1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. ‘İslami Şahsiyet İnşasında Cemaat Faktörü’
‘İslami Şahsiyet İnşasında Cemaat Faktörü’

‘İslami Şahsiyet İnşasında Cemaat Faktörü’

Marmara Üniversitesi Düşünce ve Hikmet Kulübü “Düşünce ve Hikmet Atölyesi” başlıklı iç çalışmalarının ikincisini Oktay Altın ile yaptı

A+A-

Marmara Üniversitesi Düşünce ve Hikmet Kulübü “Düşünce ve Hikmet Atölyesi” başlıklı iç çalışmalarının ikincisini Oktay Altın ile yaptı. ‘İslami Şahsiyet İnşasında Cemaat Faktörü’ adlı program Teknoloji Fakültesi D209 Nolu dersliğinde gerçekleştirildi.

Modern dönemlerde cemaat kavramıyla ilgili ciddi problemler olduğunu söyleyen Oktay Altun konuşmasına vahyin Rasulullah’ın Hıra’daki inziva hayatını bitiren bir süreci başlattığının altını çizdi. İlk emirin bireysel bir okuma olmadığını açıklayan Altun sözlerine şöyle devam etti:

“İlk emir Ikra, bireysel bir okuma değildir, sesli okumadır. İslam’ın sosyalleşeceğinin mesajları ilk başta verilir. Ikra emrini aldıktan sonra Allah Rasulünün (s.) tekrar dağa çıkması muhaldir. İslam, inzivayı bitiren bir dindir. Hıristiyanlarda bireysel züht algısı vardır, inşa edilen yer altı şehirleri vardır. Buna benzer olarak itikâf vardır İslam’da. O da mescitte olur, toplumun her kesiminden insanların aktığı bir yerde. Mekke’de iseniz Kâbe’de, Medine’de iseniz büyük camilerde olur. İtikaf inziva değildir. Bir yandan Allah ile olan yakınlık pekiştirilirken diğer yandan mescitte insanlarla bir arada olursunuz. Bizim için en güzel örneklik olan Allah Rasulünü biz de örnek almak durumundayız. Bu nedenle de bireysel yaşanabilecek bir din algımızın olmaması gerekir.”

Modern dönemde cemaat kavramının sosyolojide olumsuz bir kavram olarak gösterildiğini hatırlatan Altun, cemaatin insanları köleleştiren, körelten bir yapı olduğunun altının ısrarla çizildiğini ve bireyin vurgulandığını söyledi.  Modern ulus-devletlerin cemaati sakıncalı, olmaması gereken bir şey olarak görmesinin gerekçelerini ele alan Altun şunları söyledi:

“Cemaatlerde birini ikna ettiğiniz zaman binleri ikna etmiş olabiliyorsunuz ama bu riskli bir şey. İkna edemediğinizde bu sefer karşınıza örgütlü bir muhalefet olarak çıkıyor. Saddam Hüseyin uzun yıllar batı ile çok iyi anlaştı ama biliyorsunuz sonra idam edildi. Uzun süre kontrol edebilirsiniz ama kontrolden çıktığı zaman onu artık zapt etmek çok mümkün olmaz ve size ciddi bedeller ödetir. Kitlesel, örgütlü yapılara karşı ulus-devlet her zaman mesafeli durur.”

Cemaatlerin bireyin karar verme özgürlüğünü elinden aldığının propagandasının bir aldatmaca olduğunu belirten Altun şöyle devam etti:

“Marka takıntısı olmayan var mıdır gençlerde? Çok azdır. Basın yayından, oluşturulan kültürel atmosferden etkilenmeyen var mıdır? Çok azdır. Bir yandan cemaat, ferdin karar alma mekanizmasını dumura uğratıyor diyor, öte yandan adam gidiyor özgür iradesiyle nike ayakkabı aldığını zannediyor. Halbuki aslında kendi özgür iradesiyle değil, gözüne o marka sokula sokula yönlendirilerek aldırılmıştır.”

Cemaat yapısının olmamasının insanları çaresiz ve kullanılabilir hale getirdiğini vurgulayan Altun anadoludaki ve ABD’deki işsizlik algısını şöyle kıyasladı:

“İşsizlik çok ürkütücü müdür Anadolu’da? Değildir çünkü akrabalar arasında dayanışma vardır. Ben işsiz kalırsam akrabalarım bakabilir veya ben işsiz kalan akrabalarıma yardımcı olabilirim. Ama Amerika’da bir adamın işini kaybetmesi çok korkutucudur. Bir sürü borca girmiş veya bir sürü hedefi var. Adam birey. Dayanabileceği hiçbir şeyi yok etrafında. Bu adamda işini kaybetmemek için kişilik kalır mı? İstediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz bu adama. Birey, dünyanın en savunmasız insanı haline geliyor. Çocuğunun, ailesinin ve kendisinin geleceği ile korkutabilirsiniz. Bu şekilde kendi cenderenize çekip muti bir insan haline getirebilirsiniz.”

İnsanın modern tabirle sosyal bir varlık olduğunun altını çizen Altun birkaç örnek vererek devam etti:

“Büyük şehirlerde görebilirsiniz. Giresun ili bilmem ne ilçesi bilmem ne köyü yardımlaşma ve dayanışma derneği. Neden? İnsanlar kendini yalnız hissediyor. Modern algı bizi robot gibi sunmaya çalışıyor ama bizim kökenimiz ünsiyet kelimesinden geliyor. İnsan bir şeylere, birbirine ilgi duyar, onlarla ilişki kurar. Modern paradigma boşlukları doldurma hususunda mahir. Mesela futbol takımları. Neden insanlar bu kadar takım tutuyor? Çünkü bir şeyler arıyor bağlanacak, sevecek.”

Yaşam tarzı birliktelik nedeni

“Yaşam tarzı birlikteliği denilen bir şey var. İslam dünyasını, Türkiye’yi düşündüğünüzde çok farklı cemaatler, itikatlar ve Müslüman gruplar var. Bir konuda anlaşacağımızda yaşam tarzı bizimle benzemeyen insanları genelde tercih etmiyoruz. Tasavvufçu olsun, selefi olsun ama namaz kılan insan olsun. İdeolojik olarak ne kadar karşı olunursa olunsun birlikte kadeh kaldırabilmek tercih sebebi olabiliyor. Seküler yaşam tarzı birilerinin bir araya gelmesine neden olabiliyor. Gezi parkında o yaşam tarzını savunma ihtiyacı varmış gibi ortaya atıldı. O algıya sahip çıkan insanlar da bir şekilde yönlendirildiler. Uzun süreli bir mücadelede bu şekilde bir arada buluşabilirler mi? Mümkün değil. Çünkü hedefleri çok farklı, düşünceleri çok farklı. Gezi parkını bu anlamda cemaat gibi görmemiz mümkün değil.”

Altun, Hangi cemaat tipi sorusuna geleneksel cemaatlerden, Rasulullah’ın örnekliğinden ve Hasan el-Benna modelinden örnekler verdi:

“Önümüzde çok başarılı, güzel cemaat örnekleri yok. Bir cemaate katıldığınız ya da oluşturduğunuz zaman otomatik olarak bir hiyerarşi oluşuyor. Bireyi ezen cemaat var mı? Var. Somut bir örnek vereyim size. Mavi Marmara olayıyla ilgili, ilk günler zaman gazetesinde bayağı olumlu yayınlar oldu. Arkadaşlar da yüksek sesle o olumlu yayınları dile getirdiler. İkinci gün “otoriteden izin alınmalıydı” söylemi her şeyi alt üst etti. Neden? Arkadaş diyor ki “benim göremediğim, algılayamadığım, çözemediğim bir olay vardır. Hocam benden her halükarda daha iyidir, dünkü görüşümü bir kenara bırakıyorum”. Zaten mürit nasıl olacak şeyhin elinde? Cansız bir insan gibi olacak.

Peygamberimiz bir meclise girdiğinde sahabe ayağa kalkmıyordu. Boş bulduğu bir yere oturuyordu. Kendisinden korkan bir adama “ben kuru et yiyen bir adamın oğluyum” diyor, ben de senin gibiyim. Özel bir muamele beklemiyor. Uhud savaşını düşünelim, Bedir’e katılmamış gençler istişarede Rasulullah’a ağır basıyor ve onların dediği oluyor.”

Tefrika Kur’anda sapma sebebi olarak gösterilir:

“Cemaat olmazsa olmazdır. Kur’an tefrika kelimesiyle geçmişlerin sapmasını açıklar. Fatiha’da “yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz” denilerek birinci çoğul şahıs kullanılıyor.

Ve modern paradigmadan çok etkilendiğimizin de altını çizelim. Namaz ferdi bir ibadet değildir, cemaatle kılınır. Cemaati terk edemezsiniz. Bunu bazı ülkeler hala yaşatıyorlar. Ezan okunduğu zaman Medine’de hayat duruyor, dükkan kapatılır. Rasulullah döneminde de hayat namaza göre ayarlanmıştır. Birisi sabah namazına gelmediği zaman sağlığıyla ilgili insanlar meraklanırdı. Zihnimizdeki namaz algısıyla sahabe dönemindeki namaz algısı aynı değil.”

Cemaat mi yığın mı?

“Var olan cami cemaatleri yığına benziyor cemaate değil. Cemaat, ortak idealleri olan, ortak tepkileri, ortak mücadeleleri olan insanlara deniyor. Bakıyorsunuz bazen camiye birçok insan geliyor, herkes ayrı ayrı kılıyor. İbretlik bir durum.”

İdeal cemaatin özelliklerinden bahseden Altun şöyle sıraladı:

“Kesinlikle vahye dayanmak zorundadır. Vahiyden beslenecek.

Rasulün örnekliğini kesinlikle önemsemek ve örnek almak durumundadır. Eğer Rasul yerine x şahsının örnekliği devreye giriyorsa bu ideal bir İslam cemaati değildir. Sahabe peygamberimize biat ederken kayıtsız şartsız biat etmiyor. Maruf üzerine biat ediyor.

İslam cemaatinde herkesin ilgisine ve yeteneğine göre farzların dışında da sorumluluk alması gerekir. Farzların ötesinde Müslümanların yapmaları gereken bazı davranışlar yok mu? Misafir geldi mesela kim ilgilenecek? Savaşa çıkılacak mesela. Orada bir organizasyon var. Herkes ilgisine, yeteneğine, becerisine göre sorumluluk almak zorundadır. Ortada yanlış bir durum söz konusu değilse bunları kardeş olmanın, cemaat olmanın getirdiği şeyler olarak kabul etmek durumundayız. Haklar da vardır aynı zamanda. İmece usulü ile yapılır işler. Dayanışma vardır.

İstişare olmazsa olmazdır. İstişaresiz bir İslam cemaati olamaz. Ortak ideallerimiz varsa, cemaat bir karar almışsa ve eğer bu karar münker değilse kendi kanaatim o yönde olmasa bile ona uymak zorundayım. Şura nasıl olacak peki? Şuraya ehil olma diye bir şey söz konusu. Sizin daha iyi bildiğiniz, Üniversite ile ilgili bir konuda sizin kadar iyi bir karar vermem mümkün değil. Şura’ya ehil olmanın altını çizmek lazım. Müslüman şahsiyetin birinci hedeflerinden birisi de Şuraya ehil hale gelebilmektir.

Hz. Ömer sahabeyi kendi arasında ayırıyor. Huneyn savaşını düşünelim, bütün genişliğine rağmen gökyüzü size dar gelmişti diyor Kur’anda. Nitelik farkı yok mu? Sizce Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir bir konuda istişare edeceği zaman bütün herkesi mi topluyordu? Mümkün değil. Konusunda ehil insanlarla istişare yapılırdı. Ben bugün oturdum Kur’an okudum birkaç kitap okudum, öbür taraftan ömrünü bu tür işlere adamış başka bir insan var, eşit miyiz istişare bakımından? Değiliz. Ulema hiyerarşik bir sınıf değildir. Allah’a gereği gibi kul olmaya denir. Rasihun kelimesi bir işte derinleşmek anlamına gelir ve istişareye ehil olmayla ilgili bu kavram üzerinde durmak gerekiyor.”

Örgütlü küfürle örgütsüz mücadele mümkün değildir.

“Dünyanın her yerinde karşımızda örgütlü bir yapı var. ABD’den Mısır’a kadar tüm muhataplarımız örgütlü. Örgütlü bir yapıyla mücadele etmek istiyorsanız asla bu bireysel olamaz. Örgütlü bir güçle ancak örgütlü bir şekilde mücadele edebilirsiniz.”

Aliya İzzetbegoviç’in bir anektodu vardı. Öğrenciliğinde bir teşkilat kuruyor, yargılanıyor hapis yatıyor. Sırplı bir yetkiliyle görüşmesinde kendisine söylenenler dikkate değer: “Birkaç tane silah bizi korkutmaz. Bizi korkutan şey belirli bir hedef için bir araya gelmiş 20 kişilik örgüttür.”

Haber: Ömer Ekmen
Foto: Nalan Akgün

oktay_altin-20150313-02.jpg

oktay_altin-20150313-03.jpg

HABERE YORUM KAT