'İslâmcılığın' dili, İslâm'ın 'dil'i mi?

03.09.2012 04:56

Yusuf Kaplan

Mümtazer Türköne'nin güme giden çok hayatî bir eleştirisi vardı: Türköne, İslâmcılığın dilinin ne ölçüde İslâmî olduğunu sormuştu.

Bu soru, belki de bu tartışmanın en temel sorunuydu ama -nedense?- gözardı edildi. Türköne'nin İslâmcılık'la ilgili olarak söylediklerine katılıp katılmamak başka bir şey. Ama burada dikkat çektiği sorunu görmemek, görememek ancak İslâmcılığı ideolojiye, siyasî-sosyal bir 'proje'ye indirgemenin kaçınılmaz bir sonucu olabilir.

İslâm'ın müslümanların dünyalarında zihinlerini, hayatlarını, ahlâklarını, duruşlarını ve 'dil'lerini Müslümanlaştıracak bir 'vasat'tan yoksun olduğu bütün çıplaklığıyla ortadayken, İslâmcılığın bize siyasî-sosyal bir proje sunabileceğinden sözetmek, kendi ayağımıza kurşun sıkmamızdan başka bir şeyle sonuçlanabilir mi?

* * *

Yakıcı soru şu burada: Nerede konuşuyoruz; nereden bakarak konuşuyoruz; konuştuğumuz ve kurduğumuz 'dil' ne ölçüde İslâm'ın sunduğu bir dil acaba?

Öncelikle şu tespiti yapalım: İslâmcılık, son çeyrek asırda, tam anlamıyla aslî mecrasından sapmış, İslâm'ın bütüncül ilim, irfan ve hikmet tecrübesiyle, bu tecrübeyi vareden, anlamlı kılan ve yaşatan vahyî (aslî) kaynaklarıyla ve nebevî (usûlî) mirasıyla irtibatları neredeyse sıfırlanmış, bütünüyle iktidar kaygısı güden, dünyevî kaygıları önceleyen, bu nedenle ruhu çalınmış, modern / seküler bir ideolojiye dönüştürülmüştür.

Sadece iki örnek vererek bir soru sormam gerekirse... Nebevî mirası ve dili günümüzde bize ruh üfleyecek şekilde tecdid etmeyi başarmış Bediüzzaman ve Sezai Karakoç'un -'ustalıkla'- bu tartışmanın dışına itilmesi bu tür bir itkinin sonucu mu acaba? Yoksa başka bir şey mi var ortada bilemediğimiz?

* * *

Bu sürecin zuhurunda ve kemikleşmesinde, küresel-kapitalist sistemin lordlarının, sistemin önündeki tek büyük tehlike olarak gördükleri ve bunu açıkça ilan etmekten çekinmedikleri, 'siyasal İslâm' gibi projelerle İslâm'ı mecrasından saptıracak bir cendereye hapsetmelerinin elbette ki, önemli bir rolü oldu.

Önce, İslâmcılık, 'siyasal İslâm', 'ideolojik İslâm' denen seküler bir İslâm algısına indirgendi küresel sistem tarafından. Bunu Müslümanlar yapmadılar: Hatta İslâmcılar, 'siyasal İslâm' da nereden çıktı, 'İslâm ideolojiye indirgenemez' diyerek bu küresel projeye başlangıçta itiraz ettiler. Bunu unutmayalım lütfen!

Ama sonraları, bu propaganda tuttu ve en azından bazı İslâmcılar da büyük ölçüde 'siyasal İslâm' zokasını yuttu!

Böyle bir küresel proje olabilir ama son yarım asırdır yaşananlardan ötürü İslâmcılar da bu projeye teşneydiler zaten: Bunu da unutmayalım lütfen!

* * *

Oysa İslâmcılık, başlangıçta, -hatta kısmen de olsa Soğuk Savaş'ın bitirilmesine kadar olan sürece dek-, işin tabiatı icabı, siyasî boyutu da olan ama çok yönlü bir direniş, diriliş ve varoluş kaygısıydı.

Bugün devam eden İslâmcılık tartışmasının, 'siyasal İslâm', 'ideolojik İslâm' tuzağını ya da açmazını konuşmak, tartışmak ve bunun İslâm'ı nasıl berbat bir sekülerleşme sürecinin eşiğine sürükleyeceğini (aslında çoktan sürüklediğini) tartışmak yerine, aynı zihin kalıbının ürünü bir itkiyle, İslâm'ın önünü tıkayan böylesi bir İslâm algısı üzerinden siyasî-sosyal bir 'proje' çıkarmaya kalkışmak, İslâm'ın ve -İslâm'ın mesajına gebe bir- insanlığın geleceğini tıkamaktan başka neyle sonuçlanabilir ki?

Bugün Türkiye'deki İslâmcılık tartışmasıyla, (siyasî veya değil) bir 'hareket'i yıkmak ve (siyasî veya değil) başka bir 'hareket'i 'kur/umlaştır/mak' için İslâmcılığın bir kez daha araçsallaştırıldığı gibi bir izlenime sahibim. Eğer bu izlenimim doğruysa, İslâm'ın geleceği adına, insanlığın geleceği açısından ne kadar veballi bir işe aracılık ettiğimizin farkında mıyız acaba, diye sormayı müslümanca bir sorumluluk olarak görüyorum.

Bu mesele, elbette ki önemli; böyle bir 'kaygı' olsa da olmasa da, bu tür 'kaygı'ları her zaman zuhûr ettirecek asıl mesele üzerinde kafa yormamız gerekiyor: İslâmcılığın dili ve dolayısıyla zihninin dünyası meselesi bu.

* * *

Türlü 'proje'lere malzeme yapılmaya, yamanmaya çalışılan siyasal / ideolojik İslâmcılığın, İslâm'ın ne söylediğini hakkıyla anladığı bile bir hayli su götürür: Bu İslâmcılığın bize hikâye ettiği İslâm, İslâm'ın kendi sahici hikâyesi değil, çağdaş siyasî ideolojiler / modern ve postmodern zihin setleri üzerinden kurgulanmış, yamanma psikolojisiyle icat edilmiş bir hikâyedir.

Mevcut İslâmcılığın, İslâm'ın idrakini bihakkın idrak ederek geliştirebildiği kendine özgü vahyî ve nebevî bir dili var mı; hatta böyle bir derdi, meselesi ve kaygısı var mı? İslâmcıların kullandıkları dil, İslâm'ın kuşatıcı, çok katmanlı, varlığı ve hakikati bir bütün olarak kavrayan vahyî bir dil mi? Yoksa mevcut modern veya postmodern kavrayış ve algılayış biçimleri üzerinden çağın seküler zihin dünyası, zihin setleri ve idrak biçimleri içinden kurgulanan, vahyî ruhunu ve nebevî mirasını yitirmiş, çağ körleşmesiyle malul olduğu için devşirilmiş, yamama, sürekli yamanmaya, araçsallaştırılmaya müsait gayr-ı İslâmî bir dil mi?

YENİ ŞAFAK 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim