1. YAZARLAR

  2. Nazife Şişman

  3. İslam tarihinde kadınlar var mıydı?
Nazife Şişman

Nazife Şişman

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam tarihinde kadınlar var mıydı?

A+A-

Bu yazı türbanlı yazar "arayan"lara, "bulan/bulamayan"lara ve "zaten vardı, siz görmediniz" diye savunanlara, tarihi bir arka plan sunmak üzere kaleme alındı. Çünkü "İslam tarihinde kadınlar var mı?" sorusu, bütün bu soru ve cevapların arka planını belirleyici bir soru/yargı olarak duruyor hâlâ.

...

İslam dünyasında kadın etrafında tartışmaların başlaması da "İslam tarihinde de kadınlar vardır" şeklinde bir iddia ya da bir karşı iddianın ortaya çıkışı da Batı karşısında yenilgiler yaşadığımız ve kendimizden şüpheye düştüğümüz bir döneme rastlar.

Oryantalistler ne diyordu? "İslam kadınlar için ezicidir. Müslüman toplumların geriliğinin sebebi de budur." Bütün oryantalist külliyatı bir cümlede ifade etmek istersek böyle özetleyebileceğimizi söyler Leyla Ahmed. Yani bu oryantalist çerçeveden bakıldığında şöyle bir resim ortaya çıkar: Müslüman kadınlar tarihe katkıda bulunamamış, ya köle pazarlarında satılmış, ya haremlere kapatılıp sadece cinsiyetleriyle ön planda olmuşlardır.

Batı'dan bakıldığında Doğu, özelde de İslam dünyası koskoca bir harem gibi algılanır. Batı'nın Müslüman kadınlarla ilgili böyle bir imajı beslemesinin kendine özgü gerekçeleri var elbette. Çünkü Avrupa kendi kimliğini kurarken Doğu'yu, özelde de İslam dünyasını ötekileştirdi. Bütün olumsuz özellikleri yüklediği bir Doğu imajına ihtiyacı vardı. Bunu da kapatılmış, ezilmiş kadın imgesi üzerinden yaptı. Montesquieu'nun İran Mektupları'nda da görüldüğü üzere, sivil toplumdaki ve devletteki adaletsizliğin ve keyfi idarenin eleştirisi hep harem üzerinden yapılmıştır.

ORYANTALİST ÖNYARGILARA CEVAP ÜRETMEK

Ezilmiş, boyun eğdirilmiş Müslüman kadının Batılıların temsilinin merkezine yerleşmesi, on dokuzuncu yüzyılda İngiliz ve Fransız imparatorluklarının kuruluşu ile eşzamanlı olarak gerçekleşmişti. Yani bu imajların doğrudan doğruya sömürgecilikle ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasıyla ilişkisi vardı. Bu meşrulaştırma 19. yüzyılla sona ermedi. 21. yüzyılda da Amerika hem Afganistan işgalini, hem Irak işgalini meşrulaştırırken kullandı "ezilmiş, burkalı kadın" imgesini. Oryantalistlerin bu kalıp yargıları, Batı karşısındaki yenilgiyle yüzleşmeye çalışan Müslümanların kendileriyle ilgili görüşlerini de etkiledi. Onların bizimle ilgili bakışlarında kırılan bir bakışı benimsedik kendimizle ilgili olarak ve modernleşme tarihimiz bu oryantalist önyargılara cevap üretmekle geçti. Hâlâ da bu cevap verme pozisyonundan pek kurtulduğumuz söylenemez.

Peki İslam tarihinde kadınlar gerçekten var mıydı? Bu varlığı neyle açıkladığınız, neyle ölçtüğünüz ayrı bir tartışma konusu.

Sıradan hayatlar yaşayanların tarih kitaplarında yer almadığı, tarihin büyük olaylar ve savaşlar üzerinden kaleme alındığı yolundaki eleştiriler, mikro tarih, sözlü tarih gibi yeni tarih yazıcılığı şekillerini ortaya çıkardı. Halbuki İslam tarih geleneğinde hadis rivayetine gösterilen hassasiyet nedeniyle ilm-ü rical denilen ve kişiler üzerinden yürütülen bir tarih anlayışı zaten vardı. Bu gelenek daha sonra evliya tezkireleri, hadis tabakatları şeklinde devam edegelmiştir. İşte bu kitaplarda, mesela şuara tezkirelerinde, evliya sefinelerinde, hadis tabakat kitaplarında kadınların isimleri erkeklerle bir arada yer aldı hep.

Ama ne zaman ki "İslam tarihinde kadınlar vardır" şeklinde savunmacı bir anlatıya gerek duyuldu, işte o zaman bu kadınların, hem oryantalist önyargıya cevap olarak hem de modernleşme esnasında kendi tarihimizden örneklik teşkil etmek üzere müstakil kadın biyografileri ve kadın ansiklopedileri içinde derlenmeye başladığını görüyoruz.

Mesela Mehmet Zihni Efendi'nin yazdığı Meşahirünnisa adlı kitap kendi türünde ilk ansiklopedik biyografidir. Mehmet Zihni Efendi bu kitabı Dar'ül-Muallimat'ta (Kız Öğretmen Okulları) okutulmak üzere Maarif Nezareti'nin (Eğitim Bakanlığı) siparişi üzerine kaleme alır, 1878'de. Bu kitapta herhangi bir vesileyle şöhret bulmuş kadınlar yer alır. Binlerce isim vardır. Sadece iyi özellikleriyle değil, kötü özellikleriyle şöhret bulmuş kadınlara da yer verir Meşahirünnisa yazarı.

Kitabın kompozisyonunda dikkat çekici husus, gerek ilim gerekse siyaset alanında şöhret bulmuş, önemli işler yapmış kadınların çok doğal bir dil ile sunulmasıdır. Mehmet Zihni Efendi'nin ifadelerinde ne Şeceretüddür adında Eyyubiler zamanında devlet yönetiminde bulunmuş bir Müslüman melikeden bahsederken ne de İbn Arabi'nin hocasının bir kadın olduğundan bahsederken hayrete mucib bir şeyden bahseder gibi bir vurgu söz konusu değildir.

Meşhur hadis alimi Süyuti'nin hocası olan ondan fazla kadın ismi zikreder. Ve bunları anlatırken de hayreti mucip olduğunu bize ihsas ettiren bir vurgusu yoktur. Yani 'vay be koskoca hadis aliminin hocası da bir kadınmış" şeklinde bir vurguyla karşılaşmıyoruz bu kitapta. Demek ki bu alanlarda kadınların varlık göstermesi nadirattan değil. Ya da üzerine özel vurgu yapılmasını gerektirecek bir kadın söylemi henüz tedavülde değil.

Ama daha önce tabakat ve sefine kitaplarında şair, muhaddis, mutasavvıf gibi sıfatları nedeniyle yer alan kadınlar, bu kitapta sadece kadın olmaları hasebiyle yer alırlar. Bu yeni bir yaklaşımdır. Ve yukarıda bahsedilen İslam'ın kadınlar için ezici olduğu iddiasına bir karşı cevap teşkil eder.

MODERNLEŞME VE MEDENİLEŞMENİN MERKEZİNDEKİ 'KADIN'

Diğer taraftan modernleşmeyi çeşitli veçheleriyle tecrübe eden Osmanlı toplumunda, kadınlar ve 'kadınlık'la ilgili konular çok merkezi bir tartışma alanı olarak karşımıza çıkar. Modernleşme, medenileşme söyleminin merkezine oturur kadın meselesi. Çünkü yeni bir toplum için yeni bir kadın, yeni bir kadın için de eğitim gereklidir. Burada vurgulanan tabii ki modern eğitimdir. Çünkü klasik Osmanlı toplumunda o günün ihtiyaçlarına yönelik örgün olmayan, yaygın bir eğitimin içindeydi kadınlar. Sanayi öncesi bir ekonomi örgütlenmesi vardı ve erkekler gibi kadınlar da daha ziyade usta-çırak ilişkisi içinde sürdürüyorlardı eğitimlerini.

Modernleşme, Batılı kurumların aktarımı üzerinden yürüdüğü için eğitim de modernleşmenin ana payandalarından biri haline geldi. Ve tek kanatla uçulmayacağı tespitinden yola çıkan Osmanlı aydınları, kadınların eğitimine büyük önem verdiler. İşte bu eğitim esnasında bir Batı dili öğrenen, Batılı adab-ı muaşereti öğrenen genç kızlara sadece eğitim görmüş başarılı Batılı kadın örnekleri sunmanın sağlıksızlığını gördü Maarif Nezareti. Bizim tarihimizden örnek hayatların sunulması önemliydi. İki açıdan önemliydi:

I-Dünyanın medeni ve barbar diye, yani Avrupa ve "dünyanın geri kalanı" diye bölündüğü bir dönemde medeni milletler arasında sayılmak için 'barbar' denilen Afrikalı kavimlerden farkımızı, tarihsel birikimimizi hem karşımızdakilere hem kendimize göstermek istiyorduk.

II-Modernleşirken kendimiz kalmak da istiyorduk. Kendimiz kalmak için de büyükannelerimizin doldurduğu yeri, ortaya koyduğu varlığı arkamızda hissetmeli, ondan istifade etmeliydik.

Osmanlı'nın ve İslam dünyasının ilk yazar kadını Fatma Aliye'yi eslaf-ı nisvan, namdaran-ı zenan gibi başlıklar altında İslam tarihinden kadınların isimlerini zikretmeye yönelten de bu kaygıdır. Çünkü o, kadın haklarını savunurken Avrupalı kadınlarla halef-selef ilişkisi içinde olmamak gerektiğini savunur. "Bablulardan İbret Alalım" adlı makalesinde mavi çoraplıları değil, kendi selefinden kadınları örnek alma üzerinde vurgu yapar. "İşte biz bu gibi emsalden ibret almamalıyız da kendimizi onlara benzetmemeye çalışmalıyız." "Evet! Biz bablulara halef olmamalıyız. Biz eslaf-ı İslam'dan gelmiş olan meşahir ve namdaran-ı zenana halef olmalıyız."

Bir tarafta eslaftan kadınlar bulma çabasını görüyoruz bu dönemde. Diğer tarafta ise o gün eğitilmiş, modern kadınlara örnek olması umulan yaşayan kadınları kâğıt üzerinde görünür kılma çabasını. Fatma Aliye'nin kendisinin bir örnek hayat olarak yer aldığı ve Ahmet Mithat Efendi tarafından kaleme alınan Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neşeti adlı kitap bu açıdan bir ilktir. Hem formu hem muhtevası bakımından yenidir.

Kısaca tekrarlamak gerekirse, tarihteki seleflerimizi bulma yolundaki özel çaba, "İslam tarihinde kadınlar yoktur" kalıp yargısına cevaben başlamıştır. Ama böyle başlamış da olsa, tarihte selefimiz olan kadınları bilmeye ihtiyacımız var. Çünkü insan ancak bir hayattan ayak izi çıkarabilir. Ve ayak izi önemlidir, çünkü yol göstericidir. Önceliklerin, sabitelerin nasıl hayata geçirildiği, nasıl pratiğe taşındığı ancak bir ayak izinde kendisini gösteren hayattan yola çıkılarak idrak edilebilir. Bu sebeple tarihin kadınlarını, "kadınların tarihi" perspektifine sıkıştırmadan bilmeye ihtiyacımız var.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT