1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘İslamî Devlet’ anlayışını ‘İran’ uygulamasıyla tartışmak..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘İslamî Devlet’ anlayışını ‘İran’ uygulamasıyla tartışmak..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Önce bir kaç kelimenin terim/ ıstılah olarak mânasının çerçevesini belirtmek ve üzerinde daha dikkatli durmak gerekiyor..

Bunların başında İslam Devleti veya İslamî Devlet terimi gelmektedir..

Bunun için, ‘devlet’ terimine de bir kez daha açıklık kazandırmak gerekiyor..

Devlet’, bağımsız ve birlikte yaşamak isteyen bir halk kitlesinin, kendi hâkimiyetindeki bir coğrafya üzerinde bir yönetim mekanizması -rejim oluşturmasıyla, yani üç temel unsurdan oluşan bir ‘sosyal üst-yapı kurumu’dur.. Bu üç temelden birisi olmazsa, ‘devlet’ gerçekleşmez.. Halbuki, bizim kültürümüzde genelde, bu üç unsurdan sadece birisi olan rejim/ yönetim mekanizması devlet olarak algılanır, büyük bir yanlışlıkla..

Müslümanların da, kendi inançlarına, kendi doğrularına göre, ekseriyet veya hâkimiyet oluşturarak yaşadıkları bir coğrafyalarda, kendi inançlarına, kendi doğrularına göre hürr, özgür bir şekilde yaşamak için, bir ‘devlet’ oluşturmaları sadece hakları değil, aynı zamanda bir gereklilikleridir de..

Çünkü, ‘devlet’ haline gelemiyen bir topluma, -tabiatta boşluğa yer yoktur- anlayışına uygun olarak, başka toplumların, kendi inançlarına, ideolojilerine, doğru bildikleri ölçülere göre  oluşturdukları yönetim mekanizmaları hükmederler.. Öyle bir durumda da, müslümanlar kendilerinin olamazlar, kendilerine başkalarının izin verdiği, lûtfettiği kadarıyla, başkalarının doğru  bildiklerine göre şekillenmiş kanun ve yaptırım kuralları çerçevesinde yaşamak zorunda kalırlar..

Bu açıdan, ‘devlet’ terimi ve kurumu, bir müslüman için, hem bir zarûrettir; ona sahib olmadığı zaman da, bir idealdir.. Ayrıca, Resul-î Ekrem (S) tarafından uygulanmış, pratiği olan gerçekliktir de.. Yani, asla bir ütopya, bir boş hayal veya kuruntu değildir..

O halde, geçmişte uygulanan bu örneğe ulaşmak cehdi, daima tazedir ve inancının idrakinde ve olan her bir müslüman için, en azından bir ideal ve hedef olarak algılanması gereken bir sosyal üstyapı kurumu..

Nitekim, dünyanın bir çok yöresinde müslüman toplumlar, sadece dünlerde değil, bugün de başkalarının kendilerine dayattığı  ve istemedikleri bir hayat şeklinin cenderesinden kurtulmak ve kendi inançlarına göre bir toplum düzeni oluşturmak için özgürleşme çaba ve mücadeleleri göstermektedirler.. Hattâ, bu  ümid ve ideal uğruna oluşturdukları bir takım devletlere, ‘..... İslam Devleti, ....İslam Cumhûriyeti’  gibi isimler vermişlerdir.. Ki, bugün yeryüzünde uluslararası hukuk açısından, ismi İslam Cumhuriyeti olan 5 ülke vardır.. (Bunlar arasında, ‘İşte İslam devleti’ denilebilecek bir hükûmet uygulaması ve sosyal düzen kurabilmiş kaç örnek vardır, o da ayrı.. Ama, en azından bir ümid ve ideali de yansıtıyor, bu isimlendirmeler; sadece bazı halkları yatıştırmak için, bir hile ve taktiğini değil..)

Ama, her ne kadar alınan temel ölçüler açısından İslam Devleti ve İslam Cumhuriyeti gibi isimlendirmeler yanlış değildir denilse bile, uygulamadaki yanlışlıkların İslam’a maledilmemesi için, bu gibi isimlendirmeler yerine, ‘Müslüman Devleti’ veya ‘Müslüman Cumhuriyeti’ gibi, isimlendirmelerin daha doğru olup olmayacağı da düşünülmelidir..

Ve amma bugün İslam Cumhuriyeti isminin, en çok da, İran İslam Cumhûriyeti’ olarak dünya gündemini ve özellikle emperyalist dünyayı yakından ilgilendirdiği de 30 yıllık uygulamayla ortada..

Ve bir toplumun özgür olarak yaşamak istek ve ideali sanki kötü bir şeymiş gibi; müslümanların da, kendi inançlarına göre bir siyaset üretmeleri ve yaşamaları, emperyalist, zorba güçler tarafından bir tehlike olarak gösterilmekte ve onların inançlarının hayata yansımayacağı bir hayat göstermekte ve müslüman toplumlar, ağır baskılar altında tutulmakta ve daha acısı, bazı müslüman toplumlar da, kendilerini, kendilerine başkalarınca lûtfedilen hayat tarzlarının içinde ‘özgür’  bile zannedebilmektedirler..

Bu açıdan, İran’daki son gelişmeleri, hele de emperyalist dünya daha bir yakın ilgiyle ve ümidlerle takib ettiler, ediyorlar.. Ve dahası, dünya müslümanlarının büyük bir kısmı da, bu gelişmeleri, emperyalist dünyanın kendilerine gösterdiği şekliyle görmek ve değerlendirmek hatasından pek uzak kalamıyorlar..

Bizim müslümanlar olarak, İran’daki gelişmelere bakışımız, sadece bir komşu ülkedeki gelişmeleri takib etmenin veya dünyadaki her sosyo-politik gelişmeyle ilgilenmenin sınırları içinde bunun için kalamaz. Çünkü, bizim inanç sistemimiz adına kurulmaya çalışılan bir sosyal düzenin karşılaştığı problemlerin nasıl algılanması gerektiği açısından daha hassas ve ölçülü bir yaklaşımımız olmalıdır..

*

Her seçim dönemi, her sistemde sıkıntılar ortaya çıkarır..

Önce şu gerçeği görmeliyiz..

Her seçim, gelecekte getireceği muhtemel fayda veya zararlar ve hattâ paylaşılayacak pastanın mahiyeti açısından, seçimi yapanlar ve tercihte bulunacak üzerinde bir takım kararsızlıklar, gerilimler, husûmetler ve cebheleşmeleri beraberinde getirir.. Bunun için, her ülkedeki seçim, genelde, en zayıf anların yaşandığı zaman dilimleridir.. Sinirler gerilir, tahrikler olur, ağızların fermuarı bozulur, dillerin freni gevşer, yumruklar bile sıkılır ve hattâ,  marşlara ayarlanmış ayaklar yere daha sıkı basmaya başlar.. 

Bu durum, hele de sosyal problemlerin derinleşmesine paralel bir grafik gösterir.. Nitekim, doygun ülkelerde, seçimlere iştirak azaldığı, kazanan ve kaybedenlerin kim olduğunun, kitleleri bir futbol maçı kadar bile ilgilendirmediği çokça görülür.. Elbette, seçim yapılan bir ülke ve sistemden, kitlelerin hiç bir ümidinin, beklentisinin kalmaması da bir diğer ilgisizlik sebebidir.

12 Haziran günü, İran’da yapılan seçimdeki yüzde 85’leri bulan yüksek katılım, bu açıdan bakıldığında, rejimden bir ümidsizliği değil; halkın, bu sistem içinde kalarak  geleceklerini kurabilecekleri ümidini taşıdıkları mesajını da vermektedir..

Ama, bunun yanında, seçim zamanlarında her ülkede / sistemde yaşanan zaaflardan istifade ederek, kendilerine bir hayat alanı açabilmek umudu ile devreye girmeye çalışanların olabileceğini de unutmamak gerekir.. Nitekim, İİC uygulamasından rahatsız olan emperyalist  güç odakları, bu seçimler sâyesinde, bu hassasiyetlerin yükseldiği zaman diliminde duvardan bir gedik açabilir miyiz, umuduyla, adaylardan bazıları etrafında, bazı hayâlî korkular veya ümidler oluşturmaya daha bir çaba harcadılar.. Bu gibi şeytanî entrikalar ve manipulasyon ihtimalleri karşısında, ‘Öyleyse, hiç seçim yapmamalı..‘ denilemiyeceğine göre, yapılması gereken, içerdeki bu rekabeti, derin kırgınlıklara vardıracak ve iktidar hırsı veya nefsanî arzular için, ahlâkî sınırları zorlamaya varan suçlama ve davranışlardan kaçınmak gerekiyordu..

İşte bu noktada maalesef, gerekli hassasiyet gösterilememiş, adaylardanaa bazıları hattâ tv. tartışmalarında, karşılarındaki adayların destekleyen bazı kimseleri vurmaya kalkışmışlardır.. Halbuki, bir kaç kişinin yarıştığı bir seçimde, bir toplumdaki çeşitli kişi veya odaklar tabiatiyle, şu veya bu tarafın yanında veya karşısında yer alacaklardı.. Ve bunun suçlama konusu yapılmasının sağlıklı bir mantığı yoktu..

*

Bu arada, bu yöndeki tartışmalar ülkemiz kamuoyunda da, genellikle elyordamı yorumların yapılmasına da yol açtı.. Bu açıdan, konunun bu yönüne de değinmek gerekiyor..

İran bizim yanıbaşımızda olduğu halde, toplumumuzun, İran konusunda hâlâ da çok sığ bilgilere sahib olduğu görülmektedir..

Bunun en özel ve etkin sebebi, 75 milyonluk bir nüfusa sahib olan İran’da halkının yüzde 80’den fazlasının ‘şia’ mezhebinden müslüman olmasıdır.. Ve dünyadaki 200 milyonu aşan şiî müslümanın  en etkili devlet organizasyonuna sahib olduğu bir ülkedir İran.. Ve tabiatiyle, ‘Ehl-i Sünnet’  müslümanlarından oluşan öteki halklar ve bu arada, Osmanlı-Savefî  saltanatlarının güç yarışlarının tarihî tortuları hasebiyle, Türkiye toplumu da, bu ülke, halkı ve inanç kültürü hakkında sağlıksız bilgilere sahib..

Die Welt’ isimli alman gazetesi, geçen hafta, İslam ve müslümanlar konusunda, okuyucularının bilgisini ölçmek için bir anket yapmış ve 50 sual sormuştu.. Bunlardan birisi de, ‘müslümanların, imamları / hocaları / mollaları günahsız bildikleri’ne dairdi ve anlaşıldığına göre, almanların çoğu, buna ‘evet’ demişlerdi.. Nasıl demesinler ki, bizzat ‘Ehl-i Sünnet’ müslümanı olduğunu düşünen niceleri bile, bunu öyle sanıyorlardı..

Hattâ o kadar  ki, ülke sınırları dışına çıkmış, dünya görmüş ve hattâ dış ülkelerdeki (Kahire’deki El’Ezher gibi) eğitim kurumlarında yüksek seviyede ‘İslamî eğitim’ görmüş nice kimseler bile, ‘şiî ulemâ’nın  ‘mâsûm/ ismet sahibi, günahsız/ hatasız’ olduğuna inanıldığını sanmakta ve bu mâsûmiyetin, sadece şia’daki 12 İmam’la sınırlı olduğunu öğrendiklerinde ise hayret etmekte, ‘Yahu, biz İmam Khomeynî’nin veya Khameneî’nin ve diğer şiî ulemâsının, mâsum sayıldığını sanıyorduk..’ diyebilmektedirler..

En temel konuya bu kadar yabancı olan bir kamuoyunun, diğer konularda nasıl bir yaklaşım sergileyebileceğini tasavvur etmek zor değildir..

Böyle bir durumda, bugün ‘Âyetullah Seyyid Ali Khameneî’nin oturduğu ‘Velayet-i Faqîh’ makamının ne olduğu da tabiatiyle yeterince bilinmemektedir.. Bilinmediği için de, konuların anlaşılması daha bir zorlaşmaktadır..

*

‘Velayet-i Faqih’ anlaşılmadan, İİC sistemi anlaşılamaz..

Sahi, ‘Velâyet-i Faqîh’ anlayışı nedir ve ‘Velî’y-i Faqih’ kimdir, nasıl belirlenir ve daha mühimi, niçin?

Evet, müslüman toplumlar da, ideal mânada yaşabilmek bir devlet olarak yaşamak zarûretindedirler, ama, bu nasıl olacaktı?

Konu, İslam Tarihi’nin ilk dönemine dayanıyor..

Resul-i Ekrem (S)’in rıhletinden, dünyamızdan ayrılmasından sonra Ümmet’e kim başkanlık edecekti?

Müslümanlar arasındaki ilk ciddî görüş ayrılığı bu noktada belirdi..

Bir kısmı, ‘Khulefa’y-ı Râşidiyn’ diye de isimlendirilen ilk Dört Halife’nin ümmetin başına getiriliş şeklinde takib olunan usûllerin geçerli oloduğunu düşünmekteler ve buna ‘Ehl-i Sünnet’ çizgisi denilmektedir..

Bir kısmı ise, Resul-i Ekrem (S)’den sonra ümmetin başsız/ imamsız kalamıyacağını ve bunun da ‘ilahî tayin ve takdirle belirlenmiş olduğunu’ ve bunun Hz. Ali,  ve sonra Hz. Hasan, ve sonra Hz. Huseyn ve sonra da Hz. Huseyn’in neslinden gelen diğer 9 İmam.. Yani, cem’an,  12 İmam..  Ehl-i Beyt İmamları denilen silsile..

Bu 12 İmam’ın mâsûm, hatasız, ve günahlardan korunmuş olduğu inancı, ‘şiî müslüman’ olmanın temel imanî rükunlarındandır..

Şia, Hz. Peygamber’den sonra müslümanlara Allah adına hükûmet edecek olan otoritenin, bu 12 İmam eliyle olacağına inanır..

Ve, 12’nci İmam’ın, Hz. Mehdî  olarak geldiğine ve amma, asırlardır, ‘gaybûbet-i kubrâ’  (büyük gaybubet/ gözlerden ırak oluş) haliyle, gözükmemekte olduğuna ve bir gün zuh3ur edeceğine, insanlığın kurtuluşu için gönderileceğine inanılır.. 

Ama, onun olmadığı zaman?

İşte o zaman da, İslâm ulemâsının devreye gireceği düşünülür; ‘El’Ulemâ, verese-t-ul enbiyâ’ (ulemâ, peygamberlerin vârisleridirler, mirasçılarıdırlar..)  şeklinde ‘rivayet’ olunan bir hadis-i nebevî esas alınarak..

Yani, müslüman toplumu, ‘ulemâ’nın ve onlar adına, bir Faqih’in, İslam üzerine, feqahet / derin bilgi sahibi olduğu yetkililerce belirlenmiş olan bir şahsın velâyet ve vesayeti altında yönetilir.. Yani, nasıl ki, anne-babanın çocuğu üzerinde tam bir velayet hakkı var ise, ulemâ’nın da durumu bu şekilde kabul edilir. Ki, merhûm İmam Khomeynî, bu ‘velayet’in ‘velayet-i mutlaqa-i faqîh’  (faqihin velayetinin mutlak mânada, kesin bir velayet) olduğunu belirtmişti..

Ehl-i Sünnet’ anlayışında ise, müslüman ümmetini kimin nasıl yöneteceğine, yönetme yetkisinin nereden alındığına dair anlayış, özellikle de Hz. Ali’nin sonra, kılıcı kuvvetli olanların başa geçmesiyle çok farklı bir çizgide gelişmiş ve genel olarak, kimin kılıcı galib gelirse, Ümmet’in başına, ‘Allah’ın takdiri’ ile onun ‘Velî’yy-ul Emr’ veya ‘Ûl-ul’Emr’ olarak geçtiği ve geçeceğinin ve ona itaat olunmasının ‘vâcib’ olduğu anlayışı, 13 asırlık bir gelenek çizgisi tortusuyla bugüne kadar gelmiştir.. (Burada bir takım hükümdarların, sultanların daha âdil olması, sistemin değil, kendi fıtratlarının sonucu olarak ortaya çıkıyordu..)

*

Evet, ‘Velayet-i Faqih’  anlayışı işte buradan kaynaklanmaktadır ve bunu, şia’da, en geniş şekliyle tedvin edenin, İmam Cafer-i Sâdıq Hz. leri olduğu bilinmektedir..

Ama, asırlarca, fiilî olarak tahakkuk ettirilememişti.. İran’da, 1979 yılı başında zafere erişen İslam İnqılabı Hareketi’nden sonra ise, ‘Velayet-i Faqih’ anlayışı, hem fiilî ve hem de hukukî bir vakıa kurum olarak, bir itiqadî temele dayandırılarak uygulama imkanına kavuştu.

Ve ilk ‘Veli’yy-i Faqîh’, İmam Rûhullah Khomeynî idi..  Onun ilk 10 yıllık ‘velayet’ini müteakib vefatıyla, yerine Seyyîd Ali Khameneî getirildi, ‘Faqihler Meclisi’ (Meclis-i Khubregân) kararıyla ve 20 yıldır da o bu makamda bulunmaktadır.. Bu (halkın seçimiyle ve 86 faqihten oluşarak şekillenen) ‘Faqîhler Meclisi’  (Meclis-i Khubregân) elbette, ‘Veli’yy-i Faqîh’in icraatını da gözetlemektedir.. (Ki, halihazırda, Hâşimî Refsencanî bu Meclis’in de Başkanıdır..)

İran İslam Cumhûriyeti’ndeki temel yapı, bu tarzdadır..

Bu yapıyı bilmeden, İran’daki sistem içindeki gelişmeleri izah hemen hemen imkansızdır..

Ve, unutulmamalıdır ki, İİC sisteminde, iç hukuk açısından, ‘Veli’yy-i Faqih’ en üst makamdır ve çok geniş yetkilerle donatılmıştır.. Ve, herşeyden önce, hattâ Anayasa’nın da üzerinde telakkî edilir.. Ordu’nun ve diğer bütün silahlı güçlerin (Emniyet güçleri ve İnqılab Muhafızları’nın) başıdır; Yargı gücünün başını bizzat kendisi tayin eder.. Radyo-televizyon doğrudan kendisine bağlıdır.. (Kanunların İslam’a uygunluğunu kontrol eden ve seçimlerde adayların  İslamî açıdan salih insanlar olup olmadıklarını teyid veya reddetmekte son sözü söyleyen) Şûrâ’y-ı Nigehban’ı (İslam Cumhuriyetini Gözetleme Şûrâsı’nı) o belirler..  Vakıfların yönetimi doğrudan elindedir.. İslamî Şûrâ Meclisi, onun ‘dokunulmasın’ dediği bir kanunu değiştiremez.. Dışsiyaseti ve İstihbarat’ı doğrudan kendisi belirler.. Vs..

Cumhurbaşkanı ise, uluslararası hukuk bakımından ülkenin dışardaki en yüksek temsilcisi ise de, iç hukuk düzeninde, ‘Veli’yy-i Faqih’in emrinde ve halk tarafından seçilmiş ‘ikinci mertebede bir kimsedir..

*

Şimdi gelelim, seçim sonrası duruma...

Tekrar edelim ki, bugünkü İran hakkında konuşurken, şiâ fıqhındaki temel anlayış ve ölçüler bilinmeden, sağlıklı bir noktaya varılamaz.. Ve biz bu açıdan ne yazık ki, çok uzak bir durumdayız..

Ayrıca, bazı odaklar ortaya öyle bir tablo çıkardılar ki, sanki, Mîr Huseyn Mûsevî, bir reformcu!.

Gerçi, yeni bir form/ şekil  isteyen herkes için reformcu denilebilir ve Musevî de bazı yanlışlıkların düzeltilmesini isteyen bir kimse olduğu için, o mânada reformcu diye nitelenebilir, ama, bu kelimenin dış dünyada taşıdığı mâna ile İran’da taşıdığı arasında dünya kadar fark vardır.. Unutulmamalıdır ki, Muhammed Khâtemî de 1997’de, benzer reformistlik nitelemeleri ve yüzde 70 ve yüzde 80’lik oy desteğiyle seçilmişti.. Ama, sonunda, ‘Halka verdiğim sözleri yerine getiremediğim için özür diliyorum.. Çünkü, onları yerine getirmeye kalkışsaydım, İslam İnkılabı’nın temel ölçüleriyle zıdlaşmış olacaktım. Bunu yapamazdım.’ diyerek özür dilemişti..

Ahmedînejad da kendisine göre yanlış olan geçmiş uygulamalardan ayrıldığı için, ‘reformcu’ diye nitelenebilir..

Ama, bu reformculuk nitelemesi, daha çok  muhalefet kanadı için dile getirildi.. Emperyalist dünyanın nitelemelerinin ise, kendi menfaatlerine göre, her an değişebilecek değerlendirmeler olduğunu söylemeye gerek yoktur.. Nitekim, kimileri Mûsevî’yi tutup bayraklaştırmaya çalışırken, Amerika’daki etkili yahudi lobisi ile siyonist İsrail rejiminin başbakanı Benjamin Netanyahu,Ahmedînejad’ın kazanmış gözükmesinden memnun olduklarnını, çünkü, İran hakkındaki kanaatlerinin, korkularının böylece daha da pekiştiğini ve İran’a karşı bir askerî müdahale yapılması yolunu açacağını’ belirtmektedirler..

Ki, bu hususta, İran içinde de, ‘düşmanlarımızı üzerimize saldırtmak için, ısrarla, sert ve ölçüsüz açıklamalar yapılmalı mı? Özellikle nükleer teknolojiye ulaşmak projemiz 30 yıldır sürerken, bu son 4 yılda bunun Ahmedînejad tarafından, bu çalışmalarımızın dünyaya bir tehdid unsuru gibi ısrarla gösterilmesi ve sürekli gündeme tutulması, ne kadar mâkul?’ diye bir tartışma olduğu öteden beri biliniyor.. 

Ama, ilgniç olan şu ki,  Türkiye’de İslamî eğilimli bazı gazetelerde yazan bazı kalemler bile, ‘daha düne kadar kimsenin tanımadığı Mûsevî’nin emperyalizmin ortaya çıkardığı bir kukla olduğunu’  bile yazabildiler.. Bunları yazanlar, Mûsevî’nin 1981-89 arası, İmam Khomeynî’nin zamanında 8 yıl başbakanlık yaptığından bile habersizdiler.. Ülke Tv’de de, 18 Haz. günü, Sakarya Üni.’den bir prof. ise, Khameneî ile, Khâtemî’yi bile defalarca karıtırıyor; hattâ bir ara Huseyn Hatemî bile diyebiliyor ve bu sözleri düzeltilmiyordu..

Seçimler dolayısiyle, elbette ki, sosyal plana çıkmak için bir atak yapmak arzusuyla, adaylardan birilerine nice hesablarla yaklaşanlar daima olduğu gibi, bu kez de olmuştur..

İnkılab Rehberi’nin Ahmedînejad’a aylar öncesinden beri ‘yeşil ışık’ yaktığını düşünenlerin Cumhurbaşkanı’na yaklaşması yanında, kendi muhalefet liderlerini ortaya çıkarmalarının imkanını bulamayan  İnkılab düşmanı bir kısım çevre veya kimselerin de muhalif adaylar yanında yer almalarına şaşmamalıdır..  Çünkü,  bu gibi zaaf dönemlerinde, birileri de meydana çıkmak için fırsat gözetler.. Bir sistem, bir gücü bertaraf ettikten sonra, sadece yendiği güç ile hesablaşmayıp; ‘belki bir fırsat doğabilir..’ diye, hayat sahnesine yeniden çıkmak için her türlü fırsatı değerlendirmek isteyen küçücük cereyanlar ile de karşı karşıya gelebilir.. İran İslam Cumhuriyeti de 30 yıllık geçmişinde, itiqadî, ideolojik yapısı itibariyle, kendi dışındaki sosyal güçlerle nice çetin hesablaşmalardan geçmiştir ve bunları bertaraf etmiştir.. Bugün de edebilir.. Ama, inkılabçı kadroların içte birbirlerine oyun oynamamaları, açık, şeffaf olmaları şartiyle..

Bugün noksan olan, budur..

Hele, seçim öncesinde, özellikle de Ahmedînejad tarafından, dile getirilen ağır suçlamalar, Refsencanî ve ailesi ferdleri ve keza, Nâtıq Nurî ve çocukları hakkında ve hattâ, Mûsevî’nin hanımı Zehra Rehneverdî’nin doktorasını bile tamamlamadan Rektör yapıldığı gibi tuhaf iddialar, birçok şeyi çok ağır şekilde tahrib etti ve bunlar ânında susturulamadı.. Ve, Ahmedînejad’ın konuşmalarıyla, öyle bir tablo ortaya çıktı ki, sadece Rehber ve kendisi temizdir; diğer bütün adaylar ve onları destekleyen diğer seçkin inkılabçıların herbirisi ise, inkılaba hıyanet etmiş ve halkın qıyâmını makam ve menfaatlere dönüştürmüş kimseler  durumuna düşmüşlerdi..

Bunların üzerine bir de  seçim hile ve yolsuzlukları iddiaları eklenince...

Durumun içinden daha bir çıkılmaz hal alacağı tahmin edilebilirdi..

*

Rehber, ‘Seçim hileleri asla olmamıştır..’ dediğine göre, olmamıştır; amma..

 Sahiden de, seçim hile ve yolsuzlukları olmuş mudur? Bu arada, ‘ulemâ’dan bazılarının, ‘Harb harb hiledir, seçim de bir harb şeklidir, o halde, hile caizdir..’ tarzındaki akıl yürütmeleri ve cevazlarını da unutmamak gerekir. 

Bu gibi hile iddialarına, hele de bundan sonra sağlıklı cevab verebilmek daha bir imkansız hale geldi..

Çünkü,  19 Haziran günü, Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde,  İslam İnqılabı Rehberi, (yani, Veli-yy-i Faqîh) Seyyid Ali Khameneî, seçimlerde hile ve yolsuzluklar olabileceğini kesin bir dille reddetti.. Bundan sonra, artık, hangi resmî makam, seçim hile ve yolsuzluğunu iddia ederek, Rehber’i yalanlamış durumuna düşebilir?  Ki, ayrıca, O’nun bu açık beyanı, kendisinin ‘Şurâ’y-ı Nigehban’a, ‘hile var mı diye araştırılsın ..’ şeklindeki emriyle de çelişmektedir.. Çünkü, önce bu ihtimali bizzat kendisi reddetmektedir..

Sözkonusu hutbede, İnkılab Rehberi, seçimleri ve halkın geniş katılımını ve neticelerini övdükten sonra.. Bazı hataların, olumsuzlukların olduğunu da belirtmişti ve bunlardan özellikle 30 yıllık geçmişin yok sayıldığı gibi durumları ve keza, adaylar arası televizyon tartışmalarında  Cumhurbaşkanı’nın (Mehdî Kerrubî ile tartışmasında karşılıklı olarak yapılan suçlamalarda görüldüğü dile üzere)  yalancılıkla suçlanmasının kabul edilemiyeceğini belirtiyordu..

Ama, asıl önemlisi, İnqılab Rehberi, adaylardan bazılarının Refsencanî’ye yaptıkları saldırıya karşı çıkıyor ve ‘Refsencanî’yi 52 yıldır tanıdığını, İslam İnkılabı’nın gerçekleşmesi öncesi ve sonrasındaki en çetin mücadelelerden geçtiğini, inkılabın en etkili şahsiyetlerinden birisi olduğunu, bu mücadelelerde malvarlığını da ortaya koyup harcadığını ve inkılabın gerçekleşmesinden sonra da, mal/ servet yığdığına dair tek bir örnek bile gösterilemiyeceğini’ dile getiriyordu..

Halbuki, (İslam İnqılabı öncesindeki yıllarda da varlıklı bir aileden gelen) Refsencanî’ye en çok da bu yolda saldırılar yapılıyordu, yıllardır.. Ama, bu saldırılar bu zamana kadar resmî makamlarca yapılmıyordu.. Ama bu seçim sırasında, bizzat Cumhurbaşkanı Ahmedînejad tarafından dile getirilmişti bu iddialar, Mir Huseyn Mûsevî’yle yaptığı televizyon tartışması sırasında ve Mûsevî de, ‘bu gibi suçlamaların muhatabı olanların kendilerini savunacak seçkin şahsiyetler olduğunu’ belirterek, konuyu savuşturuyordu..  Ama, Ahmedînejad, tarafdarlarının gözünde, ’Refsencanî’ye 30 yıldır bu kadar ağır suçlamalar yapabilen ilk yüksek yetkili makam sahibi’ diye bir kahraman gibi karşılanıyordu.. Ama, bunun zehirli etkisi, ’30 yıl içinde, Rehber ve kendisi hariç, herkesin sanki hep bir şeylere bulaştığı ve sadece kendilerinin temiz olduğu’ gibi bir mesaj verilmesi şeklinde oluyordu.. Refsencanî ise, 7 Haziran günü, İnkılab Rehberi’ne hitaben yayınladığı ‘Açık Mektub’da, kendisinin ve ailesinin şerefine yapılan bu saldırıların derhal tahkik edilmesini ve gerekenin yapılmasını istiyor ve ama, herhangi bir cevab alamıyordu..

Seçim atmosferini zehirleyen ve gerilimleri yükselten bu tavrın da, seçim sonrasındaki kırgınlık ve şiddeti körüklediği ortadaydı..  Ve şimdi ise, İnkılab Rehberi, özellikle de  Refsencanî’ye yapılan bu saldırı ve iftiraların kabul edilemiyeceğini, bir hafta sonra da olsa açıkça dile getiriyordu.. Ve ilginçtir, bir cümle önce, ‘Cumhurbaşkanı’na yalancılık suçlaması yapılmasının kabul edilemiyeceğini’ belirten İnkılab Rehberi, birkaç cümle sonrasında ise, o cumhurbaşkanının, Hâşimî Refsencanî ve Nâtıq Nurî’ye yaptığı ağır saldırıları reddediyor ve Ahmedînejad da hemen karşısında, bu sözleri dinliyordu..

Ne var ki, İnkılab Rehberi, kendisi ile Refsencanî arasında görüş farklılıkları bulunduğunu da belirtiyor ve bunu ‘tabiî’ olarak değerlendiriyordu.. Bu durum, gerçekten tabiî idi.. Çünkü,  düşünen iki insanın, her konuda birbirinin tıpatıp aynı şekilde düşünmesi, tabiî olamazdı..

Ama, ilginç olan şu ki, İnqılab Rehberi, hutbesinin devamında,  ‘Refsencanî’nin cumhurbaşkanı (Ahmedînejad) ile de iç ve dış konularda görüş farkılığı ve ihtilaf halinde olduğunu  ve o konularda, kendisine, cumhurbaşkanı’nın daha yakın olduğunu’  açıkça belirtiyordu.. Yani, Rehber’in esasen, taa başından beri Cumhurbaşkanı’nı desteklediği biliniyordu, ama, bu konularda, bu ihtilaf konularında bu kadar net bir beyanı olmamıştı..

İnkılab Rehberi, bu arada, 11 milyon oy farkının seçim hile ve yolsuzluğuyla lekelenemiyeceğini de belirtiyor ve ‘asla yolsuzluk yapılmamıştır..’ diye açık bir beyanda bulunuyordu.. Ama, bu söz, o zaman da, yolsuzluk  iddialarının araştırılması için, ‘Şûrâ’y-ı Nigehban’a verdiği emrin sonucunu da ortaya koymuş oluyordu.. Çünkü, İnkılab Rehberi bu kadar açık bir beyanda bulunduktan sonra,  sistemin içindeki herhangi resmî bir makamın, Rehber’in asla varolamıyacağını açıkça beyan ettiği bir konuda, aykırı görüş açıklayabilmesi imkansız olur.. Nitekim, bu hutbeden sonra, ‘Şûrâ’y-ı Nigehban’, ‘oyların yüzde 10’nun, yani 4 milyon oy’un, muhtelif yerlerdeki sandıklardan gelişigüzel biri şekilde yeniden sayılacağını’ açıklamıştır, ama, İnkılab Rehberi’nin kesin beyanına aykırı bir tablo -varsa- bile, onun açıklanamıyacağı da ortadadır..

Bunların, konunun bir takım tutarsızlıklar içermesi açısından gözönünde bulunması gerekiyor.. Konu, ortaya iyi konulamamış ve bir takım iddiaların sağlıklı şekilde araştırılmasının üzerine gölge düşmüştür.. Bu satırların sahibi, kesin olarak yolsuzluk olduğunu veya asla olmadığını söyleyebilecek durumda değildir.. Ama, ‘asla...’ gibi bir beyanın da sağlıklı araştırmayı engelleyeceği de açıktır.. 

Bundan sonra, Mîr Huseyn Mûsevî, seçimde yolsuzluklar olduğu şeklindeki iddialarından geri çekilse bile, kamuoyu, bu konuda ciddî bir yara almıştır ve bundan sonraki gelişmelerin nasıl bir yön alacağını kestirmek kolay olmasa gerekir.. Çünkü, sosyal hadiseler, bir kez yol almaya başladı mı, nasıl bir yol izliyeceğini kimse baştan kestiremez..

Dileyelim ki, en az zararla ve yıpranmayla atlatılsın bu gaile.. İslam İnqılabı, bu zamana kadar çok çetin merhalelerden geçmiştir.. Ama, bu kez, 4 adayın herbirisi de -İnkılab Rehberi’nin de Cuma Hutbesi’nde belirttiği üzere,- bu İnkılab’ın insanları oldukları ve hele Ahmedînejad’ın dışındakiler, inkılabın başından beri en üst sorumluluk makamlarında bulundukları halde, ortaya çok ağır bir durum çıkmıştır.. İslam İnkılabı’nın kendi inanç çerçevesi dışından gelenlere karşı mukavemeti tartışılamaz; ama, kendi içinden yara alırsa..

Ki, İslam İnkılabı, daha önce, bu hareketin İmam Khomeynî’den sonraki en seçkin isimlerinden olan Âyetullah Muntezerî’nin, İmam Khomeynî’nin Vekilliği’nden  azliyle sonuçlanan acı dönem sırasında yaşamıştı böylesine bir derin iç çatışmayı; bir de şimdi...

Ve şimdi ortaya çıkan buhranlar şahıslar etrafında şekilleniyor gibi gözükse bile, bazı kurumların hukukî ve itiqadî çerçevesinin yeniden ve daha sağlıklı bir temele oturtulması zarûretini de ortaya koymaktadır..

İslam İnkılabı Hareketi’ni ve onun gerektirdiği çetin mücadeleyi yönlendiren aslî kadroların kendi içlerinde bu kadar derin görüş farklılıklarını açıkça ortaya koymaları, İslam İnqılabı’nın hasımlarını elbette iştahlandıracaktır..

Temennimiz, bütün bu şahsî ve ‘kurumsal’ yanlış ve hataların belli bir çizgide tutulmasıdır..

Ve, bu gibi büyük buhranlar sadece güç gösterisiyle değil, kalbleri ve duyguları ve yatıştıracak ve beyinleri hak ve adâlet mihverinde birleştirecek ârifâne tedbirlerle daha sağlıklı aşılabilir..

İran toplumu, itiqadî ve kültürel yapısıyla, bu buhranı atlatabilecek potansiyele sahibdir..  Ve, İran İslam Cumhuriyeti uygulaması, dünyadaki bütün müslümanlar için ilginç bir laboratuar  mahiyetinde olduğundan, bu laboratuarın, itiqadî ve aklî  bakımdan sağlıklı bir zemin üzerinde, kalbleri tatmin ederek yükselmesi, dünya müslümanlarını da sevindirecek ve İslam düşmanlarının umutlarını da karartacaktır..

İnşaallah öyle olur, akl-ı selîm gaalib gelir..

YAZIYA YORUM KAT

45 Yorum