1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. İslamcılığın ilk mesajı Batıya değil Müslümanlara
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

İslamcılığın ilk mesajı Batıya değil Müslümanlara

A+A-

İslamcılık tartışmasında farklı tanım veya yaklaşımların ortaya çıkması gayet doğal. Konuyla ilgili tanım ve yaklaşım farklarından hemen sekülerleşmeye doğru bir ışık görmek, hele İslamcılığın tükenişine dair bir sevinç veya teselli ilginç ama ziyadesiyle acullük. Sadece hatırlatalım ki, İslam tarihinde Peygamber'in hayatta olduğu saadet yılları hariç İslam'ın en temel konularının bile tartışma konusu olmadığı bir dönem yaşanmış değil.

Esasen bu tartışmaların zaman zaman şiddetli ihtilaflara sahne olduğu da görülmüştür ama bu ihtilaflar bile dinin dili içinde ifade edilmiş, sekülerleştirici bir rol oynamamıştır. İslamcılık tartışmasının daha sahih bir İslam iddiası taşıması da kaçınılmaz bir şey, bundan onun despotluğuna, mutlakçılığına dair bir işaret çıkarmanın da yine hem dinin hem de siyasetin diline dair naifçe bir tecahülün ifadesi olduğunu söylemek zorundayız. Zira kendini doğru, başkalarını yanlış görmeyen hiçbir din dili görülmüş değil. Siyaset zemininde de herkesi kendine göre haklı gören izafiyetçi bir dilin geçerli olabileceği bize liberallerin yutturmaya çalıştığı bir hurafeden ibarettir.

Bu hurafeye inanmamızı bekleyen liberalizmin kendisinin dili haddinden fazla mutlakçıdır. Başta liberal dilin kendisi, kendisiyle uyumsuz siyasetleri mutlak surette yanlışlayıp dışlama konusunda alabildiğine mahirdir. Bu konuda sergilediği otoriter dışlayıcı söylem İslamcılık hakkındaki tanımlarında tipik bir örnek olarak ortaya konur.

Oysa İslam'ın siyasal dili tarih boyunca insanların kendilerini en haklı gördükleri durumda bile başkalarının varlık hakkını da bir dava konusu olarak gören bir yaklaşıma sahiptir. Bu siyasal dilin bugünkü en radikal temsillerinden sayılan Seyyid Kutub bile, çağdaş İslamcılığın manifestosu niteliğindeki Yoldaki İşaretler'de cihadı insanların Müslümanlaştırılması çabası olmaktan ziyade insanların din ve vicdan özgürlüklerinin en radikal anlamıyla sağlanması olarak tanımlar: Siyasi baskılar ortadan kaldırıldıktan, insanlar vicdanlarıyla baş başa özgürce bırakıldıktan sonra kim neye inanıyorsa inanır. Bu tanımı İslam tarihinde cihat hareketlerini yönlendirmiş olan temel saik olarak da tespit eder. Bugün cihadı başka türlü anlayanlar da vardır kuşkusuz, ama olay budur.

İslamcılık üzerinde konuşurken kavramın kendisinin Müslüman'a alternatif bir kimlik olarak önerilmediğini hatırlatmak gerekiyormuş demek. Oysa İslamcılığı tarihsel bir olgu olarak tespit edip üzerine konuşanlar bile İslamcı dedikleri şahıs veya hareketlerin büyük çoğunluğunun kendilerine İslamcı demediklerini göz ardı ediyorlar. İster Abdülhamid'in ister Jön Türklerin isterse de İslamcı olarak temayüz etmiş şahısların "İslamcı" vasıfları, bilimsel bir soyutlama ile yakıştırılan bir niteleme. Yoksa bu isimlerin büyük çoğunluğu kendilerine İslamcı diyor değil. Demek onlar kendilerine İslamcı demedikleri halde onlara İslamcı demeyi gerektiren "ayırt edici bir duruşları" varmış.

O ayırt edici duruşa geldiğimizde, tarihsel olarak onu sadece 19. Yüzyıla ve batı emperyalizmine karşı bir tepkiyle sınırlamamızı gerektiren hangi ortak özellikleri var? Mehmet Akif Ersoy mesela, tipik bir İslamcı olarak sadece Batı karşıtı bir şahıs mıdır? Onun her daim muhalif karakteri mi baskındır, devletin bekasını ve ıslahını savunan yanı mı?

Mehmet Akif bu dönemde İslam'a yeniden dönüş çağrısıyla temayüz etmiş bir kişiliktir ve mücadelesi Batı'ya karşı olmaktan ziyade içe, yani Müslümanlara dönüktür. Müslümanların Kur'an'ı sadece "mezarlarda okunmak ve fala bakmak için indirilmiş bir kitap zannetmelerine" karşı haykırmış. Ona göre Müslümanlar bidat ve hurafelerle İslam'ın gerçek anlamını bulandırmış, İslami değerlerden uzaklaşmış ve bundan dolayı da bugün başlarına gelen felaketlere zemin hazırlamışlardır. Müslümanların tevekkülcülükle meşrulaştırdıkları tembelliğine, kaderciliğine isyan etmiş. Körü körüne taklide karşı aklı kullanmanın, cehalete karşı ilmin ikamesine çalışmış.

Mehmet Akif'in bu isyanında öne çıkardığı bütün temaları geriye dönük bütün tecdit veya ihya hareketlerinde bulabilirsiniz. Moğol istilasına gafil avlanan Müslümanlara isyanında İbn Teymiyye aşağı yukarı Akif'in söylediğinin aynısını söylüyordu. İkinci bin yılın müceddidi unvanına sahip İmam Rabbani'nin Hindistan'da kendini Hint mistisizminin etkisiyle bidat ve hurafelere salıvermiş Müslümanlara çağrısında da aynı şeyleri duyabilirsiniz.

Dolayısıyla İslamcılığı Batı emperyalizmine karşı bir tepki bağlamına hapsederek bitiremezsiniz. İslamcılığın öncelikli işi Müslümanlarla; Müslümanların Kur'an'ı hayatlarının merkezine almaları, kabilecilik veya milliyetçilik sapmalarına karşı Müslüman kardeşliğini hatırlamalarını sağlamak. Bugün dünyada Müslümanların Kur'an'ı her geçen gün daha fazla okuyor olmaları, onu hayatlarına daha fazla yön veren bir düstur haline getiriyor olduğu, dünya Müslümanlarında birleşmeye dönük daha güçlü bir arzunun kendini hissettiriyor olduğu, bundan mütevellit bir iradenin ve siyasetin önplana çıkıyor olduğu bir gerçek. Öyle ise bu, İslamcılığın kendiliğinden hayatiyetine başka işaretler aramamızı da gereksiz kıla.

Mümtazer Türköne İslamcılığı kökü dışarıda bir ideoloji olarak tanımlamış. Namık Kemal, Ziya Paşa veya diğer Jön Türklerin İslamcı diye nitelediği fikirlerini Londra ve Paris'teki ortamdan etkilenerek telif etmiş olduklarından hareket etmiş. Aslında bu da hâlâ Türköne'nin onların ifade ettiklerinden başka bir İslamcılık tanımıyor olduğunu veya İslamcılığı onların bir kere ve bütün zamanlar için telif etmiş olduklarını düşündüğünü gösteriyor. Oysa hem onlar ilk İslamcılar değildi, hem de sonradan İslamcı düşünce veya harekete katılanların hiçbirinde bu saydıklarının kayda değer bir etkisi olmamıştır. Nitekim, onların İslamcı fikirleri de olduğunu hatırlayabilmek için onlardan yüz yıl sonra Türköne'nin bir doktora tezi yazması gerekecekti.

Ayrıca düşüncelerin "kökü dışarıda" olarak değerlendirilmesi de iflah olmaz bir yerlici anlayış. Bu anlayışı daha önce de burada birkaç yazıda eleştirmiştim. "Kökü dışarıda" diye düşünceleri yargılayacak olsak elimizde ne kalır bir düşünün. İslam'ın bizzat kendisi mi yerli? Bu bizi çeyrek aşama sonra Kabe de Arabın olsuna götürür mü götürmez mi?

Yeni Şafak

YAZIYA YORUM KAT