İslam Devleti mi sivil devlet mi?

24.01.2012 18:19

Tarık Ramazan

20. yüzyıl başlarında, siyasi İslam’ın ayırıcı özelliklerinden biri “İslam Devleti” kurulması çağrısında bulunmasıydı. Yöntem ve stratejiler farklı olabilir (Müslüman Kardeşliği için “aşağıdan yukarıya”, diğer organizasyonlar için devrim yoluyla “yukarıdan aşağıya” ve İran’da olduğu gibi), fakat amaç değişmedi. Devlet yapısı, klasik Sünni ve Şii geleneklerinin işaret ettiği İslami ilkeler ışığında kavramsallaştırılmış ve “İslam hukuku”, yani şeriat temel kavramı etrafında açıklanmıştı. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı İslami organizasyonların açıkça İslam’ın sosyal ve politik mirasını diriltmeye çalışmaları tesadüf değildi.

Osmanlı İmparatorluğu parçalarına ayrılıp küçük ülkelere bölünürken ve Batılı sömürgeci hükümdarlar kontrol alanlarını genişletirken, bağımsızlığa giden yol ve evreleri canlandırmak gerekli hale geldi. Uzun vadede amaç, ruhani Müslüman topluluğu Umma’yı tekrar bir araya getirmekti. Osmanlı Devleti kusursuz olmasa da sembolik olarak bunu temsil ediyordu. Kendilerini İslami olarak betimleyen hareketlerin, eylemlerini iki öncelikli amaca yönelik olarak düzenlemeleri normaldi: 1885 Berlin Kongresi sonrasında onlara dayatılan ulusal yapılar ve devlet yapıları ve el Afgani’nin pan-İslamizm’inin ve sonra el Benna zamanında Müslüman Kardeşliği’nin uluslararası genişlemesinin yansıttığı uluslar ötesi potansiyel dinamikler.

***

O günün İslamcılarına göre “İslam Devleti”, Batı modelinin dayatılmasına dini, siyasi ve kültürel olmak üzere üç bölümlü bir yanıt içeriyordu; dolayısıyla emperyalizm prizmasından görülen sömürgecilerin planlarına direnmeye çağrı olarak algılandı. Sömürgecilerin amaçları gün gibi ortadaydı: sömürgeleşmiş ülkelerin politik ve ekonomik bağımlılıklarını pekiştirmek, laikliği dayatmak, İslam, onun direniş kuvvetleri ve genel olarak geleneksel kültürlerle savaşmak. Bu büyüklükte ve çok boyutlu bir tehditle karşı karşıya kalan İslamcılar, Batı emperyalizmine ancak İslam’a başvurarak direnebileceklerine ikna oldu.

Onlara göre “İslami” olarak tanımlanan bir devlet, politik bağımsızlığı, (laikliğin aksine, örtülü olarak İslam’a yöneltilmiş) dini kimliği ve ortaya çıkan Arap devletlerinin kültürel özgünlüklerini koruyabilecek tek yapıydı. Aynı model İran Devrimi’ne dek üstün geldi. Bu; ulus-devletin katı çerçevesi içinde, Batı yanlısı diktatöryel bir rejime karşı siyasi İslam’ın son devrimsel ifadesi olacaktı. Çoğu İslamcı’nın idealist arzularını tatmin etmekte başarısız olan İran deneyiminin, hem Şii hem de Sünni hareket ve organizasyonlar üzerinde güçlü bir etkisi olacaktı. Küreselleşme, gerçek bir Pan-İslamist hareketin yokluğu ve yeni kapasitelere sahip yeni güçlerin ortaya çıkışı, geçen yüzyılın sonundan bugüne dek İslamcıların anlayış, terminoloji ve hatta amaçlarının neden yeni biçimler aldığını açıklıyor.

Şeyh Karadavi veya Tunuslu lider Gannuşi gibi kimi Müslüman bilgin ve liderler, demokratik ilkeyi hemen kabul ettiler. Onlar için siyasi bir proje olarak İslam fikri ile çelişmiyordu. Yine de Cezayir Hamas Partisi’nin İslamcı lideri Mahfud Nahnah, “İslami” değil “sivil devlet”ten bahseden ilk kişi gibi görünüyor. Bir kaç İslami hareket, kendilerini tarif ederken “İslami” yerine “sivil” kullanmaya başlayalı çok olmadı fakat bir yandan laikleşme, laiklik veya mezhep farkı gözetmeyen terimlerini kullanmaktan kaçınıyorlar; çünkü Arap ve Müslümanlar’ın çoğu için bu tip kavramlar olumsuz çağrışımlar taşımaya devam ediyor. Erdoğan’ın 13 Eylül 2011’de Mısır’a yaptığı gezide laiklik ile ilgili sözleri, genel olarak Müslüman Kardeşliği ve İslamcılar arasında iyi karşılanmamıştı.

***

Solcu aydın Muhammed İmara’nın, Mısır’da 25 Ocak’taki ayaklanma üzerine yerinde ve son derece iyimser analizi -eleştirel bir tavır takınırken İslamcılara yaklaşmıştı- “İslam devletinin sivil bir devlet olduğunu” kesinlikle teyid ediyor. Sivil devletin kurumlara ve istişareye dayanması gerektiğini ve etkin karar verme sürecinin otoritesinin doğasında sivil olmayı gerektirdiğini de ekliyor. Ona göre sivil devlet; din ve politik fikirlerin çoğulluğunu tamamen tanıyarak, çoğunluğun tercihlerini “doğru veya yanlış” kategorileri aracılığıyla yönetmeli; “inanç veya onun inkarı” üzerinden değil.

Mısır’daki Abul Futuh veya demokrasiye geçişin gereklerini tamamen kabul etmiş olan Gannuşi gibi kimi Müslüman Kardeşliği liderleri, Fas hareketi el Adl ve İhsan’ı (Adalet ve Mükemmeliyet) tekrarlıyor. Bu hareket, güç yapısına herhangi bir ödün vermeye karşı sert muhalefeti ile tanınıyor ve Şeyh Yasin’in kızı Nadya Yasin’in ifade ettiği gibi, önceliği monarşi değil, aksine demokratik bir cumhuriyet kurmak. Şimdi hareketin “sivil devlet”i tercih ettiği kayıt altında. Sözcü Fethullah Arsalane’ye göre bu ifade İslamcı liderlerin, Arap dünyasında Batılılaşma’nın formülü olarak görülen “laiklik” düşüncesiyle aralarına mesafe koymak isterken, bir yandan olumsuz çağrışımlar ile damgalanmış “İslami devlet” fikrinden de uzak durduklarının bir teyidi. İran deneyimi, bir “İslam devleti”nin İran’ın Şii hiyerarşisine benzer bir ruhban sınıfı tarafından yönetilen bir teokrasi olduğu biçiminde yaygın bir izlenimi yarattı. Algı öyle yaygın ki İslamcılar terminolojilerini yenilemek ve kavramlarını daha kesin biçimde tanımlamak zorunda kaldılar. Yakın zamandaki deneyime atıfta bulunurken, genellikle Nadya Yasin gibi, Türk modelini İran-tarzı devrime tercih ediyorlar.

STAR

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim