İslamcılığın Elif-bâsı

04.08.2012 13:12

Yasin Aktay

Vaktin birinde, köyün birinin boş bulunan imam kadrosuna müracaat eden iki kişiden biri bizzat köylüler tarafından seçilecekmiş. Köyün ahalisi ilk defa başına gelmiş bu işlem için bir yöntem tespit etmeye çalışırlar. İstişareler sonucunda adayları imtihan etmeye karar verirler. Bu iş için önce bir jüri tespit edilir. Jüri adayları ilk etapta okuma-yazma imtihanına tabi tutar. Tutar tutmasına ama jürinin kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yine de kulaklarına çalışan bir tarzı takip ederek adaylarden bir tahtaya 'öküz' kelimesini yazmalarını isterler. Adaylardan biri hemen çok bilmiş müsthezi bir edayla 'öküz' diye yazar. Ne beklersiniz? Okuma yazma bilmeyen köylü bir şeye benzetemez tabi. Diğerinin yazmasını isterler. O da belki bilmediğinden belki de köylüdeki zaafı hemencecik farkettiğindendir, tahtaya kelimeyi yazmak yerine hızla ve üstünkörü bir öküz resmi çizer. Köylü resmi görür görmez 'aha işte bu!' der.

Mümtaz'er Türköne ile Ali Bulaç arasında İslamcılık üzerine cereyan eden ve Necdet Subaşı'nın bir yazısı üzerine yeni bir hal alan tartışmayı izledikçe bu darb-ı mesel gelip zihnimin bir yanına yerleşti. Zira bana öyle geldi ki, Türköne önünde İslamcılık olarak gerçekleşen hiç bir şeyi görmüyor ama Ali Bulaç'ın ona çizdiği İslamcılık resmini gördükçe 'işte bu!' diyor.

Türköne'nin okur-yazarlığı olmadığını söyleyemeyiz tabi ama İslamcılık tanımının ısrarla İslamcılığı ıskaladığını söylemek zorundayız. Şimdi İslamcılığın tarihi üzerine yazdığı doktora teziyle İslamcılık literatürüne önemli katkıda bulunmuş Türköne'nin İslamcılığın elif-bâsını bilmediğini söylemek biraz ayıp karşılanabilir. Türköne'nin hoşgörüsüne güvenerek açtığı tartışmaya bu sert noktadan girmek istiyorum. Evet Türköne'nin İslamcılık tanımı ve tahlilleri belki İslamcılığın çok dar bir tezahürü için geçerli ama bu haliyle de İslamcılığı sınırlayan, toplam gerçekliğini ıskalayan ve ıskalatan bir işlev görüyor.

İşin ilginci bir siyaset bilimci olarak Türköne'nin benimsediği İslamcılık tanımında siyasetin tanımı da çok sorunlu. Aslında İslamcılığın hakikatini ıskalamasının bir sebebi de siyaset tanımının sorunlu veya çok dar olması. Veya belki ona cevap yetiştirmeye çalışan Ali Bulaç'ın İslamcılığı tarif etmek için çizdiği resim üzerinden gidince oraya kaçınılmaz olarak ulaşıyordur. Belki Ali Bulaç okuma-yazma bilmediğini düşündüğü Türköne'ye anlayacağı şekilde hitap etmeyi tercih ediyordur. Ama doğrusu Ali Bulaç'ın tarif ettiği ve bu haliyle kaçınılmaz olarak yasını tutmaya koyulduğu İslamcılığın cenaze namazını kılmak da Türköne'ye düşüyor.

Peki yıllarını İslamcılık ilmi yaparak ve bunun mücadelesini vererek geçirmiş olan Ali Bulaç'ın da daha kapsamlı bir İslamcılık tanımına sahip olmadığını söyleyebilir miyiz? Burada işin biraz daha karışması pahasına, Bulaç'ın da tarif ettiği veya mücadelesini verdiği İslamcılığın kendi hayatı içinde de dönem dönem anlaşılmaz iniş-çıkışlar yaşadığını görünce, bunu işin tabiatı gereği kabulleniyoruz. Çünkü gerçek İslamcılık tanımı gereği beşeri bir yorumdur, bu yoruma sahip insanların yorumlarında bilgileri, tarihsel ufukları ve tecrübeleri muvacehesinde değişimler yaşanmasında şaşılacak bir şey yok. Ama Bulaç'ın söylemlerinde İslamcılık neredeyse vahyedilmiş bir mutlak otorite diliyle ifade edilince ona karşı çıkmak da ilahi bir otoriteye karşı çıkmak gibi algılanıyor ve konu tartışmaya Bulaç'ın noktayı koymasıyla kapatılmış oluyor.

Bu haliyle Bulaç'ın İslamcılık tanımı resmin aktardığı dolaysız anlamın mutlaklık iddiasına yaklaşıyor. Ama işin garip tarafı, Türköne'ye aktardığı resim Türköne'nin İslamcılığın sonunu ilan etmesini daha da kolaylaştırıyor.

Eee, Bulaç'ın çizdiği resimdeki İslamcılık hakkaten ölmüştür, çünkü gerçek bir şey değil, hayatla, insanla, tarihle, dahası en geniş anlamıyla, Ebu Hanife'nin tanımladığı şekliyle fıkıhla bağı olmayan bir İslamcılık, metafizik bir İslamcılık ne kadar yaşayabilir? Allah rahmet eylesin, ama bu arada biz de Bulaç ile Türköne'nin bu diyalogda ne kadar iyi anlaşabiliyor olduğuna dikkat kesiliyoruz. Allah bu diyaloglarını artırsın, daha da verimli kılsın?

Bu diyalog bana nedense İslamcılığı anlatmak için resme ihtiyaç duymayacak, yazıyı ve yazının avantajlarını devreye sokacak bir elif-bâya ihtiyaç duyduğumuzu söylüyor.

Madem elif-bâdan gideceğiz ilk etapta Türköne ile Bulaç'ın arasındaki elif mesabesindeki bir tartışmadan yola çıkarak başlayabiliriz.

Bulaç'ın benim de katıldığım ama sonradan Bulaç'ın zihninde neye dönüştüğüne emin olamadığım bir önermesi var. 'Her Müslümanın bizzarure İslamcı olduğu' önermesi bana göre de doğrudur, ama Türköne bu önermeye karşılık neden iki ayrı sıfata ihtiyaç duyulduğunu Müslüman sıfatının İslamcıya neden yetmiyor olduğu sorusunu soruyor.

Belli ki, bu soru, Türköne'nin takıldığı temel ve gayet basit bir soru, aslında cevabı da son derece basit, hatta alfabe düzeyinde bir cevap. Cevabı yine basit bir soru: Müslümanın Müslümandan başka bir isminin veya vasfının olamayacağı hükmünü nerden çıkarıyorsunuz? Kur'an'da Müslüman (Müslim) aynı zamanda mümin, aynı zamanda muhlis, aynı zamanda, muhsin olarak ve daha bir sürü başka vasfıyla niteleniyor. Müslim sözcüğü bunların hepsini bir bakıma içeriyor, ama bu isimlerin her biri Müslim olanın başka özelliklerine, vasıflarına işaret eder. Müslim sözcüğü Müslümanın her yanını anlatıyor olsa bütün bu vasıflara neden ihtiyaç duyulsundu? Kur'an'ın kendisi bizzat Müslümanın vasıflarını çoğaltmışsa biz kullara ne düşer?Yyeter ki bu vasıflandırma Kur'an'ın çizgisinin dışında olmasın.

Peki İslamcı Müslümanın hangi vasfını işaret ediyor ve bu vasfı ne kadar geçici, ne kadar aslî, ne kadar modern, ne kadar siyasal? Siyasal olan aynı zamanda modern olmak zorunda mıdır? İslamcılık sadece bir muhalefet söylemi midir? Öyle olsa Abdülhamid'in İslamcılığı veya Mehmed Akif'in Osmanlı'nın beka sorunsalına ve ittihad-ı İslam idealini hedeflemiş İslamcılığı hangi iktidara muhalif bir söylemdir?

Bunlar çok basit ve arkası gelecek sorular, cevabı da basit sorular aslında. Ama madem elif-bâdan gidiyoruz, bu basitliği de göze alacağız. Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne'nin başlatmış oldukları, bu verimli tartışmaya Star'dan Murat Güzel ve İbrahim Kiras ile Yeni Şafak'tan Ömer Lekesiz ile Yusuf Kaplan çok değerli katkılar yaptılar. Ama ben biraz farklı bir kulvar deneyereek tartışmaya devam edeceğim.

Şimdilik Elif üzerindeki temrinlerimizi sürdürelim.

Yeni Şafak

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim