İslam Düşüncesi ve Yabancılaşma -3

31.03.2011 18:21

Fuat Değer

Yabancılaşmayı anlamlandıran 'değer' algısıdır

Yabancılaşmayı hem önceki yazılarımızın izleğine hem de yerli-yabancı her fikirden düşünürün tanımlamalarının bir ortalaması olarak; 'insan'ın kendi gerçeğinden ve gerçekliğinden uzaklaşması olarak kabul edebiliriz. Buna göre insanın gerçeği ve gerçekliği ibareleri merkezi olarak durmaktadır.

İslam düşünce sistematiği içinde ve dışarıdan İslam fikriyatı hakkında bilgi sahibi olmak isteyen araştırmacıların kaçınılmaz olarak 'insan' tarifinin Kur'an kaynaklı olduğu görülür. Bu doğru ve gerekli bir yaklaşımdır. Çünkü din insan içindir ve insan, kavradığı kadarı ile bilir. Buradaki 'bilme' kelimenin bütün anlam ve derinliği ile 'insani değer' anlamı çerçevesi içindedir.

Varlıklar arasında insandan daha asil bir mahlûkun olmaması, aynı zamanda onun diğerleri arasında hâkim konumunu da ortaya çıkarır. Bu yönüyle de onun diğerlerinden daha 'asil' olduğu gerçeği, niçin "halife" sıfatına da mazhar olduğunu açıklar. Onun halife sıfatına medar oluşu ise 'şeyler'e 'isim' vermesi, yani 'bilgi-bilme'si iledir. Eğer bir üstünlük kategorisi geliştirilecekse bu, bilme gücü ve imkânı üzerine inşa edilebilir. Ne var ki, insanı varlıklar içinden sıyırıp halifelik konumuna taşıyan 'bilgi-bilme', ondaki bu potansiyel güç ve imkân dolayısı iledir. Açığa çıkmadıkça, imar ve inşa nitelikli bir fiile dönüşmedikçe, toprağa düşmemiş ve dolayısıyla meyveye durmamış bir tohum mesabesindedir. Akıl ehli için de malumdur ki, tohum mahsul değil, ancak mahsul için zorunlu ve olmazsa olmaz bir şeydir.

Kur'an, insanın bu serüvenini Bakara Suresinde tasvir eder. Bu surede geçen ayetler Müslümanların varlık felsefesi ve hayata dair rol ve sorumluluklarını, özgürlük, asalet, değer ve bilgi kuramlarını inşa edebilmeleri için gerekli bütün verileri sunar. Etten ve kemikten yapısıyla yaratılmışlığına dair 'beşer'liğini aşıp, kendisinde bulunan 'bilgi-bilme' yeteneği ile 'ruh'la tanışması, onun tarihsel yürüyüşüne yön veren bir kalkış noktasıdır. Ne var ki bu 'bilgi-bilme' onu yücelttiği gibi aynı zamanda sapması için de yine kendi irade ve inisiyatifine bırakılmış bir aldanma aracıdır. Yani neresi ile kazanıyorsa, orası ile kaybetme dengesi. Yaratılış felsefesi ve kuramı açısından bu sınama sahnesi dikkatli bir zihinle tekrar incelendiğinde 'nötr' bir üslup ile verildiği açıkça görülecektir. Yani söze konu olan bildiği şeylerin iyi ya da kötü olması değil, ondaki 'bilgi-bilme' imkânı ve yeteneğidir. Bu yönü dolayısı ile diğerleri arasından sıyrılarak 'ruh' ile donanmıştır. Aynı şekilde ilgili ayetlerin devam eden bağlamında 'farkındalık' için 'hata' yapması ve bu hatadan sonra 'tevbe' ederek, yeni ve açığa çıkmış bir bilinçle esas rol ve sorumluluğunun gerçeği ile karşılaşır.

Ayetlerde geçen ifadeler ve ibarelerin tümü insan gerçeğinin bir parçasıdır. Daha farklı bir anlatımla; parça parça algıladığımız sıfat ve özellikler, insan gerçeğini bütünler. Ayetler daha fazla detaya girmemiş, ancak kavranması için gerekli ve yeterli doneleri vermiştir.

Evet, buradan tekrar yabancılaşma bahsi ile bağ kurmaya döndüğümüzde; insan, kendisinde bulunan ve ona ait olan yeti ve özellikleri yapıcı (inşa) ve onarıcı (imar) misyon için kullanmadığında sapmış/yabancılaşmış kabul edilir. Aslında içindeki bütün zıtlık ve ikilemlere rağmen insanın, değer atfedilmediğinde, hiçbir duygu ve yetisinin anlamlı olmaması söz konusudur. Yani bir değer atfı yapılmadıysa bir şey iyi ya da kötü olarak nitelenemez. Ya da değer yüklenmemiş hiçbir olgu, hüzün ya da sürur sebebi değildir. Değer bilgisi ve anlamı yüklenmediğinde iyi-kötü, zalim-mazlum da söz konusu olamaz. Bu sebeple insandaki tüm yeti ve özelliklerin 'değer' atfı, ancak 'yaradılış gayesi' olarak temellendireceğimiz bilgide aranmalıdır. Bu en azından "Müslümanlar" için böyledir. Doğrusu "fıtrat" denilen şey de bu nötrlüğü, sıfırdan alıp değerli ve anlamlı olana irca etme fikridir.

Demek ki yabancılaşma; insanın varlığını tazammun eden bileşkelerden olan zıtlıkların ayrıştırılarak, varlık değerleri açısından menfi tanımlı olanların öne çıkarılması, baskın gelmesidir. Bu ifadeden hareketle, uç bir tanımlama olarak yabancılaşma, şeytanlaşma ile eşdeğerdir denilebilir. Zira insan gerçeği ve varlık esprisi açısından onu yukarıya taşıyacak nitelikleri; onu bir yere taşımayacak, hatta geriletecek özelliklere kurban etmek, olumsuz hasletleri tercih ederek kendini gerçekleştirme, yani "halife" atfına medar olacak bir tutum içinde olmamaktır. Ayette geçen "kan dökme" ve "fesat çıkarma" ifadeleri "halife" kavramının içleminde yer alan ve bahse konu ettiğimiz durumun boyutlarını hesap etmemiz için oldukça çarpıcı nitelemelerdir. Yani insan, bu özellikleri de içinde barındırarak "halife" atfına medar olabilmiş bir varlıktır.

Şimdi meselenin buraya kadar işlenmesinden okuyucu şunu anlamıştır: Burada 'yabancılaşma' konusunda bir perspektif oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu yabancılaşma kavramı; üretilmiş ve tarihsel olana karşı değil, kadim ve içkin olandan başlayan ve kıyamete kadar devam edecek bir olgudur. Bu olgunun, olaylar ile görünürlüğü yani boyutları ise, tarihsel serüveni ile insanın bilgi- bilmesi, kavrayışı ve karşılaştığı durumlar karşısında ortaya koyduğu performans ile somutlaşacaktır.

Bu mesele de, nasip olursa önümüzdeki süreçte birlikte düşünerek paylaşacağımız bir konu olsun…

İslahHaber

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim