1. YAZARLAR

  2. Fuat Değer

  3. İslam Düşüncesi ve Yabancılaşma -2
Fuat Değer

Fuat Değer

Yazarın Tüm Yazıları >

İslam Düşüncesi ve Yabancılaşma -2

A+A-

Düşünce ve yabancılaşmanın 'ne'liği

Doğada doğru işleyen her canlı için en makul ve kendi geleceğini sağlam inşa edebilmek açısından en gerçekçi yol, kendini tekrar etmek değil, kendini yenilemektir. Doğrusu, sağlıklı yaşamak için de bundan başka seçenek yoktur. Yenilenmek, kendi varoluş gerçeğini değiştirmek değil, varoluşunu ikame ve ifade eden araçları, kendini daha da ileriye taşıyacak ve yaşamını kolaylaştıracak bir düzlemde değerlendirme yeteneği olmalıdır.

Kendini tekrar etme; gelişmeye değil, donuklaşmaya ve kavrayış imkânını kısıtlayarak üretme potansiyelini körelten tüketici bir döngüye iter. Günlük yaşam konusunda farkında olmadan değişim ve gelişim konusunda insiyaki davranışlar ile bu veriler içselleştirilebilse bile, bunu inanç/felsefe ve bilhassa düşünce çerçevesinde aynı rahatlıkla ifade etmek herkes için mümkün olamamaktadır. Bunun anlaşılır ve görülebilir en temel sebebi; düşünce ile hayatı, ayrı düzlemlerde değerlendirmek ve birbiri ile bağını kopararak algılamaktır.

Oysa düşünce, hayatın kendisi ile kurduğu bağın bizzat malzemesini ve örgüsünü oluşturan soyut, ama somut verilerle, daha çok sonuçları ile görünür olan dinamik bir olgudur. İşte bu, sadece insana has bir özellik oluşu ile de biricikliği tartışmasız olan bir zenginlik ve imkândır.

Düşünce, yaşayan ve sürekliliği olan bir şeydir ve aynı gerçekliğin zeminidir. Yaşanan gerçeklikle bağını koparmamış; ama onu aşarak ve onun kendini sınırlamasına izin vermeyen, ona yön ve yol gösteren bir karakteri olan hakiki bir insani durumdur. Bilinenlerin dışında, konuşulmamış, üzeri açılmamış her şey onun içleminde ve kapsamındadır. Bu yönüyle düşünceyi, söylenenden öte söylenmeyenlerin de toplamı olarak bir zihni faaliyet şeklinde bilmek ve onun doğurgan özelliği ile sürekli devleşen bir sistem olarak görmek gerek.

Sistematize olsun ya da olmasın, her düşünce eylemi, giderek kabaran ve çoğalan bir özelliğe sahiptir. Bu yönüyle her şey orada yoğrulur ve biçimlenir. Kendini sürekli kuran ve geliştiren bir yapısı vardır. Oto-şarj olarak da nitelendirilebilecek olan bu karakteri, harekete geçtiğinde kendi eylemselliğinden başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Tabii ki o, dogmatik sınırlarla tahdit edildiğinde, devinimine içerden devam eder ya da işleyişini en aza indirgeyerek rölanti pozisyonunda kalır. Ancak dogmatik bariyerler onu duygu düzeyinde sınırladığından, açığa çıkmadığı gibi ürkek ve karanlıkta varlık mücadelesi vermek durumunda kalır.

Yabancılaşma ise; ilk çağrışımı ve akla getirdiği biçimi ile bir şikâyeti, dolayısı ile bir olumsuzluğu içerir. Kişiyi, bu kavramı dillendirmeye iten temel saik, bir kaygı ve endişe durumudur. Ne var ki ilk duyulduğunda neliği konusunda sarih çağrışımları olsa da veya bazı anlamları doğru taşısa da, analiz edildiğinde oldukça muğlak ve yapışkan bir kelime ile karşı karşıya olduğumuzu da görürüz. Mesela yabancılaşmayı, neyi merkeze alarak değerlendirdiğiniz, temel sorudur. Aynı zamanda kime ve neye karşı yabancılaşma? Topluma mı, yaşam biçimine mi, değerlerine mi, Allah'a mı, insanın kendine mi? Hem kavramın içeriğinden hareketle başka kelimelerin de görünürleştiğini, söze konu olduğunu görürüz. "Uzaklık-yakınlık", "dahillik-hariçlik", "biz-öteki" gibi.

Bütün bu kavramlar, yabancılaşmanın ne'liğine dair önemli yapıtaşlarıdır ve bunun boyutlarını doğru kavrayabilmek için atlanmaması gerekmektedir. Bir de, bu yabancılaşmanın zihni mi, dinsel mi, hangi ekonomik üretim biçimleri ya da hangi tarihsel, kategorik alanlarda olduğu sorusu da cevaba muhtaçtır.

Konuyu toparlamaya çalıştığımızda yabancılaşma; insan ve onun devamı/sonucu olan toplumun, kendi potansiyeli ve yetenekleri ile yapması ve oluşturması gereken her ne varsa, donanım olarak sahip olduğu her ne yetisi mevcutsa, insan olduğunu ortaya koyan her ne özelliği varsa, onlardan uzaklaşması, onları yapmaması ya da yapamaması durumudur. İnsan olmasından kaynaklı her ne imkân ve potansiyel varsa, bunların işletilmemesi, dondurulması ya da köreltilmesidir.

Yani yukarıdaki sorulardan her birini sıraya koyduğumuzda, bunların başına "insan"ı getirmek gerektiğini ve diğerlerinin insan gerçeğinden hareketle bir anlam ve bütünlük kazandığını görmek durumunda kalırız. Bu çerçevede de bunun boyutunun felsefi/düşünsel olduğu yargısının yanlış olmadığına dair kendimizi ikna edecek çokça gerekçeye sahibiz demektir. Çünkü bütün bunların insan gerçeğinden hareketle ve bunun bir sonucu olarak üretilmiş kategoriler olduğunu görmek gerekir. Dolayısıyla yabancılaşma, vehmi ya da sahici olsun, güncelliğini yitirmeyen, süreklilik arz eden bir olgu ve durumdur.

Yabancılaşmanın, insanın özünden ve derinliklerinden gelen bir olgu olması; sorunu, üretilmiş ve sonuç olarak nitelenen hususlarda değil de kaynakta aramaya mecbur kılar. Yabancılaşma, her nasıl tanımlanırsa tanımlansın, insandan bağımsız ve onu dışlayan, "insansız" bir düzlemden kalkılarak değerlendirilecek bir durum değildir.

O halde yabancılaşmanın kaynağı insan ise, ilk fark edilmesi ve irdelenmesi gereken de 'insan'dır. İnsan, kendini keşfetme ve kavrama yeteneğine sahipse, yani bu imkân potansiyel olarak onun varlığının özünde mevcutsa; aynı zamanda bu, onun bir yüksek bilinç taşıdığına da kanıttır. Yüksek bilinç derken, porselen içine sıkışmış insanın da derinliklerinde örtük ve sesi kısılmış halde kalan bir varlık değerinden söz ettiğimiz fark edilmelidir. Kuşatılmış olduğu durumun bütün fiziki zafiyetlerine/güçsüzlüğüne rağmen, bu bilinç kanalıyla aşabilme ve kendini gerçekleştirme imkânlarına sahip olduğu gibi, bunun mümkünlüğünü ortaya koyabilecek yolları da kendi bulur/kurar.

Kendi içinde bunca zıtlık ve çatışma varken, hangisine uyacak ve hangisinin değer anlamını ayırt edecektir? Çünkü içinde bulunan bütün duygu ve hassalar yine insanı oluşturan parçalar olarak düşünüldüğünde, yabancılaşma ya da insanlaşma hangi ölçüler içinde tanımlanacaktır?

Yabancılaşmayı tetikleyen ya da ortaya çıkaran faktörler uzak, hayali ve dışarıdan değil, bizzat yakın, gerçek ve içerden olan faktörlerdir. Kurgusal ve vehmi olanda değil, hayatın içinde var olan ve sahip olunan şeylerden gelir. Olmayan bir şeyden uzaklaşmak ya da ona yabancılaşmak sadece paranoyadır. Yani kişi, ancak sahip oldukları ile sınanır ve sorumlu tutulur. Bu anlamıyla, imanı dahi kişiyi sapmaya götürecek bir araca dönüşebilir.

Devam etmesi niyetiyle…

İslahHaber

YAZIYA YORUM KAT