1. YAZARLAR

  2. Mustafa Özcan

  3. İslâm, öteki sistemlerin uydusu mudur?
Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

İslâm, öteki sistemlerin uydusu mudur?

A+A-

Sosyalizmin moda bir ideoloji olduğu dönemlerde dindar kesimlerin üzerine de onların tortuları sinmişti.

Ahirzaman Müslümanlarının faiz bulaşığından kurtulamayacakları gibi. Bu bağlamda, merhum ve mağfur Mustafa Sıbai, İslâm Sosyalizmi adı altında bir kitap yazmış ve ‘ortak alanda’ İslâm’ın sosyal düzenini ortaya koymaya çalışmıştır. Sosyalizm rüzgarları dinmeye başladığında ise bu kitabın da etkisi azalmış ve nisyana terk edilmiştir. Dolayısıyla İslâm akımlardan, cereyanlardan ve ideolojilerden daha aşkındır. Ona kapitalist denemeyeceği gibi sosyalist de denemez. Kur’an, ‘müheymin’ bir kitap olduğu gibi İslâm da cami bir dindir. Ferdin psikolojik ihtiyaçları onda mündemiçtir. Cemiyetin içtimai zaruretleri ve ihtiyaçları da onda vardır. Bunun için makasıd-ı hamse veya külliyat-ı hamse kuralını hatırlatmamız bile kafidir. İslâm camii bir din olması haysiyetiyle denge dinidir de. Müslüman hayatında ve Müslümanlar tarihi süreçte buna bağlılıkları nispetinde İslâmi çözüme ulaşırlar ve ideoloji ihtiyacı hissetmezler. Lakin Müslümanlar İslâm’ı anlamada boyutlardan birisini ihmal ettiğinde bu defa o boyut bir ideoloji olarak karşımıza çıkabilir. Bu bağlamda, son sıralarda Mustafa Akyol yanlış üzerine yanlış yapmaktadır. Dünya görüşü ve hayat algısı liberalizm ekseninde şekillendiğinden dolayı İslâm’ı da böyle görme eğilimindedir. Bu bağlamda, darbecilerle hesaplaşma zemininde ‘Darbeciler niçin kapitalizme düşman?’ başlıklı yazısında maksadı aşmış ve kapitalizme karşı dindar çevreyi neredeyse marksist olarak damgalamıştır. Esasında, Davos’da meşhur ekonomi teorisyenlerinden Stiglitz bankacılık sektöründe ABD’ye Türkiye’yi örnek göstermiştir. Almanya ve ABD’de bazı vilayetler hâlâ bizde kalkmayan başörtüsü yasağını emsal olarak gösteriyorlar. Yazısının bir bölümünde şöyle söylemektedir: “Özellikle de solculuğu hararetle benimseyen kimi ‘İslâmcı aydın’larımızın ve giderek ‘İslâmi komünizm’ çizgisine yaklaşan Saadet Partisi’nin sorması lazım bunu.” Biz de ona soruyoruz: Kapitalizme karşı olmak komünist olmak mıdır?

Esasında, bir kısım dindar Müslümanlar kapitalistleşirken, dünya kapitalizmi ise kendisini sorguluyor. Soros bile kapitalizme inanmadığını söylemiş ve Obama, Wall Street’e savaş açmış ve krizlerin nedenini kapitalizme bağlamıştır. Dolayısıyla burada bir taraf kendisini gözden geçirecekse o da kapitalistlerdir. Komünizm, evet, fıtrata uygun bir sistem değildi ve bundan dolayı miadını doldurdu ve hayatımızdan çekildi. Kapitalizm de haddi aşan yönleri olan ve mütecaviz bir sistemdir. Sosyalizmin çıkış noktasında doğruları olduğu gibi kapitalizmin de fazlasıyla doğruları olabilir. Lakin aşırı tarafı, tek yanlı olarak sermayeyi kayıran tarafıdır ve bu dengelenmedikçe kapitalizm zararlıdır. Birinde teşebbüs, diğerinde adalet eksiktir. İslâm buna zekatla yani malı temizleme vergisiyle müdahale etmiştir. Özellikle Avrupa da, yine kapitalizmin bu sınırsız sermaye tutkusu ve hırsını sosyal devlet formülüyle dengelemiştir. Müfrit yönleri dolayısıyla kapitalizme Obama ile birlikte beğenmediğimiz Sarkozy bile karşıdır. Öyleyse, dindarlarda bir problem yok lakin Mustafa Akyol’un sorgulayıcı olmayan muhabbetinde ve sempatisinde bir sorun vardır. Maalesef yine Mustafa Akyol ‘İslâm geleneği Müslümanlara yeter de artar mı? Başlıklı ayrı bir makale yazmıştır. Bu soru saçmadır. Zira, İslâm, esasları ortaya koymuş ve beşeri katkılara da alan açmıştır. İslâm’ın çözüm olması beşeri katkılardan azade değil onunla tamamlanan bir süreçtir. Zira, İslâm insana ve akla inmiştir ve insanla bütünleştiği için hayata yansımış, insan da İslâm’la bütünleştiği oranda onda çözüm bulmuş ve üretmiştir. İçtihadlar, İslâm’da çözüm üretmenin aygıtıdırlar. Meşhur kıssadır. Muhammed Abduh’a gelen birisi, “Kur’an’da yaş ve kuru her şeyin var olduğu belirtilmektedir. Öyleyse hububatın fiyatı da var mıdır?” diye sorar. İşte bu soru Kur’an-ı Kerim’in kastının anlaşılmaması nedeniyledir. Adam, Kur’an-ı Kerim’in paradigmasını yani ölçüsünü bilseydi elbette ki bunun cevabını bulurdu ve bu anlamda Muhammed Abduh muhataba şunları söyler: “Her şeyin çözümü Kur’an’da tabii ki var. ‘Fes’elu ehle’z zikri in küntüm la ta’lemun’ buyrulmaktadır. Bilmediklerinizi ehline ve uzmanına sorun ayeti sorunun cevabıdır.”

Kur’an kendisini inananlara açar. ‘Biz de mücahede edenlere yollarımıza götürürüz (hidayet ederiz)’ ifadesi de yolların gayret edenlere ve mücahede edenlere açık olduğunu belirtir. Bununla birlikte, ayrıntıları başka medeniyetlerden veya sistemlerden alabiliriz. Trafik kuralları gibi. Ancak, buna terettüp eden cezaları kendi sistemimize göre yeniden belirleyebiliriz. İslâm usul yönüyle diğer vahiylerin devamı olmakla birlikte yeni bir hayat tarzı ve yöntemi getirmiştir. Millet-i İbrahim içinde yeni bir yöntemdir. Bundan dolayı Kur’an bize ‘la takul raina, kulunzurna’ der. Yani İbrani kavramları yerine kendi kavramlarımızı kullanmamızı öğütler. Bu bağlamda, Tevfik Tavil, İngilizlerin çekildikten sonra da İslâm ülkelerini kavramlarıyla yüz yıl daha yönettiklerini söyler. Muhammed Mütevelli Şaravi de aynı doğrultuda İslâm’ın izmler üstü olduğunu ifade eder. Lakin kendi paradigmasına zarar vermeyecek bir biçimde başka paradigmalara da göndermeler yapabilir. Kur’an’daki yabancı kelimeler bunlardan birisidir. Gannaşi, demokrasiyi de bu bağlama oturtarak içselleştirme eğilimindedir. Lakin bu sadece bir yönüyle böyledir. O da seçim sistemi ve iktidarın dönüşümlülüğündedir. Hukuk ise içtihat bağlamında imal-i fikre açık olmakla birlikte esasat itibarıyla vahye dayalıdır. Akyol, devamında, “Ne metro, ne otoban, ne de havayolu yaramıza merhem olmaz. Sağlıklı bir ulaşım sistemini İslâm’ın kaynaklarında aramalıyız” diye bir istifham-i inkari sunmaktadır. Bu bağlamda, İmam Rabbani ve Bediüzzaman da telahuku efkar diye İslâmiyetin kapsayıcılığını nazara veren bir ifade kullanmıştır. Şer’u ma kablena da aynı doğrultudadır. Kanun anayasa münasebetinde öncelik anayasada olması gibi bizde de öncelik kendi kurallarımızdır.
Mustafa Akyol’u okuduktan sonra benzeri bir çerçevede dostumuz Şükrü Bulut’un aynı bağlamda yazılmış bir yazısıyla karşılaştık: “Dindarlar AB'ye karşı olur mu?” Biz de soralım: Niye taraftar olsunlar? Onların hürriyet dediğine biz yasak diyoruz. Misal mi, homoseksüellik. Bizim fariza dediğimize onlar yasak diyor. Örnek mi kısmi de olsa başörtüsü ve tesettür. Dolayısıyla bu mantık bizi çözüme değil, bir patronu başka bir patronla değiştirmeye götürür. Ne diye Avrupa karşısında edilgen ve belirleyen taraf değil de şekillenen taraf olalım ki? Bu Avrupa’nın sahip olduğu bazı olumlu yönleri inkar değildir. Karşı çıkılan bizim iradesizliğimiz ve kompleksimizdir. İslâmi değerlerimiz temel olarak bize yetmiyor mu? Avrupa ile işbirliği yerine neden onların uydusu olmayı tercih edelim? Kıbrıs konusundaki çifte standartları ayan beyan ortaya çıkmadı mı? Balkan Savaşları sırasında da bize attıkları kazıklar malum. Ahmet Rıza gibi Avrupa peşinde koşan ‘dinsizimiz’ bile bunun farkına varmıştır. Avrupa’nın düşmanlığını celp etmeyelim tamam lakin sırtımıza binmesine de ne diye müsaade edelim?
İslâm’ın neye uygun olduğu değil de, neyin İslâm’a uygun olduğu temel ve esas olmalıdır.

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum