1. YAZARLAR

  2. Bülent Şahin Erdeğer

  3. İslam Sosyalizmi’nin Serâncâmı
Bülent Şahin Erdeğer

Bülent Şahin Erdeğer

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam Sosyalizmi’nin Serâncâmı

A+A-

Kapitalizmin küreselleştiği bir çağda yaşıyoruz. Vahşileştikçe daha fazla insan öldüren, insan ölümünden belki de çok daha acı olarak çok daha fazla insanı zihinsel olarak ifsad ederek insanlığını/onurunu/anlamını unutturan Kapitalizm’e karşı hazırlıksız yakalanan geleneksel Müslüman zihin hem değerler bazında hem de yaşamsal bazda tüketim zincirinin bir parçası haline geldi. Hatta bu parça olma durumu bizzat kendi Muhafazakar Kapitalizm’ini inşa etmesine bile yol açtı.

Marksizm’in 3. Dünyacı versiyonunun Dinle ve yerel unsurlarla çatışmadan yorumlanması sadece İslam dünyasında görülen bir olgu değil elbet. Özellikle Latin Amerika’da halen güçlü bir damar olarak yaşayan “Kurtuluş Teolojisi” Hristiyan Sosyalizmi’nin pratiği durumunda…

Kapitalizm elbette tepkisel olarak gelişen sentezleri de beraberinde getirmişti. “İslam Sosyalizmi” şeklinde ifadesini bulan söylem bunlardan biriydi. İslam Sosyalizmi, özellikle Arap dünyasında 50’li yıllarda yükselen Baasçı Arap Sosyalizmi’nin bir alt şubesi olarak gelişti. Nâsırcı  Arap Sosyalizmi, Araplığı, Arap Kültürünün en önemli unsuru olarak gördüğü İslamlığı ve İştirâkî (Sosyalist) harmanlayan 3. Dünyacı bir söylemi dillendiriyordu.  Yerel unsurlara dayanan, anti-emperyalist ve dinle barışık bir Sosyalizmi pratize etmeye çalışsa da Baas İdeolojisi paralel talepleri olan İslamcılığın da amansız düşmanı haline gelmiş totaliter bir diktatörlükler zinciri de vücuda getirmişti. (Mısır, Suriye ve Irak’ta özellikle İhvân-ı Mûslimîn hareketine yönelik başlatılan terör dalgası bunun en iyi örneğidir.)

İSLÂMÎ SOSYAL ADALET KİTAPLARI

İslam’a referans veren, Baasçılığa karşı hem muhalefet yapan hem de onun sosyal adaletçi söylemlerinde samimi olmadığını iddia eden İslamcı müelliflerde sosyal adalet vurgusunu görmekteyiz. Örneğin Şehîd Seyyid Kutûb’un “İslam’da Sosyal Adalet” ve “İslam-Kapitalizm Çatışması” kitaplarının temel tezi gerçek sosyal adaletin ancak İslam’ın saf öğretilerinde var olduğudur. İmamûddîn Halil’in “İslam ve Sosyal Adalet” isimli eseri de yoğun bir Baas eleştirisi barındıran ama gerçek sosyalizmin aslında İslam’da var olduğunu öne süren bir teze sahiptir.  Benzeri bir tavrı Suriye İhvân’ının öncülerinden Mustafa Sıbâî’nin “İslâm Sosyalizmi” isimli kitabı da bu amaca yönelik kaleme alınmış klasiklerdendir.

Benzeri tezleri savunan ama bunu birbirlerine alternatif olarak sunan iki toplumsal söylem olan Arap Sosyalizmi ve İslamcılık; zaman zaman kesişen ekonomi-politik iddialara da sahip olmuştur. İşte bu çatışma/rekabet ortamında aynı zamanda ideolojik olarak melez aydınları da doğuruyordu: Melezlerin hepsinin renk oranının aynı olduğu söylenemez. Örneğin okur, Muhammed Amâra, İzzed Derveze, Mûnir Şefik, Mahmud Taleganî, Ali Şeriâti gibi İslamî yönü daha ağır basan ama bununla birlikte milliyetçi ve sosyalist söylemleri de içeren aydınlarla tanıştı. İsimlerini zikrettiğimiz müellifler sonuç olarak ana çerçeve olarak İslâmîyyûn’dan/İslamcılardan kalmaya ısrar ettiler…

ÖNCE MİLLİYETÇİ VE SOSYALİST SONRA MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜRLER…

Ancak Türkiye’de Nureddin Topçu, İran’da Benî Sadr, Arap Dünyasında Muhammed Âbîd Câbirî, Hasan Hanefî, Nâsır Hamîd Ebû Zeyd gibi Milliyetçi ve Sosyalist yönleri daha fazla ağır basan ama İslâmî söylemler/referanslar da barındıran Ortadoğulu aydınlar da mevcuttu. Onlar genel itibariyle Tarihselciliği İslam’ın temel metinlerine de uygulayarak Arap dünyasında “ilerlemeci/kalkınmacı” bir İslâm modernizminin öncüleri oldular. Böylece İslâmî referansları da modernist/Marksist çerçeve içinde tarihsel bir argümana dönüşüyordu. Özellikle Nasr Ebû Zeyd'in, Nakdu’l-Hitâb ed-Dînî (Dini Söylemin Eleştirisi), kitabı ise bizzat İslâmî söylemi hedef tahtasına koyan bir eserdir. Eb'u Zeyd düşünce özgürlüğü adına Salman Rüşdî'nin kitabını dahi savunabilmiştir.  

Muhammed Amâra  bahsini ettiğimiz gruptaki Modernist/Marksist aydınların Kur’an’a yaklaşımlarını eleştirmek için “et-Tefsîrî Marksîy lilİslâm” (Dar’ûş Şûruk Yay. 1996, Kâhire) isimli bir eser kaleme aldığını hatırlatalım. Aynı tecrübe İran’da “Mücahîdîn-i Halq” (Halkın Mücahidleri) ve “Furqan” örgütleri içinde de yaşanmaktaydı

İslam Sosyalizmi’nin Arap ve İran düşünce dünyasında ifade ettiği anlam İslam’ın nasslarına referans veren ve mevcut iktidara alternatif olduğunu ifade eden ve aşağı sınıfların iktidarını önceleyen bir söylem olmasıydı. Ancak İslam Sosyalizmi’nin dayandığı kavramsal çerçeve özellikle Modernist İlerleme ve Kalkınma idealine dayanıyordu. En önemli zaaf noktası ise Marksizmin ilerlemeci ve aydınlanmacı tarih şablonlarını kabullenmesiydi.

 Epistemolojisini Batı Aydınlamasına rasyonaliteye dayandıran modern bir kurtuluş ideolojisi/sentezciliği olan İslam Sosyalizmi’nin ömrü de kendisini dayandırdığı ana ideolojilerin tasfiye olmasıyla son bulmuştu. İslam Sosyalizmi sentezi, Arap Baasçılığının gözden düşmesiyle ve İran Devriminin İslami renginin belirginleşmesiyle ve Reel sosyalizmin son bulmasıyla anlamını yitirdi. Elbette bu durum söz konusu söylemin tamamen yok olduğu anlamına gelmiyor.

“İSLAM SOSYALİZMİ”NİN PROBLEMLERİ

İslam Sosyalizmi söyleminin zaafları kavramsal muğlaklığında yatmaktadır. Çünkü bazen Marksist, bazen İslamcı, bazen millici, bazen de liberal teorilerden yararlanmaktadır. Ancak “Sol” kavramının genelliği ile “Marksist”  kavramının özelliği zaman zaman yer değiştirebilmektedir. Sol’un genel tanımlamayla muhalefet olarak tanımlanışı ile Marksizm ideolojisinin kavramsal çerçevesi çoğu kez karıştırılmaktadır (ki anti-marksist İslamcılığın sosyolojik duruşu statüko karşısında çoğu kez sol/muhalif bir duruş olmuştur)

İslam Sosyalizmi, başındaki İslam ekinin getirdiği gereksinimini İslam tarihinden kimi örnekleri Sosyalizme delil olarak getirmeye çalışıyordu. Elbette 19. Yy’da şekillenmiş modern/ilerlemeci ve kalkınmacı bir “ideoloji”yle; Anlam dünyası, epistemolojisi ve kavramsal çerçevesi çok farklı bir “din”’in sentezlenme çabası doğal olarak anakronizmi (tarihsel yanılsamayı) ve yeni bir şeyi (“ne o ne bu olan” bambaşka bir şeyi) ortaya çıkartıyordu. İslam sosyalistleri Marksist şablonları paylaştıklarından sınıf savaşımını, “sınıf”ı, “ilerleme”yi, modernite’nin tüm ideallerini paylaşıyordu.  

İslam Sosyalistlerinin İslam'la kurdukları ilişki de Âlem tasavvuru da Newton Fiziği ve Naturalizmle sınırlı olduğundan Marks'ın dâhi “Kaba Materyalizm” dediği Aguste Comte'çu bir bakışla Kur'an'a ve diğer İslami metinlere yaklaşılmaktadır. İslam'ın bir “din” yani hem dünyayı hem de öte dünyayı kapsayan şümullü bir hayat tarzı ve yaşam felsefesi olduğu gerçeği atlanarak, onun aşkın boyutu tamamen reddedilmiştir. Gaybsız, manevi yönü ve ahiret bilinci olmayan bir ekonomi kavgasının ufku da ancak sınıf çatışmasıyla sınırlı kalacaktır... 

Kur'an'ı tümüyle mülkiyet kavgası gözüyle yorumlamak, ahiretle bağlantılanan bütüncüllüğü bozarak gaybdan soyutlanmış bir ideoloji kitabına indirgemek anlamına da geliyor. Böylece Din'i alt yapının bir şubesi olarak görmeye, Âlem'i newton fiziğine hapsetmeye Yarartıcıyı da bir “düşünce-vicdân” mesabesindeki hareket ettiriciye dönüştürmeye sebep olmakta... Özellikle Hasan Hanefî'nin 1988 yılında yayınladığı ‘mine’l-Akîde ile’s-Sevrâ: Akideden Devrime’ adlı beş ciltlik eserinde Allah'ın ve Dinin antropolojik birer figüre indirgenmiş, esasen dinî metinleri ve bu metinler etrafında şekillenen geleneği beşerî bilimlerin ulaşmış olduğu neticeler çerçevesinde okumaya çağırmış (tarihselci okuma) ve ilahî olanı beşerî alana indirmeye gayret etmiştir. Hanefi'nin İlerleme, Aydınlanma, Kalkınma/Sanayileşme merkezinde Modern Bir “İslam”'a açıkça çağırıyor olduğunu ifade etmekte yarar var.

Bu durumun en güzel örnekleri özellikle Hindistan'lı Sir Seyyid Ahmed Hân, Pakistan'lı İslam Sosyalisti müfessir Gulam Ahmed Pervîz ve Türkiye'den “Sosyalist Müslüman” Hikmet Kıvılcımlı ile “Müslüman Sosyalist” R. İhsan Eliaçık'ın eserlerinde gözlemlenir.

Oysa Post-Komünistler ve Yeni-Anarşistler moderniteyi sorgulayalı, ilerleme, kalkınma gibi mitleri terk edeli yıllar oldu. Moderniteyi külliyen sorgulayamayan yeni bir değerler sistemi önermeyen taleplerini sadece ekonomik eşitsizlik üzerine kurgulayan bir ideolojinin geleceği de ancak modernite ile sınırlıdır. Oysa Egsiztansiyalizm’le başlayan ve günümüzdeki uygarlık karşıtı Anarşist aydınlarla devam eden anlam sorgulaması ve aydınlanma karşıtı entelektüel çabanın küresel kapitalizme karşı başlattıkları “kökten itiraz” kulak kabartılması gereken tartışmalar yapmaktadır.

Kökten bir itiraz ve öneri getirmeyen her türlü sistem içi devrim çabası beraberinde zıttını besleyen ve zıttından beslenen bir döngünün parçası olmaktan kurtulamayacaktır. Bu sebeple mülkiyet-insan ilişkisindeki dengesizlikler ve toplumsal adaletsizliklerin karşısında olanlar anlam-kavram dönüşümü yapmadıkları sürece, aydınlanmanın rasyonalitesi ile, modernite’nin kavram çerçevesini yapı-bozuma uğratmadıkları müddetçe sonuç hüsran olacaktır…

KÖKTEN İTİRAZ OLMAZSA SEKÜLERİZM DÖNGÜSÜNDE KALINIR

Çünkü İslâm'ın kökten eleştiriye tabi tuttuğu şirk düzeninin bir yansıması olan Kapitalizm, bir ekonomi-politik değişimiyle ortadan kaldırılamaz. Anti-Kapitalizmi Müslümanlar arasında örgütlemek isteyenlerin Kapitalizmin hayat anlayışını dayandırdığı Materyalizm ile ve Aydınlanma ile hesaplaşmaları gerekiyor. Muhafazakar/Weberyen kapitalizme karşı (ki özünde seküleştiricidir) Materyalist bir ekonomi savaşımına kilitlenmek İslam'ı seküler bir savaşımın argümanına indirgemekten başka bir şeye yaramaz. Bu durum İslam kapitalizmi kadar anlamsız ve ifsad edicidir. Çünkü en zarar aldatıcı şey iyiyle bulanmış kötülüktür...

Müslümanlar'ın sosyal adalet söylemlerini kendi özgünlüklerini ve kimliklerini koruyarak geliştirmleri gerekiyor. Bu sorumluluk ise tarihin bir bölümünde tepkisel olarak gelişen ârızî sentezlerle değil, İslâmî özgünlüğün korunmasıyla yapılabilir.

Bir sonraki yazımızda, Ebû Zerr el-Gıfârî'nin şahsiyeti üzerinden geliştirilen İslam sosyalizminin tarih kurgusunu masaya yatıracağız...

Selâm ve Dûa ile

YAZIYA YORUM KAT

41 Yorum