İsrail’in hakettiği nedir?

12.09.2011 00:08

KENAN ALPAY

11 Eylül’de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrasında ABD ve müttefiklerinin Afganistan ve Irak’ı işgaliyle Orta Doğu coğrafyası bir ateş topuna dönüştürüldü. Terörün kaynağı olarak gösterilen “Radikal İslam”a karşı topyekün bir mücadele hattı inşa edildi. Guantanamo’dan Ebu Gureyb’e işkence merkezleri kuruldu.

Bütün bir insanlığı tehdit ettiği iddiasıyla “aşırı dinci terörle mücadele” adına emperyalizmin küresel ölçekte, Batı’nın taşeronu yerli despotların eliyle yerel ölçekte işledikleri gasp ve cinayetlerin istatistiğini çıkarma imkanımız olmadı. İslam coğrafyası emperyalizmin ve yerli diktatörlerin işleyegeldiği zulümlerin istatistiğini tutamadı belki ama hesabını sormak için yaptığı hazırlıklara hiç ara vermedi. Müslüman toplumlar uzun yıllar boyunca, emperyalizmle bölgedeki taşeronlarını birbirinden ayırmaksızın hesaplaşmanın yollarını, imkanlarını aradı.

On yıllık bir geçmişi bile olmayan Büyük Orta Doğu Projesi’ni bırakın çöpe atmayı sahiplerinin başına çalacak gelişmeler yaşanıyor. Tunus’ta başlayıp Mısır, Yemen, Bahreyn, Suriye vd. ülkelerde gelişen toplumsal başkaldırıları ‘Arap Baharı’ ambalajıyla BOP’a endekslemeye yönelik bütün malipülasyonlar tek tek çürüğe çıkıyor. Bütün toplumsal gelişmeleri Soros Vakfı’na, CIA-MOSSAD-MI6 ortak projesine, küresel sermayenin sosyal paylaşım siteleri üzerinden örgütlediği neo-liberal dalgalanmaya hamletmenin ne kadar ucuz, basit ve çözümsüz bir siyasal söylemden ibaret olduğu gayet net bir biçimde görülüyor.

Çürüğe çıkan bu komplocu tezlerin tahlili için bu süreçte Türkiye ve Mısır’ın Siyonist İsrail’le ilişkilerinin seyri önem kazanmaktadır. Mavi Marmara’ya yönelik Siyonist çetenin gerçekleştirdiği saldırı sonrası İsrail-Türkiye ilişkilerinde denge bulmak(!) üzere hazırlanan BM Raporu beklenen etkinin tam tersi sonuçlara yol açtı. Türkiye-İsrail arasındaki kirli stratejik ilişkinin çökertilmesinde Türkiye’de uzun yıllara dayanan İslami muhalefet çabalarının Mavi Marmara seferiyle çok önemli bir sıçrama yaptığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Mavi Marmara raporu ile iyiden iyiye tırmanan “Türkiye-İsrail ilişkilerin ne zaman ve nasıl normalleşeceği?”ne dair sorulan sorular aldatıcı bir mahiyet arzediyor. Çünkü son derece anormal olan ilişkiler asıl şimdi normalleşme sürecine giriyor. İşgal, katliam, tehcir üzerine kurulu ithal bir ırkçılık rejiminin varlığını meşru saymanın kendisinde derin bir ahlaki kriz mevcuttur.

Hükümetin İsrail’e yönelik bir dizi yaptırım kararı almasının olumlu fakat derinleştirilmesi, genişletilmesi gereken olumlu bir adım olarak gördüğümüzü söylemiştik. Son süreçte “Gazze bizim neyimiz olur?” türünden soruların arttığına şahit oluyoruz. CHP’nin açıktan MHP’nin örtük olarak Hükümete muhalefet adına sergiledikleri söylemlerde bu vurgu fazlasıyla belirginlik kazanıyor. Ulusal menfaatler, Arap dünyasında popülarite kazanma, Neo-Osmanlıcılık, Ermeni sorunu ve Kıbrıs meselesinde yalnız kalma, PKK ile İsrail’in yakınlaşması vs. gibi kaygı ve itirazlar öne çıkıyor beklendiği üzere.

Aslı Aydıntaşbaş, Kadri Gürsel, Semih İdiz gibi dış politikanın laik-ulusal kimlikle uyumlu ABD-İsrail ekseninde seyretmesi gerektiği yönünde görüşler serdeden yazarlarda da benzer itirazlar öne çıkıyor. Kimi haklı bir dizi gerekçeyle Hükümeti eleştiriyorlar. Fakat sonuçta bizi Siyonist zulme karşı daha ileri bir tavır almaya değil bir biçimde uyum sağlamaya davet ediyorlar. Mesela tutarlılığa davet babında ileri sürülen Başbakan Erdoğan’ın ABD’deki Siyonist Kuruluşlar’dan almış olduğu madalyaları iade etmesi, ticari ilişkileri kesmesi, Füze Kalkanı projesiyle İran’a karşı konumlanma vs. bu çerçevede zikredilebilir.

Taraf Gazetesi ise bazı haberleri ve köşe yazarlarıyla  BM Raporu ve sonrasında AK Parti Hükümeti’nin açıkladığı yeni yol haritasından duyduğu ciddi rahatsızlıkları okuyucularına aktardı. Taraf’ta son bir haftadır, Mavi Marmara süreciyle Deniz Feneri davası, Anti-Semitizm, laik-liberal ilkeleri tehlikeye atacak İslamcı siyaset, İsrailli diplomatların Türkiye ve halkına duyduğu sevgiler, İHH’nın efelenme günahları, gemideki gafil sivillerin cihat ve direnişe kalkışmaları vs.’den bahsediliyor. Bu gibi vurgular üst üste, arka arkaya sıralanarak “İsrail’e karşı aşırı ve anlamsız sertleşme” çizgisinin kayıplar getireceğine dikkat çekiliyor. “İsrail haksızdı ama sizinkilerin de az hatası yokmuş hani!” demeye getiriliyor.

Bakalım Türkiye halkı laik, liberal, ulusalcı çevrelerin “eleştiriye hatta biraz cezalandırmaya evet ama İsrail’in bekasını tehlikeye düşürmeye hayır!” çıkışlarına mı kulak verecek? Yoksa Kahire’deki İsrail Büyükelçiliği’nin koruma duvarlarını yıkarak Siyonist diplomatları sınırdışı eden Tahrir direnişçilerine mi?

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim