1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. İslam Birliği, Hilafet ve Ümmetçilik Üzerine...
İslam Birliği, Hilafet ve Ümmetçilik Üzerine...

İslam Birliği, Hilafet ve Ümmetçilik Üzerine...

"İlk defa mücadeleyi üstlenen ciddi ve nitelikli Kur’an halkalarını oluşturmalıyız. Sonra ümmeti gereğince uyaracak halkalardan oluşmuş ve gündem oluşturabilin bir zincir meydana getirebilmeliyiz."

A+A-

Akyazı’da çıkan Yazı Atölyesi dergisi 2012 Haziran tarihli 14. Sayısında “İslam Birliği ve Ümmetçilik” konulu bir soruşturma yayınladı. Soruşturmaya Hamza Türkmen, Serdar Bülent Yılmaz ve Ümit Aktaş katıldı.

Sitemiz ve Haksöz Dergisi yazarı Hamza Türkmen’in verdiği cevap:

1- Kur’an’daki istişare prensibine uygun “hilafet” modeli, sizce hulefa-i râşidin devriyle mi sınırlıdır? Sonraki dönemlerde de bunun devamı sayabileceğimiz örnekler var mıdır?

H. Türkmen: Rasulullah (s) vefat ederken geriye bir hilafet modeli miras bırakmadı. Zaten işleyen bir ümmet modeli vardı. Ümmetin işleri istişare ile biçimleniyordu. Ehil emir sahiplerine uymak Rabbimizin emriydi. Kur’an’da belirtildiği gibi “emanet” ehil olanlara verilmeliydi. Ümmetin önde gelenleri vahyi terbiyeye sahipti ve emaneti ehil olanlara verme ilahi buyruğunu anlayacak bir düzey söz konusuydu. Sakife Meclisi’nde de ümmetin velayetinin kime verileceği meselesi müzakere edildi ve bu görev büyük bir olgunlukla Hz. Ebu Bekir’e tevdi edildi. Hz. Muhammed’den sonra ümmetin ilk imamı Hz. Ebubekir Sıddık oldu.

Hz. Muhammed’den sonra ümmet itikadi ve ameli bütünlüğünü koruyordu ve ümmeti temsilen istişari planda da İmam olarak Ebu Bekir’in sonra da Hz. Ömer’in gelmesi onaylanmıştı. Ancak sahabeden 6 kişilik bir heyetin takip ettiği kamu oyu yoklaması/seçimi sonucunda Hz. Osman Emiru’l-müminin’lik makamına getirildikten sonra yönetimde bazı sıkıntılar zuhur etti. Hz. Osman yaşlıydı ve Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olduğu için “Tuleka” denilen Ümeyye oğullarından akrabalarını beklide kalplerini kazanmak için -ama daha yeterince İslami eğitimden geçmeden- iktidarda ve yönetim birimlerinde önemli mevkilere getirdi. Vezir ve vali konumuna getirilen bu Tuleka, ilk dönem İslam tarihi kitaplarının bildirdiğine göre yeteri kadar Kur’an ahlakını ve ahkamını içselleştirmemişlerdi. Hatta içlerinden işret meclislerine katılanlar vardı. Yaşlanan ve garip bir iyimserlik psikolojisine giren Hz. Osman Ümeyye oğullarından olan bu yetkilere yaptırım uygulamayınca sahabeden homurtular yükseldi. İtirazlar arttı. Ve bir ayaklanma sürecinde Hz. Osman öldürülünce yerine Hz. Ali geçti. Ama artık Müslümanlarla ilgili gündem Rasulullah’ın örnekliğindeki gibi bir Kur’an nesli yetiştirmekten ziyade, var olan mevcudu kimin idare edeceği tartışmalarına uzadı. Bu tartışmalar Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarını getirdi ki bu çatışmalar Müslümanların tarihindeki en trajik sahneleri oluşturdu. Aslında bu sahneler de müslülümanlar için bir imtihandı. İki grup karşılaştığında arayı düzeltmeleri, düzeltemiyorlarsa Mürcie eğilimi gibi kenera çekilmeleri değil; Rabbimiz emri gereğince haksız tarafa karşı diğer tarafın yanında yer alıp ifsadı gidermeye çalışmaları gerekiyordu.

Müslümanların İslam tarihine bakarken çoğu kere kafaları karışıyor. Bu vahyi ve Rasulullah’ın Sünneti’ni doğru anlamamaktan doğan bir zaaftır. Bu zaafın ayırdına varılmaksızın sahabenin konumunu yücelten rivayet kültürü de asıl haline getirilince zaaflara katkı sağlamıştır. Oysa Kur’an’da vahyin hem itikadi hem siyasi ve ibadi olarak yaşanmasında örnek alacağımız kişi olarak öncelikle Rasulullah (s) üsvatu’l-hasene olarak gösterilmiştir. Rasulullah’ın en güzel örnekliği diğer peygamberlerin kıssalarda anlatılan örneklikleriyle bütünleşmektedir. Sahabenin örnekliği ise Müzemmil Sûresin’de ve Yusuf Sûresi’nde belirtildiği gibi Rasul ve Rasulle beraber olunduğunda önemlidir. Rasulle beraber hicret eden Muhacir ve onlara kucak açan Ensar ve topukları üzerinden dönmeyen ve vahiyle davranışları övülen sıddıklar, salihler ve şehitler önemlidir ve örnektir.

Rasulle birlikte vahye uyan sahabenin örnekliği model olması onların vahiy tamamlandıktan ve Rasul öldükten sonrada model oldukları anlamına gelmez. Onlar da bizler gibi insandır. Yanlış da yapabilirler doğru istikamette de bulunabilirler. Örneğin en uzun dönem vahiy katipliği yapmış olan Abdullah bin Sad, Kur’an’da övülen muhacirler arasında yer almıştır; ama Hicret’ten bir sene sonra mürted olmuş ve Mekke’ye kaçmıştır.

Bizim modelimiz Rasulullah’ın Siret’i ve diğer peygamberlerin mücadelesidir. Çünkü Rasuller vahiyle yönlendirilirlerdi ve yanlışa meyletmeleri söz konusu olduğunda vahiyle düzeltilirlerdi. Oysa özellikle Rasulullah’ın irtihalinden sonra sahabenin böyle bir imkanı olmadı. Doğru davrananı da oldu, yanlış yapıp birbirine kılıç çekeni de. Biz ancak onların doğrularını kendi şartlarını gözeterek kendimize örnek alırız ve sorunları İslami şahsiyetler haline gelip Sakife Meclisi’ni güncelleyerek ve nitelikli katılımı artırarak şura temelinde çözeriz veya çözmeliyiz.
 

2- Emevi, Abbasi ve Osmanlı örneklerdeki saltanat modeli, istişâri hilafet sistemini askıya almakla ümmete neler kaybettirmiştir? Emevilerle başlayan ve 20. asrın başlarına kadar devam eden ‘sultan halifeler’ nasıl değerlendirilmelidir?

H. Türkmen: Hz. Muhammed’den sonra velayet hakkı verilen ilk 4 imamdan sonra tanımlanmış bir Hilafet sistemi olmadı. Bu konudaki tanım ve ilmihal bilgileri saray ulemasına aittir. İslam tarihini iktidar merkezli değil, ümmet merkezli okumak gerekir. Medine’de kurumlaşan ümmet 3-4 asır zindeliğini devam ettirdi. Ancak iktidarda şuradan ve ehliyet şartlarından sapan bir bozulma / ifsad hali söz konusu oldu. Emeviler döneminde sarayda “zalim sultana itaat etmek” ile ilgili hadis rivayetleri uyduruldu, tamamen Kur’an’ın ve tevhidin mesajına aykırı olan bu rivayetler sonra Abbasi Dönemi’nde hadis kitaplarına ve Eş’ari, Maturidi akaid kitaplarına sokuldu. Abbasiler “Halifetullah” kavramını icad edip halifeliklerini Allah’ın temsilciliği formuyla tevil etmeye başladılar. Bu söylem asırlarca iktidar merkezli yazılan fıkıh ve tarih kitaplarında bilinçsiz Müslüman kitleleri oyaladı. Oysa insan Allah’ın halifesi değil (haşa, çünkü “Allah yaratılmışlara benzemez”), Kur’an’da belirtildiği gibi yeryüzünün halifesidir.

Sonradan uydurulan tarih telakkilerine göre iddia edildiği gibi sembolik Hilafet kurumu Yavuz Sultan Selim’e İstanbul’da yapılan bir törenle devredilmemiştir. 19. Yüzyılda uydurulan Osmanlı tarihleri dışında Osmanlı yönetiminde hiçbir vesikada 1774 Küçükkaynarca Anlaşması’na kadar bu kavram ne kullanılmış ve de bu konuyla ilgili en ufak bir risale yazılmıştır. Bu iktidar merkezli tarih okuması tamamen Saltanat sistemlerini meşrulaştırmak için düzülmüştür. Sanaldır, tarihi bir gerçekliği yoktur.

Ümmetin bilinçli olanları varlıklarını “İçinizde iyiliği emredip kötülüğü nehyeden bir ümmet bulunsun” ilahi emri gereği kendi inanç ve şahitliklerini yeri geldiğinde iktidarı etkileyerek, yeri geldiğinde boykot ederek, yeri geldiğinde isyan ederek ve çatışarak sürdürmeye çalışmışlardır. Zaten Emeviler de Abbasiler de İslam’ın yaygınlaştığı veya fethedilen toprakların tümünü hiçbir zaman kontrol edememişler ve halkın camisine, medresesine, ticaretine ve dayanışmasına çoğu zaman hakim de olamamışlardır.

Saltanat sistemlerinin ümmeti yukarıdan aşağıya ifsad etmesine en son direniş Kuzey Afrika ve daha sonra Endülüs’de rahmetli büyük alim İbn Tümerd liderliğindeki Muvahhidler hareketi ile gösterilmiştir. 12 ve 13. Asırlarda mayalanıp iktidara yürüyen Muvahhidler devleti, 10’lar, 30,lar, 70’ler meclisleriyle tamamen şura temelli bir yönetim modeli üretmişlerdir. Hakim oldukları Kuzey Afrika’da ve Endülüs’te tekrar geri aldıkları şehirlerde Müslüman ailelerin kız ve erkek çocuklarına eğitimi zorunlu tutmuşlar, 30’lar meclisini İslam alimlerinden 70’ler meclisini de aşiret temsilcileriyle bazı alim fakihlerden oluşturmuşlardır.

Muvahhidler Devleti, Kur’an ve Sünnet merkezli ümmet yapılanmasının tarihteki en son örneği olmuş; sonrki 5-6 asır içinde ise ümmet itikadda, siyasette ve eğitimde Kur’an nimetinden uzaklaştıkça çözülmeye başlamıştır. İşte bu süreçlerde İslam’ın yaşayan gücü olarak Islah önderleri ve ıslah hareketleri öne çıkmış ve öze dönüş akımını başlatmıştır. 19. Yüzyılın fıtrata ve vahye yeniden dönme ve ümmeti yeniden inşa etme gayretlerini ise büyük ıslah hareketi Urvutu’l-Vuska oluşturmuş ve 20. Yüzyıl İslami hareketlerinin bir nevi istikametini belirlemiştir.
 

3- Sizce İslam tarihi boyunca ümmetin siyasal birliğinin sağlandığı bir dönem var mıdır? Ayrıca ‘ümmetin siyasal birliğini’ ilahi bir buyruk olarak mı, günümüz şartlarının gerektirdiği bir ihtiyaç olarak mı görmeliyiz?

H. Türkmen: Müslümanların tarihini öncelikle iktidar tarihi olarak değil, ümmet veya ümmeti yeniden diriltme tarihi olarak görmek gerekir. Zaten Kur’an ahlakı ve ölçüleriyle ölçülenmiş zinde bir ümmet yapısı var ise, o zaman bu toplumun örgütlenme şekli de, iktidarı da, üreteceği medeniyet de İslami ve güçlü olacaktır.

Ümmetin fikri ve siyasi birliğine tabii ki ihtiyaç vardır. Çünkü her gün okuduğumuz Fatiha Sûresi’nde Rabbimize “Biz” diye dua ediyoruz. Çünkü en azından Allah’a, Risalete ve Kur’an’a, Ahirete iman eden Müslümanlar vasat bir ümmet olarak Hakka “Şüheda” yanı tanıklar olmak zorundadırlar.

Emperyalizmin ve küresel kapitalizmin inancımıza ve varlığımıza her türlü saldırısı karşısında birlik olmamız bir zorunluluktur. Çünkü Mekki bir Sûre olan Şura’da “(İnananlar) bir zulme ve saldırıya uğradıklarında birlik olup karşı dudurlar” buyurulmaktadır. Ayrıca Rabbimiz Rasulullah’la beraber gecenin belirli vakitlerinde Kur’an’ı talim eden sahabelerle bir ümmetin nasıl inşa edileceğini göstermiş, Rabbimiz de bizden bir ümmet olmamızı ve şahitler olmamızı istemiştir. Kur’an bu dünyada insanlara ölçü bildirmek için gelmiş bir Kitab’dır. İslam’ın tebliği de ancak bu ölçüleri kavramış, içselleştirmiş ve ibadi bir görev olarak tanıklaştıran öncü tebliğ ve mücadele nüveleriyle gerçekleştirilebilir. Seyyid Kutup’un çağrısı bu nedenle çok önemlidir ve içinin doldurulması gerekir: “Yeniden Kur’an neslini inşa edelim.”
 

4- İslam coğrafyasında yayılan milliyetçilik akımının doğurduğu irili ufaklı ulus devletler, ümmeti siyasi olarak parçalamakla kalmamış; müslümanların zihninde ümmet bilincini de derinden etkilemiş yapılardır. Buna rağmen ‘ulus devlet’in bir vakıa olduğu da âşikâr. Bu şartlarda ümmetin siyasal birliği nasıl sağlanabilir?

H. Türkmen: Ulus devletler, 20. yüzyılın başında tüm Müslüman coğrafyayı işgal eden Batılı devletler geri çekilirken, içeriden yetiştirilen veya kendilerine öykünen işbirlikçiler eliyle başımıza bela edildi. Batıcı, laik ve pozitivist Mustafa Kemal’in bu konudaki sözü olayı formüle eder. “Ümmetten bir millet / ulus yarattık.”

Bizler iman kardeşliğini yaralayan ulus devlet bataklığına tarihten getirdiğimiz ve hayatın birçok alanında Kur’ani ölçülerden uzaklaştığımız bir zaaf döneminde düştük. Seküler temelli ulus devletler İslamcılığı azaltmak ve İslam’ı tasfiye etmek, edemiyorsa alt kimliğe indirgemek için kurulmuş şeytani tuzaklardır. Önce bu devletlerin başımıza musallat olan diktatörlere veya vesayet sistemlerine karşı direnmek gerekir. Bu direniş Firavun’la ve her türlü modern tuğyanla mücadeleyi ifade eder. Bu insani ve İslami tavır kurtuluş için yetmez. Aynı zamanda bizi düşüren ve Malik bin Nebi’nin ifadesiyle bizi “sömürüye müsaet hale getiren” iç zaaflarımızı da ıslah etmek ve hayatın her alanında Kur’an’ı rehber edinmek ve bu konudaki Rasulullah’ın örnekliğini baz almamız gerekir.

Ümmetin siyasi birliği önce diriliş ve ıslah istikametine sahip olan Müslümanlarla ortak düşmana karşı tavır aldıkça sağlanacaktır. Ama bu direnişle ilgili siyasi bir dayanışmadır. Asıl olan bu beraberliğimizi vahyi ölçülere dayanan bir beraberliğe ve fikri vahdete dönüştürebilmektir. Bu bilinç, emek ve kararlılık isteyen orta erimli bir hedeftir. Örneğin Afganistan’da mücahid gruplar dünyanın 2. büyük ordusuna sahip olan Kömünist Rus işgaline karşı birlik olup direndiler. Ve SSCB’ni geri püskürttüler. Bu fedakarlık çok önemliydi. Belki de SSCB yıkılış nedenleri arasında bu mağlubiyeti de önemli bir yer tutmuştur. Ama mücahid gruplar fikri bir uyum ve yeteri kadar Kur’ani ölçüleri rehber edinmek konusunda mesafe alamadıkları için bu başarıyı değerlendirememişlerdir.
 

5- Milliyetçilik ve ulus devletler gibi, mezhepçilik taassubu ve hatta mezhep mensubiyeti bile ümmetin birliğini engelleyici sebeplere dönüşebiliyor. Özellikle son dönemlerde, emperyalist güçlerin bu zaafı kullanmaya çalıştıkları da dikkatlerden kaçmıyor. Mezhebi mensubiyetlerin ümmetin siyasal birliğine zarar vermemesi için neler yapılabilir?

H. Türkmen: Ümmetin irtifa kaybettiği 5-6 asırdan bu yana Kur’an’dan ve şeri tefekkürden uzaklaşıldı. Gelişen modern şartlar ve sorunlar karşısında ilim havzaları içtihadlarını yenileyemediler ve taklidçilik herkesi boğdu. Akidevi planda da insanlar akidenin temelleri olarak Kur’an’ın muhkem ölçülerini değil, kişilerin kelami görüşlerini akaidleştirdi. Rabbimiz “zan Haktan hiçbir şey ifade etmez” derken, İsna Aşere’nin, Eşarilerin, Maturidelerin, Enel Hakçıların akaid kitaplarında zanni rivayetlerlerle hatta keşiflerle ortaya konulan görüşler, ümmi konuma düşen Müslümanlara tartışılmaz akaid / inanç umdeleri olarak sunuldu. Bu hal fıtratın ve Kur’an’ın üzerinin örtülmesi haliydi. Bir yabancılaşmaydı.

İlk defa fıtrat ve vahiy karşısında yaşanan tarihi yabancılaşmayı aşmalı ve Hz. Muhammed’in de akaid kitabı olan Kur’an’a imanımızı yenilemeliyiz. Zaaflar içindeki diğer din kardeşlerimizi de arınmaları için Kitab merkezli diyaloglara davet etmeliyiz. 1944 yılında Kahire’de Üstad Mahmud Şeltud öncülüğünde Şia ve Sünni mezhepler arasında gerçekleştirilen Daru’l-Takrib (Mezheplerin birbirine yaklaştırılması) konferansı çok önemliydi. Ama mezhep taassubunu aşamayanlar bu güzel girişimi devam ettiremediler. En başta akaidimizi ve dini görüşlerimizi Kur’an’ın muhkem ve delaleti açık ayetleriyle ve mütevatir Muhammedi Sünnet bilgileriyle gözden geçirmeli ve tahkik yolunu yaygınlaştırmalıyız.
 

6- “Halifenin Kureyş’ten olması” gibi yargıları da içeren ‘geleneksel hilafet anlayışı’nı bugünün şartlarında nasıl değerlendirmek gerekir? Hilafet makamının bir şahıs yerine bir şura veya kurumsal bir hüviyet olarak düşünülmesi ya da başka ve yeni biçimlerde temsil edilmesi söz konusu edilebilir mi?

H. Türkmen: “Halifeliğin Kureyşiliği” meselesi Sakife Meclis’inde imamet makamına geçmek isteyen Ensar’ı ikaz etmek için diğer Arap aşiretlerinin halini gözetmeleri için söylenmiş Hz. Ömer’in veya Ebu Bekir’in sözüdür. Mekke’nin mevkii dolayısıyla örf bazında Kureyşiliğin yeri öncelikliydi ve Kureyş’ten bir imamın seçilmesi, Kureyş dışında kendilerini birbirine eşit gören kabilelerin tartışmasını bitirebilirdi.

Yukarıda söylediğimiz gibi sahabenin yönetimle ilgili içtihadi uygulamaları kendi zamanının şartlarına göre Kur’an’dan ve Rasulullah’ın uygulamalarından çıkarttıkları bir görüştü. İslam fıkhında muhkem ilkeler sabit kalmak şartıyla, zaman ve şartlar değiştikçe içtihadlar değişir. Biz daha cemaat boyutunda bile şura kurumunun nasıl işlediğini modelleştirememiş bir ümmetin yetimleriyiz. Önce ümmeti gereğince vahiyle uyaracak bir uyarıcılar nesli olmalıyız. Kur’an nüvelerini çoğaltmalı ve istişari birlikteliklerini bir zincire dönüştürmeliyiz. Bunun içinde mücadelenin içinde ve şahitlikten geri durmadan kendimizi ve ilgilendiğimiz kişileri istişare yapma düzeyine çıkartmalıyız. Talim, şahitlik ve inşa merhalesi İslami şahsiyetlerden, ufak Kur’an öbeklerinden ve kendini hissettirecek ve toplumu gereğince her alanda uyaracak bir şüheda topluluğuna doğru yürümeliyiz. Bu süreçlerin inkılabını gerçekleştirirsek sıra kitleleşme sürecine gelecektir. Ama bu merhaleleri atlayan bir acelecilik sadece boş bir romantizmi besler.

İşte böyle bir iman toplumu olmaya başlarsak ve Rabbimizin de gaybi yardımını arkamızda bulursak; işte o zaman iktidar modellerini ve medeniyet tasarımlarını gündeme getirebiliriz. Bu süreçte en önemli iktidar sorunumuz kendi şehrimizde, ilçemizde Kur’an talebeleri ile nasıl karar alacağımız ve istişare şartlarını nasıl elde edeceğimizdir. İlk defa mücadeleyi üstlenen ciddi ve nitelikli Kur’an halkalarını oluşturmalıyız. Sonra ümmeti gereğince uyaracak halkalardan oluşmuş ve gündem oluşturabilen bir zincir meydana getirebilmeliyiz. Gerisi tevekkül ve Allah’ın gaybi yardımıdır. Zaten bu yardıma müstahak olamazsak dönüp nerede eksiklik bıraktığımıza bakmamız gerekecektir. Islah temelli böyle bir devrim sürecini kazanmadan, diğer merhalelerin fıkhını gündeme getirmek akıntıya karşı kürek çekmek olur.


***

SERDAR BÜLENT YILMAZ'IN CEVABI:

Özgür-Der Diyarbakır Şubesi Genel Başkanı Av. Serdar Bülent Yılmaz'ın soruşturmaya verdiği cevap:

1-Kur'an'daki istişare prensibine uygun "hilafet" modeli, sizce hulefa-i râşidin devriyle mi sınırlıdır? Sonraki dönemlerde de bunun devamı sayabileceğimiz örnekler var mıdır?

İslam'ın yönetim modeline özel bir isimlendirme olarak "Hilafet Modeli" denilebilir mi, çok emin değilim. Ancak modelin ismi ne olursa olsun bu istişarî sistem maalesef yeterince tahlili yapılabilmiş ve içinde yaşadığımız sistem ve topluma göre güncellenmiş değil. Bu büyük eksiklik, özellikle de "Ortadoğu İntifadaları"nın yaşandığı şu dönemde kendini daha çok hissettiriyor.

Siyasal modeller, toplumsal ve siyasal durumlara göre yani zamana ve şartlara göre değişmekte hatta değişmesi zorunluluk arz etmektedir. Toplumlar statik olmadığından siyasal modeller de statik değildir. Hz. Peygamber dönemi ile Hulefa-i Raşidin dönemi, Hz. Ebubekir dönemi ile Hz. Ali dönemi arasında bile toplumsal farklılıklar oluşmuştur ve siyasi sistem de buna göre güncellenmiş ve yeni kurumlar geliştirilmiştir.

Bu yönüyle tarihin bir döneminde yaşanmış bir model olarak asr-ı saadet dönemine ait model, bizlere İslami yönetimin parametrelerini ve ilkesel çerçevesini vermekle sınırlıdır. Bu sınırlılık ontolojiktir, yani toplumsallığın ve zamansallığın doğası gereğidir. Dolayısıyla, İslam'ın siyasal yönetime dair bir modelinin olmadığını söyleyemeyeceğimiz gibi elimizde bugüne uygulayacağımız bir şablon modelin olduğunu da söyleyemeyiz. Bu yönüyle, İslam'ın siyasal modeli, tarihsel bir uygulamadan öte ilkeler manzumesi olarak zamanlar üstüdür. Siyasal modele ait kurumlar değişebilir, ama o kurumların hizmet edeceği amaç ve gerçekleştireceği misyon değişmez. Mesela istişare bir ilke olarak İslam siyasal modelinin her çağda uygulamak zorunda olduğu bir ilkedir. Ancak bunun mutlaka asr-ı saadetteki formuyla olması, o döneme ait bir kurumsal form olarak uygulanması zorunlu değildir.

Hulefa-i Raşidin sonrası dönem, artık bir saltanat dönemidir ve dolayısıyla İslam'ın istişare, ehliyet gibi ilkelerine temelden aykırı bir modeldir. Ancak buna rağmen yer yer, tarihsel adacıklar şeklinde uygulamalar olmuştur. Mesela Halife Ömer bin Abdulaziz, Selahaddin Eyyubi, Nureddin Zengi, İbn-i Tümert ve Muvahhidler dönemleri bu kabilden sayılabilir. Ancak bunlar arkalarında takip edilebilecek bir iz bırakabilmiş ve de okul olabilmiş değiller.  Çağdaş anlamda ise İslami modelin uygulandığı ve bir örnek olarak önümüzde duran bir uygulamadan maalesef, İran İslam Devleti, Pakistan, Sudan, Bosna ve Afganistan deneyimlerine karşın bahsedemiyoruz.
 

2-Emevi, Abbasi ve Osmanlı örneklerindeki saltanat modeli, istişâri hilafet sistemini askıya almakla ümmete neler kaybettirmiştir? Emevilerle başlayan ve 20. asrın başlarına kadar devam eden 'sultan halifeler' nasıl değerlendirilmelidir?

İslami yönetim biçiminin tarihsel ifadesi olan "hilafet", kurumsal bir yapı olarak İslam'da yönetimin ilkesel çerçevesini içeren bir müessesedir. Devlet fıkhında hilafetin şartları olarak; ilim, adalet, kifayet/ehliyet ve sıhhat sayılır. İslami yönetimin ilkeleri ise kısaca "meşveret", "şura", "biat/onaylayarak bağlanmak", "ehlü'l-hal ve'l-akd", "adalet" gibi bir takım temel hususları içermektedir. İslami yönetimin en önemli kıstaslarından birisi şüphesiz ehliyettir. Saltanatta ise ehliyet gibi bir kıstas yoktur. Sultanın danıştığı bir veya birden fazla kişi olabilir ancak buradaki danışma İslam'daki istişareden mahiyet olarak çok farklıdır. Öte yandan İslam idare hukukunda yer alan çok önemli bir kavram olarak Ehlü'l-Hal ve'l-Akd gibi bir müessese, yöneticileri denetlemekte gerektiğinde görevden alabilmekte ve yerine daha uygun olan kişiyi atayabilmektedir. Saltanat ise hiçbir denetime tabi değildir. Yöneticide ve yönetimde aranması gereken adalet gibi çok temel bir hususiyet daha vardır ki saltanat sistemlerinde adalet ilkesi işlevsizdir.

İslami yönetim / hilafet, Emevilerle birlikte yukarıda sayılan özelliklerden arındırılarak saltanata dönüşmüştür. Saltanat sistemi ile birlikte;

Yönetimde ve yöneticide aranan özellikler ve ilkeler devre dışı bırakılmıştır. Mesela müşavere yöntemi kaldırılmıştır. Seçim usulü değişmiştir. Yönetici için aranan; İslam'a bağlı olması / takva, ilim, sıhhat, ehliyet gibi özellikler ortadan kalkmıştır. Beytü'l-Mâl, hükümdarın kişisel mülkü haline getirilmiştir. Kavmiyetçilik hortlamış ve son olarak da "hukukun üstünlüğü" ilkesine son verilmiştir.

Söz konusu saltanat yapıları, istişareden uzak bir anlayışla yönetildiğinden istişarenin bütün nimetlerinden mahrum kalmışlar, bu da İslam'ın ve ümmetin menfaati gibi istişarenin anlamında mündemiç hususların devlet yönetimine yansımasına engel olmuştur. Böylece Müslümanlar yeryüzünü ıslah etme misyonundan uzaklaşmışlar ve zamanla üretemeyen, donuk bir toplum ve ölü bir medeniyet ortaya çıkmıştır. Bu süreç son üç yüz yılda Müslümanların sömürgeye dönüşmesiyle sonuçlanmıştır.
 

3-Sizce İslam tarihi boyunca ümmetin siyasal birliğinin sağlandığı bir dönem var mıdır? Ayrıca 'ümmetin siyasal birliğini' ilahi bir buyruk olarak mı, günümüz şartlarının gerektirdiği bir ihtiyaç olarak mı görmeliyiz?

İslam ümmeti ilk bölünmüşlüğünü Sıffin'de yaşamıştır. Sıffin hem siyasi hem ideolojik bölünmenin, yani Malik Bin Nebi'nin ifadesiyle temel sentezin çözülmesinin başlangıcıdır ve o tarihten sonra İslam ümmeti bir daha toparlanamamıştır. Raşid halifelerin sonuncusu olan Hz. Ali ile Muaviye arasındaki bölünmeyi saymazsak, Abbasiler'e kadar ümmetin "siyasi" bütünlüğünden bahsedilebilir. Ancak sonraki süreçlerde İslam ümmeti hep parçalı olmuştur. Osmanlı, Selçuklu, Timur devleti, Safeviler gibi büyük imparatorlukların dönemlerinde dahi ümmet siyasi olarak parçalıdır. Tabi ki bu bölünmüşlük tek başına bir olumsuzluk olmasına karşın, daha büyük olumsuzluk, buna sebebiyet veren, "yönetimde İslam'ın belirleyiciliği"nin ortadan kalkmış olmasıdır. Zira bu durum var oldukça siyasi bütünlük bir anlam ifade etmemektedir. Nitekim dört halife sonrasında Miladi 661 yılından 750'ye kadar yani ümmetin Abbasiler ve Endülüs Emevileri (M.756) şeklinde ikiye bölünmesine kadar, ümmet siyasi bütünlük içinde yaşamıştır. Elbette "siyasi bütünlük"ten kastımız tek lider altında toplanmaktan ibarettir.

Ümmetin siyasal ve elbette akidevî birliği yani diğer değişle "vahdet" Müslümanların akidevi sorumluluklarından biridir. Vahdet/birlik Kur'an'da vurgulanan kavramlardan biridir. Rabbimiz "topluca" Allah'ın ipine sımsıkı sarılmayı, "bünyanun mersus" olmayı, ümmet olmayı Müslümanlara emrediyor ve aynı şekilde tefrikaya karşı da uyarıyor. Dolayısıyla aşamamıza/tedrice dikkat etmek kaydıyla bu sorumluluğun ve uyarıların gereğini yapmak gerekiyor.
 

4-İslam coğrafyasında yayılan milliyetçilik akımının doğurduğu irili ufaklı ulus devletler, ümmeti siyasi olarak parçalamakla kalmamış; Müslümanların zihninde ümmet bilincini de derinden etkilemiş yapılardır. Buna rağmen 'ulus devlet'in bir vakıa olduğu da aşikâr. Bu şartlarda ümmetin siyasal birliği nasıl sağlanabilir?

Ulusçuluk, batıda dağınık siyasal yapıyı yani feodal birimleri bir araya getirip ulus devletler altında birleştirirken; İslam dünyasında ise tam tersi bir etki ile siyasal yapıyı parçalayarak onlarca küçük devletçik ortaya çıkardı. Ulusçuluk çağında, ulus devletlere bölünerek paramparça olan İslam dünyasının siyasal yapısı, sadece fiili olarak dağılmadı, aynı zamanda psikolojik olarak da dağılma yaşandı ve ümmet anlayışı büyük yara aldı. Çünkü her bir ulus-devlet, diğeri için "şehit kanıyla yıkanmış kutsal sınırlar"ına göz dikmiş birer düşman devlet haline getirildi. Mezhebî ve ideolojik farklılıklarla da bu durum beslendi. Ulus-devleti, ümmet düşüncesi aleyhine tahkim eden olgulardan biri olarak, elbette ulus-devletin parametrelerinden olan "ulusal çıkar" kavramının da altını çizmek gerekir.

Öte yandan yüzyıldır İslam coğrafyasında arzı endam eyleyen ulus devletler bir vakaya da dönüşmüş durumdalar. Ve bu vaka kolay kolay değişecek gibi de görünmüyor, hatta bilakis ümmet arasındaki ayrılıklar giderek daha da derinleşiyor. Bu derinleşmeyi son zamanlarda hortlatılan mezhep taassubu daha da artırıyor. Mezhebî ayrılıklar, ileride, ümmetin ulus devletleri aşıp, iki mezhebî merkez etrafında kümelenmesine yol açar mı bilinmez ancak şimdilik tefrikayı tahrik etmekten başka bir işe yaradığı söylenemez.

Ulus-devletin bir vaka olduğunu söyledik, ancak şunu da eklemek gerekir ki dünyada ulus devletler, küreselleşme ile birlikte giderek aşınmakta ve aşılmakta aynı zamanda AB formu gibi ekonomik ve siyasi entegrasyonlara doğru gidilmektedir. Çok uluslu şirketlerin ulusal sınırları anlamsızlaştırmasının ardından küresel enformasyon ağına her bir ferdin cep telefonu üzerinden anında katılma imkânı da ulusallığı giderek anakronik bir vakaya dönüştürüyor. Bu durumu başkaca sosyal, teknolojik, siyasal, ekonomik ve enformatik faktörler üzerinden de değerlendirmek mümkün.

Evet, ulus devletler aşılıyor ancak bu durum Müslümanların müdahalesiyle oluşmuyor. Dolayısıyla süreç Müslümanların müdahalesiyle gelişmediğinden süreci yönlendirme şansımız da yok. Ulus devletler yerine oluşan küresel/bölgesel sistemler ve bloklar, neo-liberal postmodern yapılar bizler için yeni imkânlara gebe olabileceği gibi zindanlarımızı ve çıkmazlarımızı artıran bir husus da olabilir. Müdahil olamadığımız ve dolayısıyla maruz kaldığımız süreçler, doğal olarak bizi de kendisiyle beraber sürükleyen ve nereye aktığı belli olmayan muammalardır.

Bugün ulus devletlerin zindanında yaşayan yarın da nerede nasıl yaşayacağını kestiremeyen mustazaf bir toplumun, ümmetin siyasal ve akidevi birliğini oluşturmak gibi bir ütopyası / uzak-hedefi olsa da şu aşamada güç yetirebileceği bir iş değildir ve o nedenle de kısa ve orta vadeli hedefleri arasında yer alamaz. Yapabileceğimiz şey, vahyin ilk muhatapları gibi bir Kur'an nesli olabilmek ve oradan toplumsal dönüşümü sağlamaktır. Daha sonra üreteceğimiz özgün siyasal, toplumsal, ekonomik modeller olacaktır. Elbette bir yandan da içinde yaşadığımız sınırların bizi bağlamadığı ve hiçbir kıymetinin olamayacağı fikrini canlı tutmak durumundayız. Ulusçuluğun cazibesine kapılıp ya da vakaya teslim olup ümmetçiliği anlamsız bir hayal görmek hatasından uzak durulmalıdır.
 

5-Milliyetçilik ve ulus devletler gibi,  mezhepçilik taassubu ve hatta mezhep mensubiyeti bile ümmetin birliğini engelleyici sebeplere dönüşebiliyor.  Özellikle son dönemlerde, emperyalist güçlerin bu zaafı kullanmaya çalıştıkları da dikkatlerden kaçmıyor. Mezhebi mensubiyetlerin ümmetin siyasal birliğine zarar vermemesi için neler yapılabilir?

Ulusçuluk ve ulus-devlet, ümmetin dağılmasında, tarihsel olarak yeni bir faktör iken, mezhepçilik adeta ümmetin tarihiyle yaşıt bir olgu. Ve ilk bölünmelerin de temel kaynağı. Üstelik mezhepçiliğin ayrılık noktaları oldukça derin ve ayrıştırıcı. Mezhebî farklılıkların arkasında sadece kelamî ve siyasî tartışmalar yok, aynı zamanda bunlar birer itikat haline de dönüştürüldüğünden sorun itikadi bir hal de almış durumda. Bu kadar derin ayrılık nedenleri ve geride manipülasyona uygun bir tarihsel arka plan olunca, doğal olarak bu alan emperyalistler tarafından sürekli olarak kaşınıyor. Mezhep çatışmalarının getirdiği kaotik zemin kullanılarak ümmet içindeki fay hatları harekete geçiriliyor ve ümmet birbirine kırdırtılıyor. Bu arada emperyalizm de gireceği yere daha rahat girip sömürüyor ve orada daha muhkem bir zemin buluyor kendisi için.

Mezhebî çatışmalara karşı mezhepler arasındaki ortaklıkların öne çıkarılması, ayrılıkların ise körüklenmemesi lazım gelir. Bu bağlamda "Daru't-Takrib" çalışmaları çok önemliydi. Siyasilerden öte İslam âleminin ulemasının daha fazla sorumluluğu söz konusudur. Ulemanın sorumlu tavrı mezhep fanatizmini önemli ölçüde önleyebilir. Siyasilerin de mezhebî farklılıkları siyasi ranta dönüştürme çabasından vazgeçmesi hayati önemdedir.
 

6-"Halifenin Kureyş'ten olması" gibi yargıları da içeren 'geleneksel hilafet anlayışı'nı bugünün şartlarında nasıl değerlendirmek gerekir? Hilafet makamının bir şahıs yerine bir şura veya kurumsal bir hüviyet olarak düşünülmesi ya da başka ve yeni biçimlerde temsil edilmesi söz konusu edilebilir mi?

Halifenin Kureyş'ten olması gibi bir mesele zaten tarihsel olarak anlamını yitirmiş ve fiilen ortadan kalkmış bir mevzu. Üstelik gereksiz bir mevzu ve bizlerin fıkhına konu olacak bir mesele de değil. Geleneksel fıkha rivayetçiliğin hâkim olması hilafet meselesine bakışı da belirlemiş. Hilafeti bir aşiretin (Kureyş ya da Ehli Beyt) uhdesine bırakmakla, bir ailenin uhdesine bırakmak (saltanat) arasında keyfiyet olarak bir fark yoktur. 

Yukarıda da izah ettiğimiz üzere, hilafet bir yönetsel müessesedir ve o müessese soy değil ilkeler üzerinden kurulur. O ilkeler de Kur'an'da ve sahih sünnette vardır. Dolayısıyla hilafetin soyla sopla ilgisi yoktur, kurulamaz da.

Şekil ve isimlendirme anlamında Hilafet, İslam'ın tek ve biricik yönetim şekli değildir. İnsanlığın geçmişten bugüne kadar elde ettiği tecrübe ile İslam'ın yönetime dair ilkelerini bir araya getirerek özgün bir İslami yönetim modeli oluşturulabilir. Bu durumda yöneticiye reis-i cumhur mu, başkan mı, halife mi, emîr mi, imam mı deneceği konusu kıymetsiz bir konudur. Burada aslolan ilkeleri nasıl ve hangi şekilde hayata geçireceğimizi ortaya koymaktır. Mesela, "şura" ilkesini hangi formda uygulayacağız, bugünkü parlamentoya / meclise benzeyen bir yapıda mı kuracağız yoksa daha özgün formlar bulabilir miyiz? Hakeza "adalet" nasıl tesis edilecek, gayri İslami gruplarla ya da farklı siyasi eğilimlerle adalet temelinde nasıl bir hukuk oluşturulacak; "biat" denilen seçme müessesesi nasıl işletilecek, bugünkü anlamıyla genel seçimler biat müessesesinin yerine kullanılabilir mi gibi sorular cevaplanması gereken sorulardır. Aynı şekilde bu söylenenler "ehlü'l-hal ve'l-akd" kurumu için de geçerli. Sonuçta devraldığımız mirası, içinde yaşadığımız toplumun, idari dünyanın ve zamanın önümüze koyduğu, bizi maruz bıraktığı şartlara göre yeniden nasıl güncelleyeceğiz? Bütün mesele budur. Ancak bunun için de bizim önce bu konuyu ciddi ciddi gündemimize almayı gerektiren merhaleye/tedrice ulaşmamız gerekecektir. Unutmamak gerekir ki fıkıh sağlıklı bir şekilde ancak yaşamın içinde üretilir ve bu nedenle yüzyıl sonrasının fıkhı bugünden yazılamaz.


***

 

ÜMİT AKTAŞ'IN CEVABI:

Araştırmacı-yazar Ümit Aktaş'ın soruşturmaya verdiği cevap:

1

Ümit AKTAŞ: Hilafet modeli ile Kuran’daki istişare prensibi arasında doğrudan bir bağ olduğunu; daha doğrusu hilafet modeli diye İslami siyasal bir model olduğunu düşünmekte değilim. Bu sadece, o günün koşullarında ortaya çıkmış, süreç içerisinde de oldukça farklı amaçlarla kullanılmış, tarihsel bir uygulamadır. Zaten bu yönetim biçimi Şia, Hariciler ve başka birçok eğilim tarafından kabul edilmiş de değildir. Dolayısıyla bu konuda halifeliği İslam’ın bir siyasal modeli olarak tanımlamak yerine, Müslümanlara ait bir siyasal deneyim olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

İlk dört halife, Ebubekir hariç (o çünkü, doğal olarak peygamberin siyasal anlamda halifesi, yani ardılıydı), kendilerine halife değil, “müminlerin emiri” demişlerdir ve doğrusu da budur. Halifelik mevzusu, daha sonra, Emevi ve Abbasi otoritelerinin, sürdürmekte oldukları monarşist egemenliklerini için başvurdukları bir yoldur.

 

2

Ümit AKTAŞ: Aslında bence asıl sorun, ilk dört halifenin (dolayısıyla Müslümanların o dönemdeki ileri gelenlerinin), İslam siyasası ile ilgili olarak, üzerinde düşünülmüş bir siyasal model ve kurum geliştirmemeleridir. Bu biraz da hızla gelişen olaylar ve büyüyen İslam sınırları karşısında böylesi bir düşünüme ihtiyaç hissetmemeleri ve fırsat bulamamalarından da kaynaklanmaktadır. Ya da belki de siyaset dediğimiz tam da işte böyle, modellemeye fazla gelmeyen, öngörülemeyen, toplumun koşullarına, zamanın ruhuna özgü bir şeydir. Bu konuda fazla idealist olmak, çok da sonuç alıcı bir şey değildir. Buradaki asıl sorun ise, hal böyle iken, bizim salt verili uygulamaları, bir kez tarihe geçtikleri için meşru ve ideal uygulamalar ya da siyasal modeller olarak ilkeselleştirmemizdir.

Emevi yönetimi ise, sahabenin önde gelenlerinin sürdürdükleri ve bir sonuca bağlayamadıkları bu çatışmaların ardında bıraktığı boşluk üzerinde şekillenmiş, tabir caizse böylesi bir boşluktan yararlanarak, bu boşluğu doldurmaya çalışmıştır. Daha sonra ise, verilen yığınlarca mücadeleye karşı, süreç geriye çevrilememiş; monarşizm, tıpkı çağdaşları olan diğer yönetimler gibi (Bizans, Fars), İslam dünyasında da yerleşmiştir. Elbet günümüzde de, her ne kadar yönetimsel sorunlar ve modeller konusunda çokça düşünülmesine rağmen, pratik uygulamalar yine çağdaşımız olan modellerle yönetimsel benzerliklerin (insanlığın ortak deneyiminin) ötesine gidememektedir. Mesela İran’daki devrim, Fransız Devrimi akabinde ortaya çıktığı için, bir İslam Cumhuriyeti olarak şekillenmiştir.  Elbette bu ileri veya olumlu bir adımdır, ama devrimin bizatihi kendi ürünü değildir. Yine de bu model, Müslümanların geleneğinde olmamasına rağmen, olumlu bir adım olarak benimsenmiştir.

 

3

Ümit AKTAŞ: Elbette başlangıçta siyasal bir birlik vardı ve bence ortaya çıkan sorunların edenlerinden birisi de bu siyasal birlikçiliğe aşırı bir önem atfedilmesi, bu birlikçiliğin sağlanması için başka birçok ilkenin hoyratça çiğnenmesidir. Sahabelerin birbirini katlinden itibaren başlayan bu sürecin en önemli nedeni, işte bu üzerinde çok da düşünülmemiş ve sonuçta da korunulamayacak olan siyasal (ve inançsal) birlik endişesidir. Günümüzde artık bu bir ihtiyaç olarak görülmediği kadar, pratik bir zemininin de bulunmadığı açıkça ortadadır. Ancak günümüzde yapılabilecek olan şey, siyasal ve inançsal birlikten ziyade, İslam Ülkeleri Birliği gibi bir örgütün etkinleştirilmesidir.

 

4-5

Ümit AKTAŞ: Mezhepçilik de milliyetçilik de, zuhurları itibariyle günümüze ait sorunlar olmayıp, bunlar İslam dünyasının geçmişlerinden tevarüs ettikleri sorunlardır. Ancak bu sorunların bir imkâna dönüştürülmesi de mümkündür. Nasıl ki düne kadar savaşan Avrupa ülkeleri günümüzde bir birlik oluşturabildilerse, İslam ülkeleri de bunu yapabilirler. Bunun için çok da birbirlerine benzemeleri ve kendi fiili gerçekliklerinden, stratejik ve jeopolitik konumlarından uzaklaşmaları da gerekmemekte. Malik bin Nebi’nin basiret dolu yaklaşımıyla vurguladığı gibi, sömürüyü ve emperyalizmi açıklamak ve bu durumdan kurtulmak için, sadece sömürgecinin varlığına dikkat kesilmekten öte, asıl, sömürgeleşme durumuna düşen kendi gerçekliğimiz üzerinde düşünülmelidir. Ne kadar acıdır ki, çoğu kez içerisinden çıkamadığımız sorunlarımızın çözümü için sömürgeciyi evimize çağıran ve başköşeye buyur eden, çözemediğimiz sorunların çözümü için bir bakıma buna mecbur kalan da bizler olmaktayız. İçinde yaşadığımız, özellikle de son dönemlerdeki gelişmeler bunun birer örneği değil mi?
 

6-

Ümit AKTAŞ: “Halifenin Kureyş’ten olması” tezi, o koşullar içerisinde ve sadece o günün siyasal sorununu çözmek için ortaya çıkmış bir tezdir. Bu tez zaten kısa bir süre sonra fiili olarak uygulanamaz hale gelmiş ve uygulanamamıştır. Dolayısıyla siyasal modeller üzerinde düşünülürken, bu yargı kadar, bizzat halifelik tezinin de o günün sorunlarını çözmek için üretilmiş, o günün pratiğine ait uygulamalar olduğunu unutmamalıyız. Aksi halde siyasetnamelerde halifeliğin şartları olarak zikredilen, çoğunun günümüzde bir pratiği olmayan sorunlar içerisinde boğuşur dururuz.

Oysa, madem ki günümüz koşulları oldukça değişmiştir, o halde bizim yapmamız gereken de, bu  tecrübelerden de yararlanarak, ama doğrudan Kuran’daki ilkelere ve günümüz gerçekliğine uygun çözümler üzerinde kafa yormaktır. Bu da yönetimsel sistemlerin daha özgürlükçü olması, otoritenin daha fazla dağıtıldığı ve yönetilenlerin de yönetenler kadar sisteme katkıda bulunduğu, adalet ve özgürlüğün sadece dağıtılmakla kalmayıp, bizzat toplum tarafından savunulduğu, bunun için sadece devletin değil, asıl olarak toplumun güçlendirilmeye ve etkinleştirilmeye çalışıldığı bir yolun/yolların uygulanması/uygulanabilir bir hale getirilmesidir.

 

 

HABERE YORUM KAT

7 Yorum