sembolizm ile tefrit olumsuzluğuna evirmişlerdir.

İnşallah, Kur'an kıssaların anlaşılmasında olumsuzluk arz eden tefsir ve tarih kitaplarındaki İsrailiyat kavram veya olgusunu daha geniş olarak bir başka yazımızda inceleyeceğimizi belirterek şimdilik konumuza devam edelim.

Tefsirlerde İsrailiyat rivayetleri:

Bu kısa izahattan sonra tefsirlerde yer alan, İsrail oğullarının deniz geçişi ile ilgili bazı örnek! " İsrailiyat" nevi rivayetleri alıntılayalım. "Hz. Mûsâ da denize varıncaya kadar yoluna devam etti. Denize: "ayrıl" dedi. Deniz ona: Ey Mûsâ, sen oldukça büyüklendin. Ben Ademoğlundan kime ayrıldım ki senin için ayrılayım? O sırada Mûsâ ile birlikte atı olan bir adam vardı. Bu adam ona: Ey Allah'ın peygamberi, sana hangi tarafa doğru gitme emri verildi? Diye sorunca Hz. Mûsâ ona: Bana bu yöne gitmekten başka bir yere gitmek üzere emir verilmiş değildir, dedi. Bunun üzerine adam, atını denize sürdü, denizde bir süre yüzüp çıktı. Tekrar: Ey Allah'ın peygamberi hangi tarafa gitmek üzere sana emir verildi? Deyince yine Hz. Mûsâ: Bana bu taraftan başka bir yere gitmeme dair emir verilmiş değildir, dedi. Adam: Allah'a yemin ederim yalan söylemediğin gibi sen yalanlanmazsın da. Sonra ikinci bir defa atını denize sürdü ve denizden çıkıncaya kadar yüzmeye devam etti. Yine: Ey Allah'ın peygamberi, hangi tarafa gitmek üzere sana emir verildi? diye sorunca Hz. Mûsâ: Bana bu yöne gitmekten başka bir tarafa gitmem emredilmiş değildir, dedi. Adam yine, Allah'a yemin ederim yalan söylemediğin gibi sen yalanlanmazsın, dedi. Bunun üzerine Allah Hz. Musa'ya: "Asan ile denize vur" (eş-Şuara, 26/63) diye vahyetti. Hz. Mûsâ asasını denize vurunca "ardından deniz ikiye ayrıldı, her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu." (eş-Şuara, 26/63) Deniz de on iki sıbt (kol) için on iki kola ayrıldı. Her bir kolun bir yolu vardı ve birbirlerini de görüyorlardı. Şöyle ki denizin kollarının arasından delikler ve pencereler oldu ve birbirlerini bu delik ve pencerelerden görebiliyorlardı. Hz. Mûsâ ve beraberindekiler oradan çıkıp, Firavun ile birlikte bulunanlarsa dikilip kalınca deniz onların üzerlerine kapandı ve onları suda boğdu. Anlatıldığına göre bu deniz Kızıldeniz'dir. Hz. Mûsâ ile birlikte atı üzerinde bulunan adam ise onun yanındaki genç delikanlı Yûşâ b. Nûn idi. Şanı yüce Allah da denize: Sana asası ile vurduğu vakit Mûsâ için ayni, diye emir verdi. Deniz, o geceyi çalkalanarak geçirdi. Sabah olunca Mûsâ denize vurdu ve Hz. Mûsâ denize: Ebû Halid künyesini verdi. Bunu da İbn Ebî Şeybe zikretmiştir. Müfessirler bu hususa dair pek çok kıssalar zikrederler. Bizim zikrettiğimiz bu miktar ise yeterlidir."16

Kurtubi'nin, tefsirinde naklettiği rivayette "İsrailiyat" olarak nitelenen bu muhtevanın çoğu, aslında "kafadan sallamalar"  diyebileceğimiz cinsden, boşluk doldurmalardır.

Deniz geçişi bir mucize iken onun içinden bir veya birkaç mucize daha devşirilmektedir. Musa'nın(a.s) denizle konuşması ayrı bir mucizedir. "…(Musa) Denize: "ayrıl" dedi. Deniz ona: Ey Mûsâ, sen oldukça büyüklendin. Ben Âdemoğlundan kime ayrıldım ki senin için ayrılayım?" Görülüyor ki mucize olmadan bir mucize daha!  Gerçekleştirilmekte, deniz konuşturulmaktadır. Kur'an'da ve Tevrat'ta bile yer almayan bu ayrıntı gaybı bilen –Hâşâ- biri tarafından mı şahit olunmuş bir vakıadır ki, hem aktarılmakta hem de bu rivayet, Kur'an noktai nazarından, bir metin tenkidine uğramadan tefsir kaynağı içerisine alınmaktadır. Hadi ilk aktaran hata yapmış, daha sonraki kaynaklar nasıl ve hangi mantıkla bunlara kitaplarında yer vermişlerdir.

Anlatılan bu metinde Kur'an ve Tevrat'ta olmayan bir ayrıntı daha ortaya atılarak " Mûsâ ile birlikte atı olan bir adam vardı…" diye anlatılmaya başlanan, ek kıssacıkta! Mezkûr atlıya, denizden geçiş için bir mevkii buldurulmaya çalışılmaktadır. "…Sonra ikinci bir defa atını denize sürdü ve denizden çıkıncaya kadar yüzmeye devam etti. Yine: Ey Allah'ın peygamberi, hangi tarafa gitmek üzere sana emir verildi? Diye sorunca…" Nihayetinde bu atlının, Musa'nın hizmetkârı, Yûşâ b. Nûn olduğu açıklanmaktadır.

Yuşa bin Nun, Tevrat'ın bir peygamberi olduğu ve Hz. Musa'nın yanında onun ölümüne kadar hizmet ettiği detayları ile anlatıldığı halde böyle bir olaya dair bir anlatı mevcut değilken bu rivayeti nereden ithal ettikleri meçhuldür. Kur'an'da ise Kehf suresinde anlatılan Âlim kul ve Musa kıssasında geçen bu hizmetkârın adı verilmemektedir. Kur'an'da başka kıssası anlatılmayan bu kişinin; Kur'an-Tevrat bağlamından Hz. Musa'nın hizmetkârı Yuşa bin Nun olacağı kabul edilmektedir.17 O halde kaynağı bilinmeyen ve hatta gaybi bir olay, nasıl kaynaklara rahatlıkla girebilmektedir.

Bütün bu İsrailiyat nevi rivayetlerin kaynağı, Talmud'da geçen "Rabbinik" yorumlardan kaynaklandığını gözlemlemekteyiz. Talmud kaynaklarındaki benzeri yorum şöyledir: "Yeuda (Yahuda) Kabilesi başkanı Nahşon Ben-Aminadav suya ilk giren kişi oldu. Onu tüm Yeuda Kabilesi izledi. Fakat suda bir hareket olmadı. Su boyunlarına kadar geldiği anda ise Yam-Suf(Kamış denizi veya Kızıl deniz) mucizesi gerçekleşti."18

Talmud'daki, İsrail oğullarına daha sonra "Yahuda" isminin verileceği Yahuda kabilesi üzerinden yapılan bu "etnisite" ya da "kabilecilik" kokan bu "rabbinik" yorum; İslam kaynaklarına geçildiğinde Müslümanlarla daha ortak bir payda olabilecek, Musa'nın(a.s) ve aynı zamanda ondan sonra peygamber olan, uşağı/hizmetkârı Yuşa bin Nun'a giydirilerek, onun üzerinden yeni bir senaryo yazılmış görülmektedir.

Dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise kesin ifadelerle senedli olarak aktarılmaktadır. " Hz. Mûsâ denize: Ebû Halid künyesini verdi. Bunu da İbn Ebî Şeybe zikretmiştir." Peki, İbn Ebî Şeybe, bu rivayeti nereden almıştır. Gaybi bir ayrıntı, Kur'an'da bildirilmezken nasıl elde edilmiştir.

Kur'an'ın şu ayetleri dururken ve bunlar nazarında, kıssalar ile ilgili, kaynaklara alınacak rivayetler metin tenkidine tabi tutulması gerekirken, yolgeçen hanı gibi olumsuzluk içeren her türlü rivayetler kaynaklara doldurulmuştur. Bakınız Kur'an, kıssaların, resul-gayb ilişkisi hakkında, resule ve diğer muhataplara ne diyor: "(Ey Muhammed!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar çekişirken de yanlarında değildin."19 "(Ey Muhammed!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır."20 "İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin)."21

Kurtubi'den aktardığımız metnin sonundaki ifade çok dikkat çekicidir. "..Müfessirler bu hususa dair pek çok kıssalar zikrederler. Bizim zikrettiğimiz bu miktar ise yeterlidir…" Aslı astarı olmayan bu rivayeti tenkide tabi tutmadan olduğu gibi aktaran bu müfessir, kıssanın kaynağını, kendinden evvelki müfessirlere pas etmektedir. Bunca aktarılan uyduruk! Rivayetler, sanki takdis! Edilmiş insanların, anlattığı bir konumda bir ileriye doğru, günümüze kadar ulaşmıştır.

Müfessirleri ve tefsirlerini kutsayan! insanların, onlara hiçbir itiraz ve tenkitleri de olmayınca, sanki sahih gerçekler gibi "avam" halk bunları okumak, hutbe ve vaazlarda dinlemek zorunda kalmış ve kıssalar, mitolojik/efsanevî bir yapıya bürünerek, Allah'ın bu kıssalarda beyan etmek istedikleri, ya verilen tafsilatlarla boğulmuş! Ya etkisi azaltılmış ya da verilen mesajlardan başka yönlere tahvil edilmiştir. İşte "İsrailiyat" denen melun ve saptırıcı olgu budur!.. Deniz geçişinin mucizesini bırakıp Firavun'un, Hz. Cebrail'in kısrakları v.d atmasyonlarla! İlgilenilmeye başlanmıştır. Cenabı Hakk tarafından ayetlerde Hz. Musa'nın asa'sı ön plana çıkarılırken; müfessirlerin aktardığı İsrailiyat'ta ise melekler, kısraklar, Yuşa bin Nun'lar ön plana çıkmaktadır.

Tefsirlerde denizin yarılması ile ilgili olarak açılan yol hakkında ilginç bir anlatım vardır. "Hz. Musa, kendisine Allah tarafından verilen bir mucize daha gösterdi. Kızıldeniz'e asasıyla vurdu ve denizde, İsrail oğullarından on iki kabilenin geçeceği on iki yol Açıldı. Deniz yarılmış yol olmuştu. İsrail oğulları, Hz. Musa'nın komutasında bu yollardan karşıya geçmeye başladılar. Firavun ve ordusu da yetişmiş bu açılan yollardan onları takip ediyordu… Denizin nasıl yarıldığı hususunda Süddi diyor ki:.. İsrail oğulları, denizde açılan yollara daldı. Denizde, her toruna bir yol olmak üzere on iki yol açılmıştı."22 İsrail oğullarının on iki sıbt/boy'undan ve İsrail oğullarının çöl'deki yolculukları esnasında, Musa'nın(a.s) asa'sının darbesiyle fışkıran on iki gözeden mülhem olduğu anlaşılan bu rivayetlerde; deniz bile onların sıbtına göre yani on iki ayrı yola ayrılmaktadır.

Can havliyle denizden geçmesi gereken İsrail oğulları, öyle bir hiyerarşik düzen içindeler ki, canları ile uğraştıkları sırada ve hem de Tevrat'taki rivayetlere göre milyonlara varan kitleler, o keşmekeş içinde bile sıbtlarına göre hareket ederek, denizin yarılarak açılan yolundan on iki ayrı yol düzeninde denizi geçmektedirler.

Bu yorum tamamıyla, İsrail oğullarının kabile düzenini baz alan müfessir veya ravilerin! Kıssanın deniz geçişine mufassallık getirmek için oluşturdukları Talmud kaynaklı fantezilerdir. Kaos-keşmekeş-kargaşa anında milyonlara ulaşan sayıdaki topluluklardan düzen beklemek ve buna uygun –on iki ayrı yol- gibi oluşumlar, indî yorumlar veya rivayetlerden öteye gidemez.

Razî'de bu İsrailiyat'tan bigâne kalamamış ve on iki yolun ayrı bir detayı üzerinde bir rivayeti aktarmıştır.  "Asanı denize vur" diye vahyettik. (Vurunca) derhal deniz yarıldı, her parçası kocaman bir dağ gibi idi" (Şuara, 63) Bunun üzerine deniz, on iki dağ şekline girdi. Her birinde bir yol vardı… Bunun üzerine her kabile bir yol seçip içine girdiler. Daha sonra Musa (a.s)'ya "Biz, birbirimizi göremiyoruz" dediler. Hz. Musa (a.s)'da asasını yollar arasında kalan (duvar gibi olan) denize vurunca yollar arasında geçitler ve pencereler belirdi. Böylece her kabile, diğer kabileleri de gördüler."23

Buna karşı İbn Kesîr'in itirazları vardır. "Denildiğine göre denizde on iki yol açılmış. İsrail oğullarının her boyu, bir yoldan yürümeye başlamış, hatta koridorumsu bu deniz yolları arasında, yolcuların birbirlerini görmelerine imkân sağlayan pencereler varmış. Bu rivayet üzerinde tartışılabilir. Çünkü su pencereye ihtiyaç bırakmayacak olan saydam bir cisimdir."24

İşte gördünüz, Kur'an ve Tevrat anlatımlarında dağ/duvar biçiminde iki ayrı parçaya ayrılan deniz, İsrailiyat sayesinde bu sefer on iki dağ gibi parçaya ayrılmaktadır. Kur'an'daki ayet'te şöyle demektedir: "..Musa'ya: Asân ile denize vur! Diye vahyettik. Derhal yarıldı, her bölük bir dağ gibi oldu."25 Tevrat ise olayı şöyle aktarmaktadır: "Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgârıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü"26 Tevrat'ta bile deniz ikiye yarılırken, Yalmud'un rabbinik yorumları ve onların İslam kaynaklarındaki uyarlamaları olan İsrailiyat sayesinde! Deniz on iki parçaya ayrılmaktadır. Görün İsrailiyat'ın marifetini!..

Kur'an ve Tevrat anlatımlarına göre iki ayrı parçaya ayrılan denizi, daha sonra on iki parçaya bölen rivayeti aktaran Razî, oluşan on iki ayrı yolda, İsrail oğulları  sıbtlarının birbirini görmesini de sağlamaktadır!.. Turistik seyahat var sanki, anlamsız mufassallaştırmalar ve tabii ki, İsrailiyat ürünleri!...

Bakınız İsrail oğulları "Rabbileri", Kadim İslam kaynaklarındaki İsrailiyata kaynaklık eden Talmud'da bu hususta nasıl yorumlar yapmışlardır. "Yam-Suf (Kamış veya Kızıl deniz) içinde on iki tane koridor açıldı ve her koridordan bir kabile geçti. Sular Bene-Yisrael’in(İsrail oğulları) sağında ve solunda birer duvar gibi yükseliyordu fakat buna rağmen Tanrı onların içinden, böyle bir durumda insanın hissedeceği korkuyu aldı. Su duvarları, diğer kabilelerin de sorunsuz ilerlediklerini gösterecek şekilde saydamdı. Bu durum halka ek bir güven duygusu veriyordu."27

Bakın size bir örnek! "İsrailiyat" daha içinde ne ararsanız var. Cebrail, Mikail, İblis, Yuşa bin Nun, yetmiş, yüz bin, alaca, yağız atlı süvari, toplam bir milyon altı yüz bin asker, erkek ata, yağız Aygıra, kösnemiş (canı aygır isteyen) bir kısrağa binmiş Firavun, besili kısrağa, kısrak ata binmiş Cebrail, ne ayrıntı ararsanız var!.. Yeter ki, siz isteyin!..

Taberi'de yer alan deniz geçişile ilgili rivayet şöyledir: "Firavun da yağız bir aygır'a binmiş onları takip ediyordu. Aynı renkte sekiz yüz bin at bulunuyordu. Diğer renklerde olan binekler bu sayının dışındaydı. Cebrail'in altında besili bir kısrak bulunuyordu. Orada ondan başka kısrak yoktu. Mikail de Firavun kavminin arkadan sürüyordu. Onlardan ayrılan herkesi tekrar onlara katıyordu. İsrail oğullarının son kişisi de denizi geçtikten sonra Cebrail, Firavuna yaklaştı. Firavunun aygın, kısrağın kokusunu aldı. O anda insiyatif Firavunun elinden çıktı. Cebrail "Haydi yürüyün, bu insanlar denize daha layık değiller." dedi. Bunun üzerine Firavun İsrail oğullarının peşinden denize daldı. Firavun kavminin ilk adamı denizden çıkmaya yeltenince deniz, üzerlerine kapandı. İşte o anda Firavun "İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlah olmadığına iman ettim ve ben Müslümanlardanım." dedi. Bunun üzerine ona: "Şimdi mi iman ediyorsun? Hâlbuki bundan önce isyan ettin ve fesat çıkaranlardandın." diye nida edildi."28

Razî bu sahneyi şöyle nakletmektedir: "…Sonra ise peşlerine düşmüş olan Firavn deniz kıyısına varınca, İblisi orada bekler buldu. İblis, onu denize girmekten alıkoymak isteyince, o da denize girmemeye niyetlendi. Derken Cebrail (a.s), bir kısrağa binmiş olarak geldi ve erkek bir ata binmiş olan Firavn'un önüne geçti. Firavn'un atı da onun peşine takılıp denize girdi. Firavn denize girince Mikail (a.s) Firavn'un ordusundakilere "Arkadakiler, öndekilere yetişsin " diye seslendi. Hepsi denizdeki bu yollara girince, Cenâb-ı Hakk, suya emretti ve su onların üstüne kapandı. İşte bu Allah Teâlâ'nın "Ve Firavn hanedanını, siz bakıp dururken (gözünüzün) önünde boğduk" ayetiyle anlattığı hadisedir."29

Benzeri bir rivayet Taberi'de de geçmektedir. "Abdullah b. Şeddad, başka bir rivayetinde şöyle demektedir: " Firavun, ordusundaki alaca atlara ilaveten yetmiş bin yağız atla Musa'yı takibe çıkmıştı… Firavunun atı denize girmemekte diretince Cebrail bir kısrakla ona göründü. Cebrail denize daldı. Arkasından da Firavun daldı. Firavunun ordusu onları görüp kedileri de denize daldılar. Böylece Cebrail Önden, Firavun ve ordusu da onun arkasından gidiyordu. En geride de İsrafil bulunuyor ve onları, Cebrail takip etmeye teşvik ediyordu. Deniz, Firavun ve ordusunun üzerine kapanmaya başlayınca Firavun. Allah'ın kudretim gördü, kendisinin acizliğini anladı ve orada "İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim ve ben Müslümanlardanım" dedi. "30

Kurtubi tefsirinde yer alan Tirmizî rivayetinde aynı olay şöyle nakledilmektedir: "Denildiğine göre, Firavun siyah bir at üzerinde idi. Denize girmekten korktu. Firavun'un ordusunda kısrak bulunmuyordu. O bakımdan, Hz. Cebrail, Haman suretinde bir kısrak üzerinde geldi ve ona: İleri atıl dedi. Arkasından denize daldı. Firavun'un atı da bu kısrağın arkasından gitti. Mikâil ise arkalarından onları ileri doğru sürüklüyordu. Kimse onlardan geri kalmadı. Son fertleri de denize dalıp ilk baştakiler karaya çıkmak noktasına geldiklerinde, deniz üzerlerine kapandı. Boğucu sular Firavun'un ağzına kadar geldiğinde, "İsrail oğullarının da kendisine iman ettiğine ben de iman ettim" demekteyken, Hz. Cebrail onun ağzına denizin çamurlarını doldurdu."31

İbnü'l Esir'deki rivayette ise; "Firavun ve adamları denize yaklaştıklarında, suyun öylece durduğunu ve içerisinde yolların bulunduğunu gören Firavun, adamlarına: "Şu denizin benim korkumdan yarıldığını ve düşmanlarıma yetişmek için açıldığını görmüyor musunuz?" dedi. Sonra Firavun denizin içerisindeki yolların ağzına gelip durunca, bindiği at korkudan denize girmedi. Bu sırada Cebrail (A.s.) kösnemiş (canı aygır isteyen) bir kısrağa binerek geldi. Firavun'un ordusundaki atlar bu kısrağın kokusunu alınca onun peşine takılıp yürüdüler. Hatta Firavun'un ordusundan ilk kişi karaya ayak basmağa niyetlenip en son kişi denize girdiği bir sırada Allah tarafından gelen bir emirle deniz onları yakalayıp üzerlerine kapandı ve onları boğup öldürdü."32

Sabunî'de aynı sahne hakkında şunlar yer almaktadır: "Tam bu sırada Cebrail dişi kısrak at üzerinde oraya gelip Firavunun erkek atının önüne geçerek atını ileri doğru sürmeye başlayınca Firavunun atı da Cebrail'in dişi kısrak atının peşine düştü. Cebrail hemen kısrağını süratlendirerek açık durumda olan deniz yollarından biline girdi. Firavunun atı da koşarak denizdeki yola girdi."33

Firavun askerlerinin sayısı ise tamamen Tevrat'taki, Mısır'dan çıkan İsrail oğulları sayısından mülhem veya kopya olduğu görülmektedir. "Firavun ertesi gün olduğunda, Hz. Mûsâ (a.s)'ı ve İsrail oğullarını şehirde göremeyince, onların, ülkeden çekip gitmiş olduklarını anladı. Firavun neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette hemen bütün ordusunu hazırladı. Bir rivayete göre; Firavunun süvarileri 100.000 kişiydi. Askerlerinin toplam sayısı ise 1.600.000'den fazlaydı."34

Kurtubi, Tirmizî'den şöyle bir rivayette bulunmaktadır: "Hz. Musa, İsrail oğulları ile birlikte -ki, sayıları altı yüz yirmi bin idi- Mısır'ın dışına çıktılar. Firavun ise, sabah erkenden iki milyon altı yüz bin kişi ile birlikte Hz. Musa'nın arkasına düştü."35

Sonuç:

Uydur uydur salla!.. Ya da böyle uyduruk-kaydırık rivayetleri düşünüp taşınmadan, Kur'an'a uygun mu değil mi tartmadan, kitaplarına bocala!... Dur diyen yok, ne yapıyorsun diyen yok!.. Derin! Müfessirler ve tarihçiler bu İsrailiyat denizi içerisinde yüzerken, zavallı avam! Neylesin!?.. Üstelik ulemanın dokunulmazlığı ve hatta çarpması! Var… Zavallılar! Nasıl, hangi yetkiyle sorsun veya tenkit etsin. Bu kadar safsata ve palavrayı nereden buldunuz?.. Hadi buldunuz diyelim, neden, Kur'an noktai nazarından bir tenkide tabi tutmayıp, kitaplarınıza doldurdunuz diye!..

Ezcümle! Kur'an kıssalarının, İsrailiyat'tan kurtarılması için, bu konudaki görüşümüzü daha evvelki yazılarımızda sıklıkla belirttiğimiz gibi burada da tekrar edelim. Kıssaların, klasik tefsir ilim dalı içerisinde değil, onun dışında ayrı bir ilim dalı olarak dizayn edilmesi elzemdir.

Bu sayede bağımsız bir kıssa ana bilim dalı kurularak; yan ilim ve disiplinlerin eşliğinde –Coğrafya, Tarih, arkeoloji, etimoloji, v.s- Kur'an kıssalarının her yönden araştırılarak, Kur'an perspektifinde anlaşılmasına, olumsuzluk arz eden İsrailiyat, rasyonalite ve sembolizm unsurlarından arındırılmasına çalışılmalıdır.

Aksi halde Kur'an kıssalarındaki "tarihselliğe" dair tarih, coğrafya, biyografi, kronoloji, arkeoloji gibi ayrıntılara ait anlaşılması gereken olgular, tek ve her şeyi bilen! Vasıtasıyla idrak edilmeye çalışılmaktadır ki, bu da kıssaların anlaşılmasını ya daraltarak, ya olmadık malumata boğarak; geçmişte İsrailiyat, günümüzde ise rasyonalite ve sembolizme teslim etmek anlamına gelmektedir.

 

Dipnotlar:

1- http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=13654

2- 3/Al-i İmran/93.

3- 19/Meryem/58.

4- Yahudiliğin Hıristiyanlığa ve İslam’a bakışı; Baki Adam, Dinler tarihi araştırmaları derneği yayınları I.

5- Kur’an yolu Türkçe meal ve tefsir; D.İB, c.I, s.112.

6- Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 6.

7- Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir usulü, s.244.

8- Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 6-7.

9- Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, A.g.e, s.249.

10- İbn Haldun, Mukaddime'den aktarımla, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, A.g.e, s.250.

11- Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, A.g.e, s.245.

12- M. Sait Şimşek, Kur'an kıssalarına giriş, s.129.

13- Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, A.g.e, s.252.

14- Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, A.g.e, s.250.

15- M. İslamoğlu, Yahudileşme temayülü, s.212.

16- İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, c.II, s.83-85.

17- http://www.kurankissalari.tr.gg/AL%26%23304%3BM-KUL-VE_MUSA.htm?PHPSESSID=0d4b5c86161895e837aa9460bf5b77a8

18- http://www.sevivon.com/celebrations.asp?type=desc&id=13

19- Kur'an/3Ali-İmran/44.

20- Kur'an/11Hud/49.

21- Kur'an/12Yusuf/102.

22- Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c.I. 207-211.

23- Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c.II, s. 533.

24- İbn Kesîr, El bidaye Ve'n-Nihaye, c. I, s. 413-421

25- Kur'an/26Şuara/63.

26- Tevrat/14Çıkış/21.

27- http://www.sevivon.com/celebrations.asp?type=desc&id=13

28- Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, A.g.e, c.IV, s. 453-455.

29- Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c.II, s. 533; Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, c.V-VI, s. 2256-2257.

30- Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi,  A.g.e, c.I, s. 207-211.

31- Tirmizî, Tefsir 10. sûre 4; Müsned, I, 245, 309; İmam Kurtubi, A.g.e, c.VIII, s.580-583.

32- İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih, c.I, s.162-186.

33- Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, s. 428-432.

34- İbn Kesîr, El bidaye Ve'n-Nihaye, c. I, s. 413-421; Muhammed Ali Sâbûnî, A.g.e, s. 428-432;

35- İmam Kurtubi, A.g.e, c.VIII, s.580-583.

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim