İsrail meselesi ve bazı hassas noktalar

08.09.2011 05:30

Gökhan Bacık

Türkiye, yeni bir İsrail siyaseti belirlemiş ve bunu uygulamaya koymuştur. İsrail, herhangi bir ülke değildir, bu nedenle Türkiye'nin yeni ilan ettiği siyaseti uygularken çok hassas dengeleri gözetmesi bir zarurettir.

Türkiye'nin haklı olduğu bir davada bazı adımlar atması, yeni siyaset tarzları geliştirmesi son derece doğal ve doğrudur. Ancak bunların doğru olması kadar mühim olan diğer bir mesele ise dünya siyasetini algılamak ve bizi kuşatan gerçekliğe göre sonuç verebilecek stratejiyi geliştirebilmektir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'nin bazı noktaları dikkate alması gerekmektedir.

İlk olarak, Mavi Marmara'ya İsrail ordusunun yaptığı baskın, basit bir tercih değildir. İsrail devlet aklı, bu baskını kapsamlı siyasi hesaplar sonucu yapmıştır. Mavi Marmara baskını, temelde İsrail'in bir gemiyi durdurma yahut Gazze ablukasını deldirmeme operasyonu değildir. Bu baskın, temelde Türkiye ile uzun vadeli kurulacak siyasetin çıkış noktasıdır. Şöyle ki, İsrail siyasetinde şu an hâkim olan bakış açısı, Türkiye'nin geliştiğini, güçlendiğini, değiştiğini görmüştür. Bu okumaya göre Türkiye, bu gelişmeye paralel olarak Ortadoğu ve dünya siyasetinden yeni bir pay isteyecektir. İsrail'e göre Türkiye'nin bu talebi, her halükarda İsrail'in işine gelmeyecektir. Bütün veriler Türkiye'nin ekonomik, nüfus, askerî güç vb. olarak etkisini artıracağını göstermektedir. O zaman İsrail şu kararı vermiştir: "Daha sonra gelecekte durduramayacağımız bir noktaya gelince uğraşmak yerine şimdiden Türkiye ile sorun çıkaralım ve onu yavaşlatalım!"

Ancak hemen şunu not etmek gerekiyor: Mavi Marmara baskınında bu kararı uygulamaya koyan siyasi kanada karşı İsrail'de bazı tereddütler taşıyan başka bir siyasi kanat bulunmaktadır. Dolayısıyla İsrail devleti, Türkiye konusunda halen kesin bir karar verebilmiş değildir. Dünya siyasetinde çok temel değişikliklere yol açabilecek bazı hareketler vardır ve bu, İsrail'in karar vermesini zorlaştırmaktadır. İsrail, 'Türkiye defterini kapatmak' konusunda bir türlü kendinden emin olamamaktadır. İsrail kurulduğundan beri daima 'zayıf düşmanlarla' uğraşmıştır. Türkiye'yi kaybetmenin orta ve uzun vadede doğuracağı riskler konusunda ise İsrail'in kafası karışıktır. Bu kararsızlık, İsrail'in yakın zamanda bir geri adım atmasını doğurabilir. Buna o zaman şaşırmamak gerekir. Ancak burada Türkiye'nin temel sorunu şudur: İsrail'de bugün "Biz özür dilesek bile AK Parti'nin yönettiği Türkiye ile ilişkilerimiz düzelmeyecek" kanaati hâkimdir. Yani "Boşu boşuna niye özür dileyelim?" muhasebesi yapılmaktadır. Türkiye'nin, bu algıyı kıracak bazı adımlar atması yerinde olacaktır.

sadece 'iyi niyet' yetmez

Diğer bir konu ise şudur. Türkiye hükümeti, bundan sonra hiçbir şekilde dış siyasetini radikal biçimde sarsacak sonuçlara yol açacak biçimde hareket eden hükümet dışı hareketlere izin vermemelidir. Şüphesiz kimse İHH'nin niyetini sorgulamaz. Herkesin iyi niyetli olduğunu düşünmek bir görevdir. Ancak dış siyasette iyi niyet tek başına sadece bir haslettir. Dış siyasette iyi niyetin iş görmesi için feraset ve kuvvet ile birlikte olması gerekir. Gerekli feraset ve sözleri havada bırakmayacak kuvvet olmadıktan sonra iyi niyet bir devleti zor duruma düşürebilir. Bundan dolayı, çok hassas bir sürece girildiği için hükümet bundan sonra, beklenmeyecek sonuçlar doğurabilecek her türlü riskli eylemi, alternatif senaryolar eşliğinde incelikle hesaplamalıdır.

Olayın uluslararası dengeler açısından analizine gelecek olursak, burada akla ilk gelen konu şudur: Türkiye'nin uluslararası camiada İsrail'e karşı destek arayışı nasıl bir sonuç verecektir? Eğer Türkiye, İsrail'e karşı bir uluslararası cephe oluşturmak istiyorsa burada kimi bulacaktır? ABD, İngiltere, İtalya hatta Polonya veya Slovenya gibi ülkeleri böyle bir yapıda bulmayı beklemek gerçekçi değildir. Türkiye'yi bu sefer başka bir risk beklemektedir: Eğer Türkiye'nin İsrail'e karşı oluşturmaya çalıştığı hareketin içinde Ortadoğu ve Müslüman coğrafyadan bazı ülkeler meydana çıkarsa o zaman Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dış siyasetinin temel bir aracını kendi eliyle yok edebilir. Şöyle ki, Türkiye'nin Soğuk Savaş sonrası temel siyaset ilkelerinden birisi medeniyetler arası diyaloğun sağlanmasıdır. Hâlbuki Türkiye'nin İsrail'e "bedel ödetmek" için yapacağı siyaset tam da medeniyetler arası bir fay hattına benzer bir bölünme ortaya çıkarabilir.

Hâlihazırda Batı içinde İsrail karşıtı bir siyasi eylem beklentisi doğru değildir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun merkeze koyduğu medeniyet kavramı açısından bakarsak şu anki Batı medeniyeti bir Judeo-Christian (yani Yahudi-Hıristiyan) yapıdır. Bu formüldeki Yahudilik, temel bir bileşendir. Yine bir başka isimlendirmeye göre Batı medeniyeti bir Greko-Romen yapıdır. Bu Greko özden dolayı Batı, mesela Yunanistan'dan da hiçbir zaman vazgeçmez. 1945'te bütün Balkanlar'ı ve Orta Avrupa'yı bir kalemde SSCB'ye terk eden Batı, sadece Yunanistan'ı vermemiştir! Ve bugün Batı, hiç yüksünmeden bu ülkenin siyasilerinin heba ettiği yüz milyarlarca Euro'yu telafi etmek için çalışabilmektedir. Dolayısıyla aynı biçimde İsrail'in ve geniş olarak Yahudilerin Batı medeniyetinin bir temel bileşeni olarak sahip oldukları anlamı sürekli hatırda tutmak gerekmektedir.

Yine çok önemli bir diğer konu ise Türkiye'nin Arap Baharı'ndaki rolüdür. Arap Baharı'nın işleri nereye götüreceği konusunda İsrail dâhil bütün ülkeler büyük bir hassasiyet içindedir. 1948 sonrası kurulan Ortadoğu'nun üç temel ilkesi bulunmaktadır: Enerjinin sürekli Batı'ya akması, seküler rejimlerle bölgenin İslami aktörlerin eline geçmemesi ve İsrail'in güvenliği! Doğal olarak bütün Batı "Acaba Arap Baharı bu üç ilkeyi yok eder mi?" sorgulaması yapmaktadır. Arap Baharı'yla kurulacak daha meşru rejimler, İsrail'e yönelik eleştirel pozisyonlar alacaktır. Türkiye'nin Arap Baharı'nda izlediği siyaset, Türk çıkarları için hayati derecede önemlidir. Ancak burada sihirli soru şudur: Türkiye, acaba Arap Baharı'ndaki rolünü İsrail siyaseti için kullanmalı mıdır? Böyle bir tercih, Arap Baharı konusunda Batı'yı ve ABD'yi alarma geçirebilir. Sözgelimi Başbakan Erdoğan, Mısır üzerinden Gazze'ye geçmek isterse bazı Batılı ülkeler "Acaba Mısır'da tam bir muhalif rejim mi ortaya çıkıyor?" diye sorabilir. Dolayısıyla Türkiye'nin Arap Baharı'ndaki rolünü daha uzun vadeli bir stratejiye yayması gerekmektedir. Türkiye'nin Arap Baharı'ndaki temel stratejisi bu ülkelerin daha demokratik hale gelmesi olmalıdır. Türkiye zaten henüz kendi ayakları üzerinde duramayan yeni rejimleri uluslararası yüksek siyasetin daraltıcı alanına çekmemelidir.

Şüphesiz Türkiye, büyüdükçe ve güçlendikçe hem bölge hem dünya siyasetinde yeni pozisyonlar talep edecektir. Sadece İsrail değil, bazı başka ülkeler de bu talepleri riskli görecektir. Dolayısıyla birilerinin, Türkiye'nin büyümesi ve buna orantılı taleplerini riskli görmesi dünya siyasetinin tabii bir neticesidir. Mesela Türkiye'nin yakın zamanda Suriye'de İran ile, Afrika'da Çin ile, Orta Avrupa'da Almanya, Madagaskar'da Fransa ile farklı düzeylerde nüfuz mücadelesine gireceğini hemen şimdi söylemek mümkündür. Bütün bunlar olağandır. Önemli olan, uzun vadede kazanmaktır. Hatta bazen uzun vadede devamlı kazanmak için belanın etrafında dolaşmak bile dış siyasette doğru tercih olabilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim