İslam İnqılabı’nın 31. yıldönümünde, dün ve bugününe kısa bir nazar ve a

14.02.2010 15:42

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakgirgil@yahoo.com

(Önceki yazının devamı... Kaldığımız yerden devam edelim..)

*

Kurduğu hükûmetlerin dikiş tutmayıp arka arkaya değişmesi ve milyonların itirazının giderek daha bir yükselmesi, ve akan kan ve öldürülen binlerin üzerine hergün yeni binlerin eklenmesi, artık Şehinşahlık rejiminin de temellerinden sarsıldığını Şah’a ve akıl hocalarına ve de efendilerine  anlatmış olmalı ki, Şah, son olarak, kendi rejiminin 30 yıldır en hızlı muhaliflerinden birisi olarak bilinen/ sanılan Şapur Bahtiyar’a başbakanlık mührünü vermek zorunda kalıyordu..

Bahtiyar da, kimin elinden yetki aldığını düşünmeksizin, ‘Biz tufanların adamıyız..’ gibi ateşli nutuklar atmaya başlamıştı, bile..

Şah ve çevresi ise, bu arada, hâlâ,  bir seçim yapılması gibi taktiklerden istifade etme imkanının kalıp kalmadığını denemek istiyorlardı.. Bunun için de, ‘O (yani İmam Khomeynî) ve tarafdarları parti kursun, seçime girsin; kazanırlarsa, hükûmetin kurulması vazifesini onlara veririz..’ demekteydiler..

Ve bu teklif, bazı ulemâya bile cazib gelmekteydi.. Çünkü, yapılacak bir seçimde kazanacakları kesindi.. Hem, sokaklardaki şekilsiz, belirli bir hukukî teşekkül halinde bulunmayan milyonlara devlet nasıl terkedilebilirdi?

Ve konu, İmam Khomeynî’ye iletildiğinde  ise, o, böyle bir şeye kesinlikle karşı çıkıyor ve ‘Onbinler bizim Şah eliyle sunulacak makamlara gelmemiz için candan geçmiyorlar, onlar İslam’ın hâkim olmasını istiyorlar’ diyor ve ‘Biz, ülkeye pençesini geçirmiş olan Şah’lardan, çekip gitmesini istiyoruz ve onlardan ülkeyi kimin ve nasıl idare edeceğine dair tavsiye almaya da hiç ihtiyacımız yok..’ diyordu..

*

O günlerde, Avrupa’daki NATO Kuvvetleri Başkomutanı Gen. Huyser de, -gösterileri daha da şiddetlendireceği korkusuyla- resmen açıklanmayan bir proğram dahilinde, Tahran’da  bulunuyor ve durumun nasıl kontrol altına alınabileceği konusunda etkili bildiği şahsiyetlerle görüşmeler yapıyordu..

General Huyser, hatırâtında o dönemi anlatırken, Tahran’daki çalışmalarından birkaç gün sonra haberdar Şah’ın da  kendisiyle görüşmek istediğini ve bunun üzerine Saray’a gittiğini ve Şah’ı, tıpkı Şahlık düzeni gibi bitmiş-tükenmiş vaziyette gördüğünü, ‘önce kendisini ziyaret etmeksizin, İran’da üst dereceli rical ile görüşmeler yapmasından dolayı kırgınlık içinde olduğunu hissettirdiğini’  söyler.. Ama, Gen. Huyser de, Şah da bilmektedir ki, artık yapılacak hiçbir şey kalmamıştır ve sadece Şah’ın nasıl ülke dışına çıkarılabileceği en önemli mes’ele olarak görülmektedir, Amerikan makamlarınca..

Çünkü, bu sağlanamazsa, dünyada sırtını, Amerikan emperyalizmine dayamış olan nice ülkelerin liderlerinin de Amerika’ya güveni sarsılabilirdi..

O halde, Amerikan emperyalizmi,  Şah’ı kurtarmaya özel bir çaba göstermeliydi..

 

YÜKSEK ASKERÎ ŞÛRÂ’DA GENERALLER, YÜZBİNLERİ

STADYUMLARA DOLDURUP HAPSETMEYİ PLANLIYORLARDI..

 

Öte yandan Şah’ın son Genelkurmay Başkanı Gen. Karabagî’nin ‘Kar Gibi Eriyoruz..’ adıyla yayınlanan hatırâtında da anlaşıldığına göre, Şah ordusunun YAŞ (Yüksek Askerî Şûrâ)  toplantılarında, yüksek rütbeli birçok komutan, bir taraftan, ülke çapında, Şah muhalifi ve Khomeynî tarafdarı olarak bilinen yüzbinlerin, milyonların tutuklanıp, stadyumlara doldurulmasını önerirken; Şah’ın da ülke dışına çıkmasını önlemek ve ödenmesi gereken bir bedel olacaksa bunu birlikte ödemek gerektiği düşüncesiyle, Şah’ın bir kale’de tutulması fikrindeyiler..

Gen. Huyser  ise, o zaman, ‘Şah’ın ülke dışına çıkarılması ilk hedeflerdendi..’ der..

 

Bu arada, üst dereceli nice generaller, yüksek bürokratlar ve (hattâ o hengameli ve onbinlerin katledildiği bir sırada, Şah’ın uluslararası ilişkilerde başdanışmanlığını kabullenen Tahran Üni. Rektörü Prof. Seyyid Huseyn Nasr da dahil) nice akademisyenler de bazı uluslararası konferanslara gibi gerekçelerle, resmî görevlerle  adına, ve amma, artık Şah rejiminin ayakta durmasına hiç bir ihtimal kalmadığı kanaatiyle, yurt dışına kaçıyorlardı.. (Ki, Prof. Seyyid Huseyn Nasr da, Tokyo’daki bir konferansa katılmak niyetiyle diye yola çıkmış ve amma, Paris’te zuhûr etmişti..)

 

Şah’a komutanlar, rapor verirler: ‘Halk baskı altında tutuluyor.. Bu yüzbinlerin, milyonların protestoları  zorakidir.. Yükselen ‘Allah’u Ekber!’ sadâları da, hoparlörler aracılığıyla her tarafa ulaştırılmaktadır.. Yoksa, halk, Alâ Hazret’e (Yani, Şah’a) bağlıdırlar..’

Bu rapor  kamuoyuna yansıdığında, kimsenin kimseye baskı yapmak imkanının olmadığı bir saatte, her gece, saat 21.00 sularında, bütün şehirlerde ve hele de Tahran’da,  insanlar pencerelerden, balkonlardan, evlerin damlarından, 15-20 dakika kadar, tekbîr sadalarını yükseltirler..

Tahran Sıkıyönetim Komutanı, o yükselen seslerin de hoparlör yüzünden bütün şehre yayıldığını iddia etmekte ve Şah’ı ikna etmeye çalışmaktadır.. 

Şahbânû (yani Şah’ın hanımı) Ferah’ın beynelmilel işlerde sekreteri olan Minu Samimî, hatırâtında o durumu anlatır.. Bir gece, Şah, Niyavaran Sarayı’nda, bahçesine çıkar ve gecenin sessizliğinde, aşağılardaki Tahran’dan Elburz Dağlarının eteğindeki Niyavaran Sarayı’na dalga dalga gelmekte olan ‘Allah’u Ekber’ seslerinin metalik, yani hoparlör eseri olmadığını bizzat müşahede eder ve yüzü daha bir sararmış çökmüş olarak Saray’a döner ve kendisine doğru rapor verilmediğini anlar..

Çaşraflı hanımların öncülüğünde yollarda ilerlediği, yüzbinlerin boğazından yükselen ‘Allah’u Ekber’ ve ‘Lailaheillallah..’ nidalarının, bütün dünyada yankılandığı o dönemde.  Türkiye’de, -özel televizyonlar da yoktur-  Genelkurmay Başkanlığı’nın TRT‘ye yazdığı bir yazıda, ‘çarşaflı kadınların görüntülerinin ve Allah’u Ekber sadâlarının topluma yansıtılmaması’  istenişi hatırlanmalıdır.. 

*

Ve,  5 Ocak 1979 günü, Şah rejiminin parlamentosunda Şapur Bahtiyar Hükûmeti’ne için güvenoyu verilir verilmez, yani bir kanunî hükûmet kurulur kurulmaz, Şah’ın, Saray’da bir basın toplantısı yapacağı açıklanıyordu.

Bütün dünya İran haberleriyle yatıp kalkıyordu, adeta.. Ve İran’da yüzlerce yabancı medya mensubu, gelişmeleri takib etmeye çalışıyor ve Şah’ın yapacağı toplantı için, bu medya mensubları Saray’a koşuyorlardı..

 

ŞAH, BİR DAHA DÖNEMİYECEK ŞEKİLDE KAÇIYORDU, İRAN’DAN..

 

Medya mensubları Şah’ın salona girmesini bekleyedursunlar, Şah Pehlevî, o anda Mehrâbâd Havaalanı’ndan, tedavi olmak gerekçesiyle ve bir daha dönemiyeceğini hissettiği İran’dan, ikinci kez ve gizlice kaçıyordu, eşi ve çocuklarıyla birlikte, gözyaşları içinde..

Şah’ın yolcu edenrler arasında rejimin en üst erkanı, (Şah’ın gitme kararı alması üzerine oluşturulan) Saltanat Niyabet Şûrâsı Başkanı da olan Senato Başkanı Celâl Tehranî, Başbakan Bahtiyar ve generaller, yüksek bürokratlar ve de Gen. Huyser de bulunuyordu..

Gerçekte ise, bunlar bir proğram dahilihde olmuştu..

Ve Şah’ın yurt dışına kaçışı sırasında, geride kalan kocaman kocaman ‘devlet adamları’nın, kocaman generallerin, hüngür hüngür ağladıklarını, bazılarının başlarını omzuna dayayarak ve burunlarını çeke çeke ağlar vaziyette, kendisine, ‘Ne olur, bizi sen olsun, terketme..’ diye yalvardıklarını yazar hatırâtında, General Huyser..

Şah’ın son Dışbakanı Abbas Ali Khalatbarî, ise, o sahneleri idâmıyla sonuçlanan yargılaması sırasında anlatırken, ‘Amerikalılar Şah’ı, ölü bir fareyi kuyruğundan tutup atar gibi, attılar ülkeden..’ diyecekti..

Şah’ın Mehrâbâd Havaalanı’ndaki gizli uğurlama merasimi kamuoyuna sızmış ve  gazeteler, hemen bütün sahifeyi kaplayan kocaman puntolarla ‘Şah kaçtı!.   diye başlıklar atmaya başlamışlardı bile..

Bahtiyar ise, bu durumda, Şah’ın başbakanı olduğunu kitlelerin asla unutmayacağını gözardı ederek ve Şah’ı ülkeden sanki kendisi kovmuş gibi, ‘Şah bir daha dönmeyecek şekilde ülkeden İran’dan gitmiştir.. Ve bunu Cebhe-i Millî’ olarak, biz sağlamışızdır..’ diyor ve halkla yeni bir bütünleşme çabasına kalkışıyordu..

Ama, halk, bu kurnazlığı ‘yemiyecekti’, elbette..

*

O günleri anlatan Mısırlı ünlü laik yazar Haseneyn Heykel ise,  hatırâtında,  bu gelişmelerin önceden öngörüldüğünü anlatırken (özetle) şöyle der:  ‘Artık, Şah’ın ve Şahlık rejiminin devamının iyice zora saplandığının görülmesi üzerine.. SAVAK, MOSSAD, MİT  gibi, bölgenin etkin istihbarat birimleri ve Mısır’dan da ben CIA’in çağrısı ile bir toplantı yapmıştık, 1978 ortasında.. Şah’ın düzeninin nasıl ayakta tutulabileceği hesabını yapmaya başladık..

Önce, uzun yıllar iktidarda kalan yönetim kadrolarının değiştirilip, liberal bir başbakanın işbaşına getirilmesi denenecekti..

Bu liberalleşme taktiği netice vermezse, bir askerî hükûmet kurulup, ayaklanan kitlelere sert bir yumruk indirilmesi yoluna başvurulacaktı..

O da netice vermezse.. O Hükûmet de istifa ettirilip, Şah’ın muhalifi olarak bilinen bir kişiye hükûmet kurdurmak yoluna başvurulacaktı..

Bu çare de başarılı bir netice vermezse.. O zaman, topluma İslamî tankdanslı/ eğilimli olarak sunulacak bir generale darbe yaptırıp, Şahlık düzenini yıktırıp, bir İslam Cumhuriyeti kurdurulması denenecekti..

Ve bu ihtimal de olmazsa.. O zaman, İran’ın bir kaosa saplanacağı öngörülmüştü..’

 

Gerçekte, arka arkaya gelen hükûmet değişiklikleri proğramının çaresiz kalan Şah’a kimler tarafından dikte edildiğini göstermesi açısından, Heykel’in yazdıkları ilginçtir.. Ve onun dediği gibi bir çizgi takib edildiği de görülmektedir..

13 yıllık başbakan Huveyda ve sonra Cemşid Âmuzgâr’ın başbakanlıktan azledilip, (bir âyetullah’ın oğlu olan) Şerif İmamî eliyle liberalleşme görüntüsü; o tutmayınca, Genelkurmay Başkanı Gen. Ezherî’ye bir ‘askerî hükûmet’  kurdurup en sert ve kanlı yöntemlere başvurması.. Ve o da tutmayınca, Bahtiyar’a bir hükûmet kurduruldu..

Ama, o da tutmayacaktı..

Haseneyn Heykel, topluma İslamî eğilimli olarak sunulacak bir General’e darbe yaptırmak ve İslam Cumhûriyeti ilan ettirmek taktiğinin ise uygulanamadığını yazar.. ‘Çünkü, der, böyle bir generalin de Molla (yani İmam Khomeynî) tarafından teyid ve kabul olunması gerekiyordu, bu ise imkansızdı..

Ve, böylece Heykel’in deyimiyle, İran bir kaos’a saplanacaktı.. Çünkü, bilinen uluslararası hukuk  ve siyaset ölçüleri içinde şekillenen bir hareket sözkonusu değildi.. Milyonlar, elleri silahsız olarak ve hançerelerden yükselen ‘Allah’u Ekber.. Khomeynî Rehber... La Garbiyye- La Şarqıyye.. Hükûmet-i İslamiyye..’

Ve, Hz. Huseyn’in zulme karşı çıkmak için, Kerbelâ’da sergilediği qıyâm’ı hatırlatarak, ‘Huseyn Huseyn.. Şiar-ı mâ... Şehadet iftihar-ı mâ...’ (Huseyn bizim şiarımızdır, şehidlik iftiharımızdır!) nidâlarıyla her gün, askerlerin mermilerine hedef oluyor, tankların paletleri altında ezilerek, binler halinde can veriyorlardı..

Bu arada, İmam Khomeynî’nin,  Askerler kışlalarını bıraksınlar, polisler karakolları.. Millet bankalardan paralarını çeksin ve elektrik-su paraları ödenmesin..  gibi çağrıları, geniş çapta uygulamaya geçer.. Kışlalar ve karakollarda nöbet tutacak kimse bulunamaz hale gelir.. Generaller, evlerinin önünde geceleri bir asker nöbetçi bulundururken;  bu sayı  ikiye, sonra birbirini tanımayan ve farklı birliklerden 4 askere kadar çıkmıştır, ama, yine de güvende değildirler..

Sendikalar grevdedir, petrol üretimi sıfır noktadadır..

 

BAHTİYAR,  LAİK / TÂĞÛTΠ TEMELLERİN KORUNMASI İÇİN

ÇIRPINIYOR VE  ‘VATİKAN’ BENZERİ BİR MODEL ÖNERİYORDU..

 

Şah’ın son başbakanı Bahtiyar ise, fiilen hiçbir gücünün kalmadığını görüyor ve sadece Başbakan olarak anılmaktan ibaret, yaptırım gücü kalmayan bir kukla haline dönüştüğünü görüyor ve bu arada bazı atraksiyonlardan meded umuyordu.. ‘İmam Khomeynî, bizim de İmamımızdır, ona hürmetimiz var.. Ülkeye gelsin, hepimiz birlikte ve askerî törenle karşılayalım.. Gitsin, Qum şehrine, orada otursun, Hükûmet erkanını irşad ve nasihatleriyle aydınlatsın.. Ama, yönetime karışmasın.. Bu asla kabul edilemez..’ diyordu..

 

Ama, İmam’ın  askerî törenle karşılanması teklifinin ilginç bulunarak, kabul edildiğini, bu yönde, halka dağıtılacak bir bildirinin milyonlarca basılıp depolara konulduğunu, İslam İnqılabı’nın 10. yılında (1989’da) televizyondan anlatan zamanın cumhurbaşkanı (şimdiki İnkılab Rehberi) Seyyid Ali Khameneî, ilginç bir noktaya değinmiş ve (özetle) şöyle demişti: ‘Bu bildirinin hazırlanması sırasında Âyetullah Muntezirî, Tahran’da değildi ve onun gelmesini bekledik ve geldiğinde gösterdik.. O, hemen, bu hususta İmam’ın görüşünün alınıp alınmadığını  sordu.. Biz de alındığını söyledik.. O zaman, o, ‘benim tanıdığım İmam böyle bir şeye asla evet demez,  kendisiyle mi görüştünüz?’ deyince, hayır ve bir yakını araccılığıyla teyid aldık.. dedik.. Yeniden telefon açıldı..  İmam’ın o yakını çıktı... Muntezirî, İmam’ı istedi.. O da, İmam’ın uykuda olduğunu söyledi.. O zaman Muntezirî, ‘Uyandırın..’ dedi.. Ki, başka hiç kimse bunu söyleyemezdi..

İmam uyandırıldı. Telefona gelince, Agayı Muntezirî, durumu ona anlattı ve İmam  oldukça kızgın bir şekilde, ‘Asla böyle bir şey olamaz..’ dedi ve biz hayretler içinde kaldık.. Ve o bildiriler de öylece kaldı.. Eğer Agayı Muntezirî olmasa, biz al kalsın, İmam’ı, qıyâm ettiğimiz bir rejimin ordusunun askerî merasimiyle karşılamak gibi bir yanlışa düşecektik..’

*

Ve İmam, o zaman, Neuphle le Chatoux’da kalmakta olduğu evin dış cebhesine çeşitli dillerde, ‘İmam’ın sözcüsü yoktur..’ yazısını yazdırmak gereğini duydu..

Çünkü, herkes ona yakın olmanın verdiği avantajı bilerek veya bilmeyerek yanlış şekilde ve hattâ kötüye kullanabilirdi..

Ve İmam’ın gelişi artık ân mes’elesiydi.. Ama, bu nasıl olacaktı?

Bu arada, yanıp tükenmekte olan İran’ı kurtarmak adına, Saltanat Niyâbet Şûrâsı Başkanı Celal Tahranî de Paris’e gidip, İmam’la görüşmek istiyor ve ‘İran’ı kurtaralım..’  diyordu..

İmam Khomeynî ise, ona, ‘resmî vazife ve sıfatlarından istifa etmedikçe, görüşmem..’ haberini ulaştırıyor ve Celal Tahranî de, bunun üzerine, çaresiz,  bütün resmî sıfatlarından istifa ettiğini Paris’te ilan ediyor ve ondan sonra, sıradan bir İranlı olarak, İmam tarafından kabul ediliyordu..

İmam’ın dönüşünün şekli, İran içindeki inqılabçı kadroları tarafından tartışılırken..

Bazı gruplar, bazı generalleri, SAVAK (gizli polis) memurları olduğunu zannettikleri kimseleri, polis şeflerini yakalayıp hemen cezalandırmaya ve bazılarını elektrik direklerinde asmaya başlamışlardı ki, İmam, durumun kendisinin de kontrolünden çıkabileceğini düşünüp, dönüşünü bir an önce gerçekleştirmek gerektiğine karar verdi ve ‘Her kim, kendiliğinden birilerini cezalandırmaya kalkışırsa,  o da kendi çapında bir Şah gibidir.. Biz İslam Mahkemeleri kuracağız, suçlu oldukları sanılan kimseler tutuklanıp, amma, bir sille dahi vurulmaksızın, İslam Mahkemelerine tevdi olunmalıdır..’ diyordu..

Ve İmam daha fazla gecikmenin mahzurlarını önlemek için, 1 Şubat 1979 günü, Fransa’dan uçakla yola çıkmaya karar veriyordu..

Bu tarihî hadiseye şahidlik etmek için, bu dönüş yolculuğuna, İmam’la birlikte  çıkmak isteyen uluslararası medya ordusuna ise, İmam Khomeynî, ayrı bir uçakla gitmeleri tavsiyesinde bulunuyordu..

Çünkü, uçağının başına her şey gelebilir ve hattâ düşürülebilirdi..

İmam’ın 12 Behmen (1 Şubat) sabahı geleceği açıklanır açıklanmaz; ülkenin her yanından milyonlar geceden yola koyulmuşlar, Tahran- Mehrâbâd Havaalanı’nın yolunu tutmuşlardı..

*

ŞAHLARINI YİTİREN VE YENİ BİR ŞAH DİKMEK İSTEYEN

-sözde- AYDINLARIN PERİŞANLIĞI DAHA BİR ARTIYORDU..

 

Bu arada, kaçamayıp ülkede kalan aristokrat zümre de, Havaalanı’nın Şeref Salonu’nda tam kadro halinde ve yeni bir Şah oluşturmak ümidiyle, toplanmışlardı.. İmam’ın önünde eğilip, ona itaat ve bey’atlerini, bağlılıklarını bildireceklerdi..

İran’lı bir komünist olan ve yıllarca Almanya’da yaşayıp, o inqılab hengamesinde, belki komüsitlerin eline bir fırsat geçebilir ümidiyle, İran’a dönmüş bulunan Behram Nirumend isimli bir sosyolog, bu hususu, türkçeye de tercüme edilen hatırâtında çok ilginç şekilde anlatır..

Nirumend ve -kendisi gibi sosyolog olan- eşi de Mehrâbâd’a koşmuşlar ve Şeref Salonu’ndaki yerlerini almışlardır..

Yeni bir Şah oluşturmak ümidiyle, arz-ı ubûdiyet’e hazırlanmış -sözde- aydınlar, devlet ricali, seçkinler İmam’ı Şeref Salonu’nda, beklemektedirler..

Ve, uçağın merdiveni ile Şeref Salonu arasına kırmızı halılar serilmiş ve iki tarafı da nadide İran gülleriyle donatılmıştır..

Ve nihayet uçak Tehran semâlarında gözükür..

Milyonlar Allah’u Ekber nidalarıyla ve gözyaşlarıyla, İmam’larını karşılamak için heyecanın zirvesindedirler..

Ve uçak iner,ve kapılar açılır..

Nirumend, o andan itibaren İmam’ı gözlemlemeye çalışır..

Nirumend der ki -özetle-: ‘Yüzünde en küçük bir heyecan ve tebessüm yoktu, ağır bir mes’uliyeti yüklendiğinin duygusu hâkimdi..

İmam, uçağın fransız pilotunun verdiği destekle, yavaş yavaş merdivenlerden iner ve kendisini kırmızı halıların başında bulur ve seçkinlerin arasına gidecek yolun başında..

Khomeynî bir an durdu ve hiç tereddüd etmeksizin ve bizlere de en küçük bir tebessüm ve selamlamada bile bulunmaksızın, yönünü hemen değiştirdi ve kendisini bekleyen ve milyonlardan oluşan insan okyanusunun içinde doğru yöneliverdi..

Kendilerini aydın, seçkin,  vs. olarak niteleyenler tam bir hayal kırıklığı içinde kala-kalırlar..

Nirumend o zaman,  eşine,  ‘Bu bizim alışageldiğimiz lider tiplerinden değil, o ne yapacağını biliyor..’  der.. Yani, bize bu kapıdan bir ekmek yok dercesine..

Ve milyonlar, Mehrâbâd Havaalanı’ndan 30 km. kadar uzaktaki  Beheşt-i Zehrâ  diye anılan Şehidlik’e doğru harekete geçerler..

Ve İmam , oraya giderken, milyonların hançeresinden, ‘Kalkın ey şehidler.. İmamımız geldi.’ marşı yükselmektedir..

Ve sonra, İmam, orada yaptığı konuşmada, geleceğe aid tasavvurlarını, ümidlerini, hayallerini dile getirir ve ama, en önemlisi, ‘Ben Hükûmet tayin edeceğim..’ der..

Bu, artık, o anda kağıd üzerinde varolan Şah’ın son hükûmetinin fatihasının okunması manâsınadır..

İmam daha sonra, Tahran’ın fakir semtlerinden Güney Tahran’da bir ilkmektebe yerleşir..

Orada 10 gün kadar bekler.. Geleceği planlamaya başlar..

İmam’ın bu tavrı, Fecr sûresinde, ‘10 geceye yemin olsun..’ meâlindeki âyetlerin sırrına iltica ve tevessül olarak görülür ve onun bereketinden istifade niyetiyle öyle davranıldığına bağlanır.. Ki, o sûrenin ilk âyetlerinde maddî güçlerine güvenen nice büyük güçlerin nasıl yakılıp gittiğine de işaret olunur..

İmam, bir kararsızlık veya alelacelecilik  içinde değil, bir sabır ve dikkat içinde.. Bir takım vazifelendirmeler yapar..

En önemlisi de, Mehdî Bazergan’a, bir ‘Geçici Hükûmet’ kurması için, Başbakanlık hükmü verir.. Bazergân, bir fransız kadar fransız kültürüyle yetişmiş, 1950’lerden, Musaddıq zamanından beri, onun safında ve siyasetin içinde yer almış, yönetim tecrübesi olan ve ayrıca İslam konusunda derin araştırmalarıyla da marûf bir şahsiyetti..

Ve nihayet..

İmam Khomeynî, devlet dairelerinde bulunan bütün resmî sıfat sahibi kimselere ihtar edip, 22 Behmen (11 Şubat) sabahı, ‘kendiliğinizden bütün devlet dairelerini terkediniz ve halk gelip teslim alacak.. Direnmeye kalkışılırsa, halk’a, Cihad emrini veririm..’ diyordu..

Ve öyle oldu..

22 Behmen sabahı, sabahın erken saatlerinden itibaren, İran çapında, bütün devlet ve kamu kuruluşları, yüzbinler -milyonlar tarafından, bir ibadet aşkıyla ve ilahî emanetçilik sorumluluğuyla teslim alınıyordu, kansız bir şekilde..

En mühimi de, radyoyu kuşatan Şah rejimi güçlerinin direnişi kırılıyor ve radyo-televizyondan ilk kez, gözyaşları ve sevinçli hıçkırıklar içinde, ‘Bismillahirrahmanirrahîm.. İncaaa.. Sadâ’y-ı İnqılab-ı İslamî-i İran..’ (Burası, İran İslâm İnqılabı’nın Sesi..) anonsu yükseliyor ve bu, Şah rejiminin mezarı üzerine atılan son toprak oluyor ve son asırlarda, müslüman coğrafyasının en zayıf halkalarından birisi olarak nitelenen İran coğrafyasında, şimdi en güçlü bir İslamî Hareket, bir nurtopu İslam İnqılabı dünyaya geliyordu..

 

(Konunun son bölümü, inşaallah gelecek yazıda...) 

  • Yorumlar 7
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim