İsrail paranoyası: ‘Korktukça öldürmek ve öldürdükçe de daha çok korkmak

24.11.2012 01:36

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Gazze’ye siyonist İsrail rejimi tarafından yapılan vahşi saldırılar bir hafta sonra, nihayet durdurulabildi..

Gazze’deki HAMAS liderleri ateş-kes’ini sonunda gelinen noktayı kendileri için büyük bir zafer olarak ilan ettiler ve kutladılar.. Bu neticede hizmeti geçen herkese teşekkür ettiler.. HAMAS lideri Khâlid Meş’al, Mısır, Türkiye ve Qatar’ın‚ saldırının durdurulması ve ’ateş-kes’ sağlanması için yaptıkları çalışmalara teşekkür ederken, İran’a da teşekkür etmeyi ihmal etmedi; ’İran’ın kendilerine verdiği silahlar olmasaydı bu neticenin bu kadar kolay sağlanamıyacağını’  belirterek...

Evet, işte bu nokta daha bir mühim..

Birincisi, Şah rejimine, 57 yıllık Pehlevî Hanedânı’nın korkunç zülumlerine karşı ’qıyâm’  edip, yüzbine yakın insanını kurban vererek 34 sene öncelerde İslam İnqılabı’nı gerçekleştirmiş ve halkın inancına göre kurulan bir rejim olarak İran İslam Cumhuriyeti rejiminin, Gazze’deki müslümanlara yardım etmesi,  şaşırtıcı bir şey değildir. Çünkü, esasen, onlara bu yakışırdı..

Son zamanlarda İran üzerine yapılan tartışmalar da esasen, bu tabiî duruma aykırı bir tablonun ortaya çıkması yüzündendir..

Suriye’deki yarım asırlık Baas diktatörlüğüne ve 43 yıllık (Baba- Oğul) Esed Hanedânı’nın kandökücülüğüne verdiği destek açısından ağır eleştiriler alan İran’ın, mezhebî taassub  ve tarafgirlik iddialarını da bertaraf edecek şekilde, Gazze’deki müslümanlara böyle bir yardım yapmış olması ve bunun Khâlid Meş’al gibi bir seçkin isim tarafından net şekilde belirtilmesi elbette İran açısından da, müslümanlararası dayanışmaya güzel bir örnek oluşturması açısından da herkes için sevindirici bir durumdur..

Ancak, Meş’al’in bu açıklamasından bir problemli durum ortaya çıkmaz mı?

Çünkü, Meş’al İran’ın kendilerine verdiği silahlar için teşekkür ederken, İran makamları -İnqılab Muhafızları Ordusunun Genel Komutanı-  yaptığı  açıklamada, Meş’al’in bu açıklamasından iki gün önce, bu gibi iddiaları kesinkes reddediyor ve ’HAMAS’a Fecr-5 füzesi ve silahlar vermedik, sadece füze teknolojisini verdik, onları şimdi Gazze’de bu teknolojiyle füze üretiyor..’ diyorlardı..

Son anda, 23 Kasım günü haber ajanslarına düşen bir habere göre, Lübnan'daki Hizbullah, çarşamba günü ülkenin güneyinden İsrail tarafına atılan 2 Katyuşa füzesi ile ilgilerinin olmadığını bildirirken, Hizbullah m.vekili Kamil er-Rifai’nin AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Özellikle de bugünlerde İsrail tarafına füze atmanın Hizbullah'a bir faydası yok. Atılan füzeler, dış güçlerle ilişkili grupların işi'' dediği belirtiliyordu.. Demek oluyor ki, bu gibi suçlamalar önümüzdeki günlerde, kolayca, daha çok yapılabilecek gibi gözüküyor. Çünkü, her güç merkezi kendi maslahatını esas alarak bir strateji belirlemesi yapıyor..

Ama, İran Meclis Başkanı Ali Laricanî ise, HAMAS’a silah yardımında bulunduklarını, bunun kendileri için İslamî bir mükellefiyet olduğunu söylüyordu..

Bazıları ise, Laricanî’nin bu sözlerini, 6 ay sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir yatırım olarak değerlendiriyorlar..

Ümid ederiz ki, İran’ın, Suriye Buhranı konusundaki siyasetinden dolayı müslümanlar arasında meydana gelen derin çatlak da, örneğini kendi yakın geçmişlerinde en dehşet verici örnekleriyle yaşadıkları bir tâgût düzenine destek vermekten, -bu Âşûrâ günlerinin aslî mesajının bereketiyle- elçekmeleri sûretiyle, inşaallah sona erer.

*

Amma, siyonist barbarlığın maddî ve manevî bilançosu..

 

Gazze’ye yapılan bu son barbarca saldırılarda, Gazze müslümanlarından 160 küsur insan dünya hayatından koparıldı.. Bunların da 30 küsuru çocuk..

Maddî açıdan ise, okullar ve hastahaneler dışında, hemen bütün resm binalar yerle bir edildi, birçok mescid ve halkın meskenlerinden yüzlercesi de yıkıldı, yollar tahrib edildi, köprüler havaya uçuruldu..

Buna karşılık, karşı tarafın verdiği insan kaybı ise, sadece 5 kişi olarak  açıklandı.. Birkaç evin de biraz hasar gördüğü bildirildi...

Evet, Gazze tarafından atılan etki gücü zayıf, Qassam ve sair roketlerle, İsrail tarafında, birisi muvazzaf asker olmak üzere, sadece 5 kişi ölmüş.. (Birisi muvazzaf asker diyorum; çünkü, İsrail rejimi kanunlarına ve uygulamasına göre, kadın-erkek her yahudi, her zaman  ihtiyat / yedek asker durumunda olup, otomatik silahlarla techiz edilmişler ve bu silahların kullanılması eğitimini de almışlardır. Hattâ çocuklara bile silah eğitimi verilmektedir.  Ayrıca dünyanın her neresinde olursa olsun, her yahudi de, İsrail rejiminin tabiî askeri  sayılır.)

*

Saldırının neticesinde karşımıza çıkan tablo bu iken..

Mes’eleye dışardan bakan büyük kitleler, bunun nasıl bir zafer olduğunu anlamakta zorlanıyorlar..

İşin doğrusu, o geniş kitlelere de, konuya zâhirinden bakıldığında, hak verdirici örnekler yok değil.. Çünkü, bir tarafta herşey yakılıp yıkılmış, zâten daha önceden yokedilmiş olan ve yeniden yapılmaya çalışılan alt-yapısı tamamiyle çökertilmişken, hattâ, hemen bütün ekili araziler bile kullanılamaz hale gelmişken..

Karşı tarafta hemen hiçbir şey yok..

İnsan kaybı açısından da, bir tarafta 160 küsur kişi katledilmiş; karşı tarafta ise sadece 5 kayıp var.

Tam bir asimetrik savaş..

Buna rağmen, Gazze zafer gösterileri yaparken,  İsrail rejimi ise, derin bir sessizlik içinde..

Netanyahu,  ’ateş-kes’ kararından dolayı eleştirilseler de, İsrail Devleti için en iyi ve gerekli kararın ’ateş-kes’ olduğu’nu vurguluyordu..

HAMAS liderleri ise, İsrail’in yenilgiye uğratıldığından ve Gazze’ye saldırmaya bir daha cesaret edemiyeceğinden söz ediyorlar.

Bu, bir gerçek midir, bir temenni midir ya da halkın moralini daha bir yüksekte tutmak için bir gaz verme midir?

İnşaallah, bu sonuncusu değildir..

Ama, İsrail’in bir daha saldıramıyacağı iddiası, -inşaallah desek bile-, biraz abartılı gibi geliyor.. Nitekim, İsrail Genelkurmay Başkanı, 23 Kasım günü; ’Gerekirse, operasyonları (saldırıları) yeniden başlatabileceklerini’ söylüyordu..

Bu ihtimali de gözardı etmemek gerekir..

Çünkü..

Sadece siyonist İsrail rejimi değil, orada yaşayan yahudi toplumuna da genelde hâkim olan hava, bir paranoia toplumu ile karşı karşıya bulunulduğunun işaretlerini veriyor, taa baştan beri.. Çünkü, kendileri de biliyorlar ki, başkalarının topraklarını işgal ve gasb etmişler ve o müslüman halk da, o haklarından asla vazgeçmiyeceklerdir.. Ve, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, bütün emperyalist-şeytanî güçler de, İsrail’in kendisini koruma hakkının olduğu lafını dillerinden düşürmüyor..

Birkaç göbek öncesinde, ataları Afrika’dan Amerika’ya köle olarak getirilmiş olan Amerikan Başkanı Barack Hussein Obama bile, genlerinde atalarının çektiklerinden birtakım izler taşıyabilir umudu besliyenleri bile yanıltacak şekilde, İsrail rejiminin bu azgın ve barbarca saldırılarını aynı gerekçeyle anlayışla karşıladığını belirtmiştir..

Ve İsrail rejimi yöneticileri de, her gerilim ânında, kendisinin ’yaşama hakkı’nı devreye sürüyor..

Bu da, sadece İsrail rejiminin yönetim kadrolarında değil, o şemsiye altında yaşayan yahudilerin büyük çoğunluğu üzerine de bir ’sosyal paranoia’  etkisi, bir gulyabanî, bir umacı gibi çökmüş bulunuyor..

Paranoia, tedavisi hemen hemen mümkün olmayan bir ruh hastalığı olup, mübtelâları, iflâh olmaz korkular içinde, kendi varlığını korumak adına, korkularını yatıştırmak ve gidermek adına, birçok cinayeti işleyebilir ve cinayet işledikçe de korkuları daha bir artar ve daha yeni ve daha çok cinayetlere başvurabilirler..

Bu durumu, İsrail rejimi kurulmadan önce ve özellikle 1897’de Basel’de, Théodore Hertzl’in öncülüğünde toplanan Birinci Sionism Kongresi’nde,  ’bir yahudi devleti (Judenstaatt) kurulması’  yolunda alınan kararların tartışıldığı on yıllar boyunca, ünlü yahudi fizik bilgini Albert Einstein de görmüştü ve ’İsrail devleti kurulmalı mı, kurulmamalı mı?’ sorusuna cevab ararken, psikiyatrinin ünlü isimlerinden Sigmund Freud’a yazdığı bir mektubunda, ’bir yahudi  devletinin kurulmasının yahudiliğe zarar vereceğini’  belirtiyor ve -özet olarak- ’devlet olunca, varlığını korumak için, ister istemez, savaşacak, ister istemez zulmedecek ve asırlar boyunca devlet siz yaşarken, en büyük sermayesi mazlumiyeti olan yahudi toplumu bir zulüm âbidesine dönüşecektir..’  diyordu..  (Gerçi, Einstein, 1948’de İsrail rejimi kurulduktan sonra, yeni  durumu kabul etmiştir, ama, önceden dedikleri de aynıyla ortaya çıkmıştır..)

Evet, tekrar etmek gerekirse, İsrail rejiminin yöneticileri ve onun şemsiyesi altında olan ve büyük çapta ona destek veren yahudiler, bir sosyal paranoia’nın pençesindedirler..

Bu bakımdan da, onlar, cinayet işledikçe, ’artık yeter!’ demek yerine, daha bir paranoid açlık içinde, yeni ve korkunç ve en barbarca cinayetleri, hiçbir acıma ve insanî vicdan duygusu taşımadıklarını sergilercesine hareket etmektedirler.

Bu bakımdan, devamlı korku ve devamlı bir yenilgi ve hezimet ve yokolmak korkusu içinde ve paranoiası içinde olan İsrail rejimi bu korkunç Gazze saldırıları sonunda bir kez daha ağır bir psikolojik yenilgiye uğramıştır..

Halbuki, bu saldırı ile, siyonist İsrail rejimi hem geliştirmiş olduğu en son silahların denemesini yapıyordu, hem de müslüman halkın bu bombardımanlarla daha bir sindirileceği zannına kapılmıştı..

Ama, hesabları hiç de öyle olmadı.. Çünkü Gazze’de, rûhen sindiremediği, korkutamadığı ve şehadeti saadet bilen bir toplum, âdeta, bir çağdaş barbarlık karşısında insanlığın temsilcisi gibi dikilmenin şerefini taşıyor..

Maddî açıdan tahribatının büyüklüğü ve kullandığı silahların yüksek teknoloji ürünü olması onun bu paranoyasının derinliğini göstermekten başka bir işe yaramamıştır..

Evet, haksızlığa, zulme, küfre karşı çıkmayı inancının gereği ve bu inanç yolunda şehadeti en büyük saadet bilen bir müslümanın dünya hayatından çekilmesiyle bir yenilgiden söz etmek elbette mânâsızdır.. Bu bakımdan, Gazze’de, gerçekten de zafer, insanlığını yitirmeyenlerindir, müslümanlar zafer kazanmışlardır.. Ve onlar, insanlık izzet ve şerefi söz konusu olduğu zaman, savaşmak için, maddî imkanlarının hesabını yapmayı zül saymaktadırlar..

Nitekim, Harvard Üni’'nin bir yahudi olan ve ’Holokost'ta yüze yakın akrabasını kaybettiğini, soykırımın kendi hayatının kilit bir parçası’ olduğunu belirten Ortadoğu Uzmanı Sara Roy da, Boston Globe'da 22 Kasım günü yayınlanan makalesinde, tıpkı ‘İsrail savaşmıyor, cinayet işliyor..’ diyen yahudi Naom Chomsky gibi, ’Gazze için insanlığımız nerede?’ diye soruyordu..

Yani, İsrail, bütün yahudileri de temsil etmiyor ve yahudilerin içinden de, böyle insaflı düşünebilen kimseler, insanlık fıtratinin bir barçası olaar vicdan duygu ve ölçüsüne sahib kimseler çıkabiliyor..

 

**

Ve, bir kaç ilginç iç gelişme..

CHP Dersim (Tunceli) m.vekili Hüseyn Aygün, resmî rakamlara göre -en azından- 13 bin küsur insanın öldürüldüğü Dersim Ayaklanması’nın lideri olan ve M. Kemal rejimi tarafından idâm edilen ve cesedi de yaktırılarak yokedilen Seyyid Rıza ile oğlu ve yakın  yardımcılarının ‘itibarlerinin iade edilmesi’ – (iade-i itibar’ları) için bir kanun teklif hazırlamış, bu konu, Meclis’e sunulmadan  CHP  Meclis Grubu’nta sert tartışmalara yol açmış..

CHP içindeki Derin Devlet’in kadroları, kemalistler, ‘K.Atatürk’ün ebedî Genel Başkanı olduğu CHP’de siyaset yapan bir m.vekili, nasıl olur da böyle bir teklifi hazırlar?’  diye sert itirazlarda bulunmuşlar.. Bunların başında da, 28 Şubat Zorbalığı günlerinde İstanbul Üni. Rektör Yardımcılığı sıfatını taşıyan ve şimdi CHP m.vekili olan Prof. Nur Serter bulunuyor.

Dersim’li olan CHP lideri Kılıçdaroğlu ise, ‘iki arada-bir derede’  misali, durumu nasıl atlatacağının arayışları içinde çırpınıp duruyor..

*

Bir diğer konu ise.. Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan Yardımcısı olan Muharrem İnce.. Haklarında, dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke hazırlanmış 500 kadar m. vekili arasından tek bir m.vekiline tâciz suçlaması yapılmış olması ilginç elbette.. Bu kişi, CHP’nin -eski bir lise öğretmeni olan- hırçın Genelbaşkan Yard. Muharrem İnce..

İddiaya göre, çocuğunun bir işi için İnce’den yardım isteyen CHP’li bir hanım,  İnce’nin tâcizine, çirkin muhtevalı mesajlarına mâruz kalmıştı.  O hanım da  durumu savcılığa bildirmiş ve savcılık da o mesajları da içeren bir fezleke hazırlamış ve İnce’nin dokunulmazlığının kaldırılması için fezlekeyi, Meclis Başkanlığı’na göndermişti.. Yani, denilebilir ki, neredeyse ikinci bir Baykal Skandalı’na doğru gidiebilecek bir durum sözkonusu idi..  

Bu konu, 21 Kasım günü, Meclis’te Bülend Arınç ile İnce arasında sert bir söz düellosuna yol açtı ve dilinin frensizliğiyle meşhur İnce, AK Parti sıralarına yönelerek,  ‘dokunulmazlığımı kaldırmaszanız, namussuzsunuz, şerefsizsiniz..’ gibi laflar etti..

Ama, o bu kadar keskin konuşurken, kendi üzerine atılan bir iftira var ise, bunun için dokunulmazlığını,  Meclis komisyonlarındaki kararlarla veya siyasî manevralarla değil, kendi isteğiyle kaldırılmasını sağlayabilir ve yargılanmasının yolunu açabilir ve üzerindeki iddianın gerçeğinin mevcud hukuk düzeni açısından bir neticeye bağlanmasını bizzat temin edebilirdi.. Ama, o bu yolu tercih etmeyip, dokunulmazlığınnın kaldırılmasını iktidar partisine bırakıyordu.. Ama, ulaşan haberlere göre, iddiaların ağırlığı üzerine, partisi içinde de güç duruma düşen İnce, Meclis Başkanlığı’na 23 Kasım günü başvurarak, dokunulmazlığının kaldırılmasını bizzat istemiş bulunuyor..

Doğru olan da bu idi..

*

Bir diğer nokta ise.. Ama, 19 yıl önce öldürülen Uğur Mumcu’nun katli etrafında yapılan nice yayınlara rağmen, şimdiye kadar ortaya çıkmamış olan bir durum, iki dönemdir CHP’den m. vekili ve de partisinin kontenjanından, Meclis Başkan Yardımcılığı sandalyesinde oturan Güldal Mumcula ilgili.. Güldal Mumcu’nun, JİTEM denilen karanlık örgütün en karanlık tiplerinden olan ‘Yeşil’ kod adlı Mahmud Yıldırım isimli ve nasıl birisi ve nerede olduğu üzerinde yıllardır spekülasyonlar yapılan kişiyle görüştüğü ve bu hususun kamuoyundan bunca zamandır gizlendiği kendi kitabındaki beyanlarıyla ortaya çıkmış bulunuyor..

Bilindiği üzere, Uğur Mumcu, PKK ile MİT arasındaki ilişkileri açıklayacağı iddiasıyla bir yazı dizisine başlıyacağı anons edildiği sırada, arabasına yerleştirilmiş bir bombanın patlamasıyla evinin önünde öldürülmüştü..

Şimdi de, Güldal Mumcu’nun MİT’in bu karanlık ismi ile görüştüğü, kendi beyanıyla anlaşılıyor.. Ki, 15 sene öncelerde Meclis’te teşkil olunan (Uğur Mumcu Cinayeti’ni Araştırma Komisyonu)’ndan bile gizlemiş bu görüşmeyi Güldal Mumcu.. 

Ortaya çıkan bu yeni durumu, kamuoyuna, o komisyonun üyesi olan eski DYP m.vekili Tevfik Diker açıkladı.. O da bu bilgiyi, Güldal Mumcu’nun ‘İçimden Geçen Zaman’ isimli hatırat kitabında dile getirdiğini okuyunca şaşırmış da, açıklayıverdi..  Diker, Uzaktan kumandalı bir bombayı herkes kullanamaz, bu ayrı bir eğitim ve beceri ister, Mumcu’nun katlinde Derin Devlet, JİTEM ve istihbarat elemanlarının olduğunu ortaya koyuyor bu durum..’ diyor; 19 Kasım tarihli medya organlarında yer alan açıklamasında..

Kezâ, bizzat Uğur Mumcu’nun ağabeyi bile Ceyhan Mumcu bile,  ‘Güldal o adamı niye kabul etti? Demek ki güven duydu ki, kabul etti.. Güldal öyle herkese kolay kolay randevu vermez, kimseyle görüşmez..O yüzden, bu ziyaretin kabul edilmesi ilginç..Yeşil’i Güldal’a kim gönderderdiyse, o kişiler de bulunmalı..’ diyor..

*

Darbeci generaller Evren ve Şahinkaya yargılanırken..

 

Hayatî tehlike, tıbben tehlikeli durum, ileri derecede yaşlılık dolayısiyle mahkemede bulundurulmalarının mahzurlu olduğu gibi engelleme ve taktiklerden sonra, em. diktatör General Ken’an Evren ve o dönemde Kuvvet komutanları olan yardımcılarından olup hayatta kalan em. General Tahsin Şahinkaya nihayet 20 Kasım 2012 gününden itibaren, -mahkemeyle hastahane odası arasında kurulan kamera sistemiyle de olsa-, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde hâkim karşısına çıkarıldılar.. Böylece de, ’darbeci generallerden ve özellikle de Ken’an Evren’den hesab sorulacak..’ diye de yapılan anayasa değişikliğine inanmak istemeyenlerden birçoğu herhalde, gelinen bu noktada yanıldıklarını, eskiden hayal bile edilemiyen nice büyük değişikliklerin gerçekleşmekte olduğunu kabul ederler..

Bu arada hatırdan çıkarılmaması gereken husus, bu gibi engelleme taktiklerine daha önce de, ’Ergenekon Yargılaması’ndan sanık olan ve çok çeşitli  çevrelerce,  ’İyi bir doktordur..’ diye sahib çıkmaya çalıştıkları  Prof. Mehmed Haberal’ın da başvurmuş olması ve ’yerinden kımıldatılırsa, ölebilir..’ gibi raporlarla,  iki yıla yakın bir zaman dalgasını geçmiş olmasıdır..

Ama, o raporları veren doktorların hileli işlemlere âlet oldukları veya sürüklendikleri ortaya çıktan sonra, o oyun bozuldu ve şimdi görülüyor ki, adam turp gibi..

Ancak, burada hatırlanması gereken önemli bir nokta da herhalde, vatandaşların kanun önünde eşitliği konusu olsa gerek..

Evet, kanun önünde bütün vatandaşlar eşittir, ama, galiba, bazıları daha bir eşittirler.. Çünkü, o gibi kimseler yerine, arkasında bir güç bulunmayan sıradan vatandaşlardan hiç kimseye böyle bir ayrıcalık tanınmayacağı açıktır..

*

Ama, asıl üzerinde durulması gereken husus, yargılanan ve her ekisi de 90 yaşın üstünde olan darbeci / diktatör em. generaller Evren ve Şahinkaya’nın, suçlu olmadıkları ve yargılanamıyacakları şeklindeki dikleşmeleri..

Yüzlerce soruya cevab bile vermediler.. Susmak hakkını kullandılar, çoğuna da nanik yaparcasına, tebessümle karşılık verdiler..

Saddam da yargılanırken, ’Yahu, o kanunları ben yaptırdım, onları benim aleyhime nasıl kullanabilirsiniz? diyordu..

Şimdi aynı mantığı, Evren ve Şahinkaya fiilen tekrarlıyorlar..

Şahinkaya ifadesinde, ’Ben kurucu iktidarım, sanık sıfatım yoktur. O gün Türk Milleti için en doğru olanı yaptık’  diyordu da, millet adına hareket etmek hakkını kendisine kimin verdiğini, yine kendi düzeninin koyduğu bir takım kanunlara dayandırıyordu.. Ama, bu husus, milletin ona verdiği imkan ve silahları, millete karşı kullanmak hakkının kaynağı olabilir miydi?

*

Ken’an Evren ise, daha bir dobra konuşuyordu.. Çünkü, iddianâmede, Evren ve Şahinkaya’nın ’darbeye teşebbüs etmek’ suçlamasıyla yargılandıkları belirtiliyordu.. Evren, iddianamedeki bu ifadeye karşı çıkıyor ve ’Ben darbeye teşebbüs etmedim, darbe yaptım!’ diyordu.. Doğrusu, iddianâmede yerinde kullanılmayan bir ifadenin Evren tarafından böyle düzeltilmesi ilginçti..

Evren ve Şahinkaya, kendi diktatörlükleri döneminde yapılmış olan işkencelerin kendi bilgileri dışında olduğunu ve bunun hesabının kendilerinden sorulamıyacağını da belirtiyorlardı..

Tahsin Şahinkaya, savunmasında şunları söylüyordu, -özetle-:

* Ben anayasa ile kurulmuş Millî Güvenlik Kurulu üyesiyim
* Millî Güvenlik Konseyi kurucu iktidardır.
* Kurucu iktidarların tasarrufları suç konusu olamaz.
* Silah arkadaşlarım yetkisini anayasadan almaktadır.
* Mahkemenin bizi yargılama yetkisi yoktur.
* Tarihî olayları ancak tarih yargılar.
* TSK Türk milletine olan görevini yerine getirdi.
* O gün Türk Milleti için en doğru olanı yaptık.
* Sanık sıfatım yoktur, ben kurucu iktidarım.
* Bu çerçevede hiçbir soruya yanıt vermeyeceğim.
* Savcı tarafından alınan ifademi tekrarlıyorum.

Şahinkaya'nın ifadesini tamamlamasının ardından, Mahkeme, Şahinkaya'ya, “Bireysel olarak bir darbe yapmanın gerektiğine ne zaman inandınız? Bu kararınızı kimlerle paylaştınız? Darbe yapılması yönündeki karara hangi tarihli toplantıda, hangi komuta kademesi ile hangi komutanlarla karar verdiniz? Sizin dışınızda kalan, yani emir-komuta zinciri dışındaki TSK görevlilerince veya TSK dışında bir silahlı güç tarafından darbe yapılsaydı, buna o dönemdeki tepkiniz ne olurdu?” sorularını yönelttiğinde, Şahinkaya, Müsaadenizle cevab vermeyeceğim efendim” diyor; “12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nin yapılmasında Amerika Birleşik Devletleri veya bir başka ülkenin bilgisi veya onayı var mıdır?” sorusu üzerine de, “Arzetmiştim efendim, cevab vermeyeceğim” demeyi yeğliyordu..  Şahinkaya, '12 Eylûl öncesi ABD'ye kaç defa gittiniz?' sorusunu da karşılıksız bırakıyordu..

(Hatırlanmalı ki, Org. Şahinkaya, 12 Eylûl Darbesi’ninbir hafta öncesinde, Hava Kuv. Komutanı olarak Amerika’ya gitmiş, oradan döndükten iki gün sonra da darbe gerçekleştirilmişti..)

Mahkeme Heyeti’nin, Şahinkaya'ya yönelttiği şu sorular da ilginçti:

-12 Eylül askeri darbesinin yapılmasıyla birlikte önceden isimleri tesbit edilen kişilerin bulundukları yerden toplanmaya başlandıkları dikkate alındığında bu kişilerin listeleri ne şekilde oluşturulmuştur? Bunlar arasında suç işlediği iddia edilen kişilerin adresleri ve yerleri belli iken 12 Eylül 1980 öncesinde gözaltı ve yakalama işlemlerinin yapılmamasının nedeni nedir?
-Komuta kademesinde 'Darbeyi daha önce yapacaktık, ancak olgunlaşmasını bekledik' şeklinde gazetelere demeçler verildiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. İddianamede anlatım olarak yer verilen 16 Mart İstanbul Üniversitesi, 1 Mayıs 1977 Taksim, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş olaylarında birçok aydın, yazar, gazeteci, öğretim üyesinin katledilmesinin toplumda darbe beklentisi yarattığı iddia edildiği de dikkate alındığında, bu olaylara göz yumulması sözkonusu mudur? Veya bu olayların niteliğine uygun müdahaleler yapılmış mıdır?
-Hemen her fırsatta, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından verilen beyanatlarda çok kısa zamanda demokratik düzene geçişi sağlamanın amaç edinildiği ifade edildiğine göre, askeri mahkemeler tarafından verilen idam kararlarının onaylanmasını demokratik düzene geçiş sonrasında milletin tercihleri ile oluşacak TBMM'ye bırakmak yerine Millî Güvenlik Konseyi eliyle yerine getirmenizin sebebi nedir?
-12 Eylül askerî darbesi yapıldıktan sonra gözaltında ölümler yaşanmış, başta Diyarbakır ve Mamak cezaevlerinde işkence sonucu ölümler olmuştur. Bu olayların engellenmesi için bir çaba gösterdiniz mi?
-12 Eylül 1980 askerî darbesinin yapılmasında, ABD veya bir başka ülkenin bilgisi veya onayı var mıdır?’

Şahinkaya, bütün bu sorulara karşı da, ’susma hakkı’nı kullanıyordu..

*

Ken’an Evren de savunmasında -ana başlıklar halinde- şunları söylüyordu:

* Ben kurucu iktidar olan MGK'nın başkanıydım.
* 12 Eylül komuta zinciri içinde yapıldı.
* Yapılış nedeni Türk milletine bildiri ile açıklandı. Ben cumhurbaşkanıyım. 12 Eylül'ün hesabını millete verdim.
* Mahkemeniz bizi yargılayamaz. Biz kurucu iktidarız.
* İhtilale teşebbüs etmedik, yaptık.
* İhtilal yapmayı suç sayan bir kanun yok.
* Demokrasinin olduğu yerde ihtilal olmaz..
* Siyasîler beceriksizliklerini askere fatura edemez.
* Bugün olsa aynı şekilde ihtilal yapardık.
* TSK iktidar olmanın meraklısı değildir
* Mahkemenizin sorularına yanıt vermeyeceğim
* Ülke o günkü olaylara layık değildi, gerekeni yaptık
* Beni ancak tarih yargılar
* Görevim mahkemeye yardımcı olmaktır, sanık değilim.
* Savcılıkta verdiğim ifadeyi tekrarlıyorum. Sorularınıza cevap vermeyeceğim.
*Yaptıklarımız suç değildir, pişman değilim.

*Adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık sözüyle, adaletli karar verilmesini kasd ettim.
*(Darbeyle ilgili) ’Bayrak Harekât Planı’nı kim hazırladı, bilmiyorum.
*Haydar Saltuk benim yerime bu talimatı verdi.
*Darbe Planı’nı 1. Ordu Komutanı Necdet Üruğ hazırladı.
(Ki, o da henüz hayatta ve 90 yaşında..)
*Harekât Planı’nda kuvvet komutanlarının bir dahli yok.

*

Evren elleri titreyerek yaptığı savunmada özetle şunları da söylüyordu:

’O ŞARTLAR OLSA, YİNE DARBE YAPARDIM!’

“12 Eylül ihtilalini yapan TSK'nin üst komuta heyeti kurucu iktidar olarak Millî Güvenlik Konseyi'ni (MGK) oluşturmuştur. MGK, kurucu iktidar olarak anayasal kanunları çıkarmış, yeni anayasal düzeni oluşturmaya başlamıştır. Kurucu Meclis’in oluşturulması yeni anayasanın yapılması ve halk oyuyla yürürlüğe konulması ile yeni anayasal düzen tamamlanmıştır. Ben kurucu iktidar olan MGK'nın Başkanıydım. Devlet Başkanıyım. Daha sonra 7. Cumhurbaşkanı olarak görevime devam ettim. MGK'nın 1982 anayasası ile hükmü bağlanmış tasarruflarının suç olduğunun iddia edilemeyeceğini herkes bilir.

BİZ İHTİLALE TEŞEBBÜS ETMEDİK,  İHTİLAL YAPTIK!’

Benim ve silah arkadaşlarımın 80 tarihinde ve sonrasındaki tasarruflarından dolayı yetkilerini 82 anayasasından alan yargı suç isnadında bulunma ve yargılama yetkisi yoktur. Biz ihtilal yaptık. İhtilale teşebbüs etmedik. Bu, aynı şey değil. Ben 12 Eylül hareketinin hesabını büyük Türk Milletine verdim. Beni bundan sonra tarih yargılar. 12 Eylül hareketini herkes siyasi ve etik olarak istediği gibi değerlendirebilir. 12 Eylül'de beceriksiz siyasilerin yorumlarını, 12 Eylül sonrası yaşananlar yalanlamaktadır. Demokrasinin yaşandığı yerde ihtilal olmaz. TSK iktidar olmanın meraklısı değildir. 12 Eylül'ün bugüne kadar darbe öncesinde yaşananları bir daha yaşanmaması bunu göstermektedir. Biz o gün doğru olanı yaptık. Bugün olsa yine aynı şekilde o ihtilali yapardık”

’BİR SAĞDAN- BİR SOLDAN ASTIK!’ AÇIKLAMASI

Mahkeme heyetinin, “Kamuoyunda bilinen şekliyle ‘adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık' cümlesi size mi aid?” sorusuna ise Evren, “Evet söyledim” cevabını veriyordu.. Heyetin, “Ne amaçla söylediniz? Adam asma eylemi bu kadar basite indirgenebilir mi?” demesi üzerine ise Evren, “Bitaraf olduğumuzu göstermek için yaptık. Sağ-sol demesinler diye taraf olmadığımızı göstermek için bir sağdan bir soldan, bir sağdan bir soldan, bir sağdan bir soldan.” diyor, bu sözler  salonda, “Aferin size, insanları asıp şimdi de karşımızda övünerek anlatıyorsunuz” şeklinde tepkilere de yol açıyordu..

*

Evet. Bu yargılamaların yapılmış olması  bile önemli..

Neticesi her ne ve nasıl olursa olsun..

’Ben tarih yaptım, ben kurucu iktidarım, önceki yönetimi yıkıp yokettiğime, ihtilal yaptığıma göre, benden hesab sorulamaz, o kurucu iktidar dönemimizde yaptırdığımız hazırlatıp halka zorla kabul ettirdiğimiz anayasa ve diğer kanun uygulamaları da bize karşı kullanılamaz, çünkü onların ruhu bizim irademizden filizlenmiştir..’  mânâsına gelen uçuk, zorba tavırların, yeniçeri hastalıklarının ilerde tekrarlanmaması için, evet, bu yargılamalar sadece bu açıdan bile belki bir ibret levhası teşkil edebilir.. Yoksa, bu satırlar, 90 yaşını aşmış kişilerin illâ da süründürülmesi gibi bir intikam duygusu ile yazılmıyor..

O gibilerin bu kadar uzun yaşamaları ve bu günleri görmeleri bile, zaman değirmeninin bir intikamı mesâbesindedir..

*

Devlet Yönetimi elbette şart, ama, kim, neye göre, nasıl yönetecek?

 

Üzerinde durulması gereken asıl konu ise, herhalde, Evren ve emsali kişilerin yaptıkları açıklamaların bizim devlet anlayışımızın asırlar içindeki pratiğiyle pek zıdlaşmadığı acı gerçeği..

Yönetim mekanizmasını, milletin silahıyla ele geçirmişler, kendilerine yine sağlıksız usûllerle işbanına getirilmiş bulunan önceki yöneticileri al-aşağı edip, o silahları millete çevirmişler ve milleti kendi akıllarına göre ’adam etmeye çalışmak’ gibi jakoben /tepeden inmeci zorbalıklarla milletin hayatını çalmışlardır..

Râşid Halifeler (Khulefâ’y-ı Râşidîyn) döneminde, o günün şartları içinde yine de, istişare yoluyla el değiştirmiş olan iktidar- yönetme gücünün, daha sonra) Hz. Ali’nin şehadetinden sonra müslümanların yönetimine, yazık ki, saltanat sistemi hâkim olmuş ve kişiler, yönetme hakk ve yetkisine sahib oldukları için yönetim mekanizmasının, devletin başına geçmek yerine; yönetim mekanizmasının başına geçtikleri için, hakk ve yetki sahibi olduklarının kabul edildiği gibi bir çarpık anlayış içinde, asırlarımızı çalmışlardır. (Bu arada, Ömer bin Abdulaziz ve benzeri istisnaî örnekler varsa da, onların, ters çalışan o çarkların içinde kendi şahsî fazîlet ve meziyetleriyle mümtaz bir şahsiyet olarak yerlerini aldıkları farkedilmelidir.)

Elbette, insan, toplum halinde yaşamaya mecbur olan bir varlıktır ve devletsiz yönetim, anarşidir.. İslam, insanların en ideal ve hakkaniyetli, adâletli şekilde yönetimini esas alan, hedef edinen hükümleri içermektedir.

İslam Milleti’nin,  zorbalara, sulta sahiblerine, silah, servet ve de entrika gücünü eline geçirenlere teslim ve onların mahkûmu ve esiri olmaksızın, kendi inanç sistemi içinde yönetilmek imkanını elde edeceği günlerin gerçekleşmesi ümidiyle..

*

 

 

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim