1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. İslamcılığı 'ölmüş' bilmeye dair
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

İslamcılığı 'ölmüş' bilmeye dair

A+A-

Aslında kendisini daha iyi hissetmesini sağlayacaksa sevgili Mümtazer Türköne'nin İslamcılığı 'ölmüş' bilmesine hiç müdahale etmek istemem. Hele kendisi için 'ölmüş' bir şey varsa, o şey kendisine İslamcılık olarak görünmüş de olsa İslamcılığın aslında yaşıyor olduğunu kendisine kanıtlamayı asla istemem. Benim daha önce de şimdi de yapmaya çalıştığım şey bu değil. Ayrıca neme lazım. Belli ki, Türköne için bir şeyler 'ölmüş', varsın öyle bilsin.

Aslında ölenin muhtemelen İslamcılık hakkındaki kendi hayalleri olduğunu söylesem mi? Doğrusu, buna da çok emin değilim, çünkü öldüğünü söylediği İslamcılık için pek yas tutar bir hali yok, yani o İslamcılık için zaten hiç bir zaman hayal kurmamış, aksine hep ona karşı bir mesafe tutmuş. İslamcılığı tez konusu olarak çalışırken bile, ondan hiç bir şey beklememiş, onu bir tür ham-hayalcilik olarak görmüş. Şimdi de o ham-hayalcilik olarak gördüğü şeyden kendilerine İslamcı diyenlerin vazgeçişlerini İslamcılığın ölümü olarak görmüş. (Aslında, İslamcıların kendisinin çocuksu bulduğu fikirleri aşmış olmasını bir vazgeçiş, bir ölüş, bir son olarak niteleyeceğine, bir olgunlaşma, bir içtihad olarak da niteleyebilir, ama yapmıyor, bunu tercih etmiyor).

Dolayısıyla, anlaşılan bu ölüme sevinmiş, çünkü o İslamcılığın zaten yanlış bir şey olduğunu düşünüyor. Çünkü İslamcılık onun anladığı şekliyle ideolojiler çağının bir örneği ve insanlığa mutluluk getirmeyen diğer tüm ideolojiler gibi o da mezarlıktaki yerini almış oldu.

Ne var ki, zamanla o resmettiği, aslında bir çok İslamcının baştan beri kabul etmediği, reddettiği, ideoloji haliyle bile İslamcılıkla yeniden karşılaşma ihtimalini ben bile yok sayamıyorum. O yüzden yol yakınken ileride bir 'hortlak' yanılsaması yaşamasın diye şimdiden hazırlıklı olmasını salık veriyorum. Zira en basitinden, ideolojilerin ölmüş olduğu varsayımı da son derece naif bir geç-modern (postmodern bile değil) idelojisidir. İdeolojilerin öldüğüne bizi inandırmaya çalışan yeni bir ideoloji sözkonusu, hepsi bu.

İdeolojilerin tabiatını az buçuk bilenler insanın hiç bir zaman ideolojilerden hâli olamayacağını, hayatımızın, bilgimizin, algımızın küçüğüyle büyüğüyle ideolojilerle malul olduğunu bilir. Daha büyük ideolojiler için bile neler söylenmedi, neler? Hani milliyetçilik de ölmüş olacaktı? Marksizm, sosyalizm ölmüş olacaktı.

Daniel Bell, ideolojilerin sonunu yazmıştı da herkes yeni bir döneme girilmiş olduğu duygusuna kapılmıştı. Oysa Bell'in o kitabını yazdığı tarihten 20 yıl bile geçmeden dünyayı yeniden bir milliyetçilikler savaşı sardı bile. Çöken sosyalist demirperde yönetimleri ideolojilerin sona erişini değil, yerini çok daha arkaik, ırkçı, milliyetçi ideolojilerin alışını haber veriyordu.

Tarih bir kez daha bizi ters köşeye yatırıyor ve daha ilkel olan tarihsel olarak daha sonra hüküm ferma olabiliyordu. Üstelik bu olup bitenleri görmüyormuş gibi yine de Fukuyama, eşzamanlı olarak tarihin sonundan bahsediyordu. Yani Berlin Duvarı'nın yıkılışını müteakip sadece 2 yıl sonra Bosna'da başgösteren Sırp ve Hırvat milliyetçiliği II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da kaydedilmiş en büyük katliamları, soykırımları tahrik edebiliyordu.

Bugünkü dünyaya şöyle bir göz atın. Hıristiyan Fundamentalizminin, Siyonizmin, Rus, Çin ve Türk Milliyetçiliklerinin, İslamofobinin, İslam dünyası içinde Kürt ve Arap milliyetçiliğinin, Şii-Sünni gerilim ekseninin ulaştığı düzey ideolojilerin çöküşünden bahis açmamıza imkan veriyor mu?

İdeolojilerin çöküşü, insanın topyekûn sahneden çekilmesi demek aslında. İdeolojilerden arınmış bir insanî hayat hala mümkün olamadı, gelecekte mümkün olacağına dair de şahsen benim bir ütopyam yok. Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle 'insan cehûldür' çünkü. Kendisine verilmiş azıcık bilgiyle bütün mahlukata efendilik taslama potansiyeline sahiptir ve bu onun hiç bir zaman ideolojilerin, yani zannî bilginin cenderesinde boğuşmaktan kurtulamayacak oluşunun resmidir.

İdeolojiyi çektiğinizde insandan geriye çok az şey kalıyor. Hadi daha da aforizmik bir yolla ifade edelim: ideoloji insan varoluşunun en temel düzeylerinden biridir.

İdeolojinin mutlak olarak aşılabileceği zannı da bambaşka bir ideolojik düzeyi işaret eder sadece.

Louis Althusser'e kafayı yedirten 'bilim adamının kendiliğinden felsefesi' bile insana ideolojinin hapishanesinden kurtuluş için bir umut vaat etmez.

Ali Şeriati'nin insan varlığı için tanık olduğu dört zindanın duvarları tam da o ideolojilerle örülmüştür.

Türköne için ideolojinin çöküşü, belirli bir ideolojinin kendisinde hayal kırıklığı yarattığı yerde başlıyor anlaşılan. Türk milliyetçiliği Kürt sorununu çözmekte başarısız oluyorsa buharlaşıp gitmiyor, aksine zaten o sorun sayesinde var olmaya devam ediyor. Türk milliyetçiliği şimdiye kadar başarılarıyla mı varoldu ki, bundan sonra başarı ölçüsüyle var olup olmamaya devam etsin? Adı üstünde, ideoloji zaten gerçeklikle bağı kolay kurulamayan bir algı ve duygu düzeyi değil midir?

Müslümanlar bir 'gayr-i müslim' ile şu veya bu nedenle, şu veya bu muhtevada bir takım işbirliklerini kendi fıkıhlarının imkan ve müsaade ettiği ölçüde yapabilirler. Ama Türköne için bu ilişkilerin başladığı yer yine İslamcılığın bittiği yer oluyor. Tekrar edelim, yine varsın öyle bilsin, vallahi dert edecek değiliz de, İslamcıların İslamcılığını ölçme ve değerlendirme konusunda sergilediği bu otoritenin kaynağı ne? Hangi işleri yaptığında insanlar İslamcı olmaktan çıkar? Buna, İslamcılığa zaten inanmadığını söyleyen Türköne nasıl bu kadar kolay karar veriyor?

Son olarak, Türköne İslamcılığın aslında yaşamasının pek yaşamaya benzemediğini anlatmak için bir doktor fıkrası anlatmış. Oysa anlattığı fıkra onun yaptığı işle ilgili başka bir fıkrayı anımsattı bana: Hani yanlışlıkla öldü diye morga kaldırılmış ve üzerine dökülen kaynar suya tepki veren şahsın kafasına morg görevlisi elindeki tasla vurur ya? Bir de şunu söyler öldüresiye vururken: Yat uyu, sen mi bileceksin yaşadığını, doktor mu?

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum