1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Islah-Haber'den Uludere Soruşturması – 2
Islah-Haberden Uludere Soruşturması – 2

Islah-Haber'den Uludere Soruşturması – 2

Islah-Haber Uludere katliamında ve yürütülen soruşturmada gelinen aşamayı soruşturdu. Soruşturmanın 2. Bölümü:

A+A-

HAŞİM AY / ISLAH-HABER

Bilindiği gibi Uludere/Roboskî katliamı, Türkiye'nin son birkaç aydır değişmeyen gündemlerinden birini oluşturmakta. Kürt sorununa dönük çözüm arayışlarının gündemdeki sıcaklığını koruduğu bir ortamda TSK'nın savaş jetleriyle gerçekleştirilen bu katliam; iktidarından muhalefetine, basınından sivil toplum kuruluşlarına değin kamuoyunun gündeminde sıcaklığını korumakta, insanlık vicdanını yaralamaya devam etmektedir.

Katliamın mahiyetinin ifşa edilip sorumlulardan biran önce hesap sorulması açısından diğer birçok kesimin yanında Müslümanların konuya karşı yaklaşım ve çalışmalarının bizim açımızdan ayrı bir önemi bulunmaktadır. Uludere imtihanında kazananlar zümresinden olmak için Müslümanlar olarak bizlerin konuyu ısrarla gündemleştirmeye devam etmemiz gerekiyor.

Soruşturma dizimizin birinci bölümünde Özgür-Der Genel Başkanı ve Haksöz Dergisi Editörü Rıdvan Kaya ile Yazar-Aktivist Yıldız Ramazanoğlu'nun cevaplarını yayınlamıştık. Şimdi de Özgür-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Av. Serdar Bülent Yılmaz ve Fıtrat Haber sitesi editörü Ahmet Kaya'nın elimize ulaşan cevaplarını paylaşıyoruz.

 

SORUŞTURMANIN İKİNCİ BÖLÜMÜ

SORU-1: Uludere katliamının üzerinden aylar geçti. Savcılık soruşturma açtı. Meclis, araştırma komisyonu kurdu. Devlet bu olayın üzerinin örtülmeyeceğine, faillerinin en kısa zamanda bulunacağına dair söz vermesine rağmen konuya dair kamuoyunu tatmin eder nitelikte bir gelişmenin yaşandığı henüz söylenemez. Kamuoyunun ve mağdur ailelerin beklentileri sürerken Başbakan'ın konuyu gündemde tutmaya çalışanlara karşı giderek agresifleşen bir üsluba büründüğü görülmekte. Sizce Uludere soruşturmasının sonuçlanmasını geciktiren sebepler nelerdir?

Başbakanın Talihsiz Beyanları "İktidar Kibri"nin Sonucudur

Serdar Bülent Yılmaz: Uludere katliamı bu devletin ilk ve tek katliamı değil. Ancak bu katliamın özelliği Kürt sorununu çözme konusunda gayret sarf eden ve bu konuda epeyce önemli adımlar atmış bir hükümet döneminde gerçekleşmiş olması. Uludere katliamıyla AK Parti hükümetinin eline masum Kürt kanı bulaştı. Bu, AK Parti'nin hiç beklemediği ve de hazır olmadığı bir mevzuydu. Bu nedenle bugüne kadar hukuk devleti, özgürlük, hak ve adalet adına söylediği ne kadar iri sözler varsa Uludere katliamıyla test imkânı buldu. Aynı şekilde 2005 yılında Diyarbakır'da yaptığı tarihî konuşmada Başbakanın ifade ettiği "Büyük devlet, kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip devlettir." sözü de, Dersim özrünün samimiyeti de bu testin parçası oldu.

Ancak görüldü ki, Dersim için özür dileyen Başbakan, iş kendi hükümeti döneminde yapılan hatalara gelince eski hükümetler gibi davranıyor; sorunun üzerini örtmeye çalışıyor, çözümü gündeme getirenleri itham ediyor ve özür dilemekten kaçıyor. Bunun nedenlerinden birisi devlet aklının Başbakanı ve hükümetini kuşatmış olması, özgürlük ve adalet söyleminin içselleştirilememesidir.

Öte yandan Hükümete boyun eğmiş ve hatta ona destek olan bir Genelkurmay Başkanı, ona bağlı bir ordu ve ordu içinde dengeler var. Ve Başbakan dengeler gereği bu desteğin sahibini koruma içgüdüsü ile davranıyor. Bu da Hükümeti kendi iddialarıyla ters düşecek fiil ve yaklaşımların içine itiyor.

Burada elbette Başbakanın tavrının nedenini anlamak istiyorsak görmezden gelemeyeceğimiz bir husus da Uludere katliamının Başbakan ve ekibi tarafından, haklı olarak,  kendilerine yönelik bir İsrail-derin devlet ortak yapımı bir tasfiye komplosu şeklinde değerlendirmesidir. Uludere üzerinden MİT Müsteşarının tasfiye edilmeye çalışıldığının fark edilmesi, bunun da iktidarın altını oyma girişiminin bir parçası olarak görülmesi, kimi çevrelerin Uludere olayını gündemde tutma amacının da bu girişim olması gibi bir yaklaşım, Hükümetin tavrında belirleyici durumda. Öyle ki; bu yaklaşım, olayın insani boyutunu örtecek noktaya geldi. Elbette buna rağmen Hükümet yine de daha doğru davranabilirdi.

Bu saydığımız nedenlerin yanında, iktidarın Uludere tavrını belirleyen önemli bir neden de "iktidar kibri"dir. Nitekim bu durum ilk kez Uludere ile ilgili olarak ortaya çıkmış değil. AK Parti iktidarı döneminde Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Mizgîn Özbek gibi kolluk güçleri tarafından haksızca öldürülen çocuklar oldu. Yine Baran Tursun olayı gibi birçok olay yaşandı. Kamu vicdanını derinden yaralayan bu konularda Hükümet hiçbir zaman kendini sorumlu hissetmedi ve bunları görmezden geldi. Bu olaylarla ilgili davalar sırasında Hükümetin tutumu olayın üzerine gitmek değil, kendi memurlarını kollamak şeklinde gerçekleşti. İşte tüm bunlar gibi Uludere katliamı konusundaki gayr-ı insani ve gayr-ı vicdani tavrın nedeninin bu "iktidar kibri" olduğu düşüncesindeyim.

Hal böyle olunca da soruşturmanın gecikmesi mukadderat olmaktadır. Devlet hiyerarşisinin en tepesi Uludere konusunda böyle davranınca TSK ve ilgili diğer devlet kurumları da işi ağırdan alma, bazı evrakları vermeme, "devlet sırrı" ve "terörle mücadelede zaaf oluşturma ihtimali" vb. nedenlerin arkasına gizlenme gibi tavırlar göstermeleri normaldir.

Ahmet Kaya: Bir olaya karşı gösterilen sıcağı sıcağına tepkiler, en doğal, en içten, en samimi tepkilerdir.

Olay sıcakken ve daha soğumamışken verilen tepkiler ince hesapların yapılmadığı, denge politikalarının işin içine girmediği tepkilerdir. Yani böylesi tepkiler genelde kâr-zarar hesabının güdülmediği saf ve duru tepkilerdir.

Bu yönüyle ele alındığında bu sıcak tepkiler -yanlış da olsa- tepki verenlerin iç dünyasıyla ilgili önemli ipuçları veren nitelikler taşır.

Roboskî (Uludere) hadisesi bu açıdan ele alındığında, yetkililerin verdiği tepkilere bakılıp değerlendirildiğinde; yetkililerce verilen tepkilerinin hadisenin en başından beri insani değerleri içselleştirmiş ortalama bir vicdana sahip kimselerin vermesi gereken tepkiler olmadığı, vicdanı selim olanlar açısından kuşku götürmez derecede açıktır.

Başbakanın bu vahim hadiseye karşı uzunca bir süre -ki böylesi bir hadiseye karşı birkaç saat dahi sessiz kalmak uzun bir süredir- sessiz kalması, tepki vermemesi başlı başına düşündürücü noktalardan biridir.

Başbakanın sessizliği asla mazur gösterilemez. Hiçbir gerekçe başbakanın iki gün boyunca açıklama yapmasının önünde engel olamaz.

Başbakanın sessizliği olaya ilişkin yeterli bilgi ve belgenin elinde olmayışıyla açıklanacaksa; bu, gülünç bir gerekçedir. Zira hala olaya ilişkin bilgi ve belgelerin olmadığı söylenip durmakta, yargı sürecinin sonunda bir bilgilendirme yapılacağı ve paylaşılacağı ifade edilmektedir. Eğer gerekçe buysa bu sessizliğin şu ana kadar sürmesi gerekmektedir. Zira o gün için sessizliğe sebebiyet verdiği söylenen 'neden' hala izale olmuş değildir. Belirleyici neden ortadan kalkmadıkça sonuç değişiyorsa nedenin kendisi tartışılır olmaya başlar ve 'neden' olma vasfını yitirir.

Eğer sonra ortaya konulan tepkiler susmasına 'neden' olan durumun ortadan kalkmasına binaense o zaman neden hala hadiseye 'neden' olan hususlar saklanmaktadır sorusu haklı olarak gündeme gelir.

Kaldı ki bu hadise karşısında verilmesi gereken ilk tepki bilgi ve belgeyi gerektirmez. Olaya ilişkin ortaya konacak irade beyanı ifade edilir. Gerekenin yapılacağı, her yönüyle olayın üzerine gidileceği garantisi verilir. Bu irade kayıtsız şartsız ortaya konulur.  Olayın perde arkası, tali nedenleri, yan faktörleri hiçbiri istisna edilmeksizin ve özellikle de hiçbiri olaya mazeret teşkil etmeksizin olayın kendisine yönelik bir tutum sergilenir ve bu yönde sorumlu bir merci edası ve ciddiyetiyle ortaya çıkıp kamuoyuna güven verilir.

Ama maalesef sessizlik sonrası yapılan açıklamalar olayın kalbine nüfuz etmekten uzak açıklamalardı. Hüseyin Çelik'in 'operasyon hatası' değerlendirmesi ve başbakanın bu olaya ilişkin haber yapan gazetelere yönelik sert açıklamaları ilk baştan beri hadisenin ana kaynağına nüfuz edemeyişin hatta etmek istemeyişin işaretleri idi.

Başbakanın son günlerdeki agresifliği bu sapmaya, merkezden kaçmaya karşı gösterilen tepkinin karşısında içine düştüğü açmazın sonucudur. Başbakan hadiseyi temelden ele almak niyetinde olmadığından dolayı temelden yaklaşımlara karşı tahammülsüz olmaktadır. Yandaşlarınca "büyük usta" nitelemesine mazhar olmasına rağmen bu hadise onu hayli zorlamakta ve bu hadiseden kurtulmanın ustaca yolunu bir türlü bulamamaktadır. Onca ustalık işe yaramayınca öfkeli olmak olağanlaşıyor.

Roboskî katliamı Kürt Meselesinde Türkiye'de siyaset yapan, siyasi tutum sahibi, fikir üreten, duruş sergileyen,  sözü ve iddiası olan bütün kesimlerin samimiyetinin testini yapması açısından çok önemli bir mihenk taşıdır. Hadiseye matuf gelişmelerin ağır yürümesi ya da soruşturmadan bir neticenin çıkmayacağına dair endişelerin varlığı bu samimiyetin yeterli olmayışından kaynaklı olduğu kanısındayım.

 

SORU-2: Hükümetin konu karşısında bir hayli sıkıntılı olduğu Başbakan'ın son günlerde giderek daha bir belirginleşmeye başlayan agresif beyanlarından anlaşılmaktadır. Hükümetin Uludere siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda Başbakan'ın Uludere-Kürtaj kıyası nasıl yorumlanmalı?

Uludere Katliamının Hesabının Verilmesi Yerine Bir Tartışmanın Mezesi Kılınması Uludere Mağdurlarını Bir Kez Daha Derinden Yaralamıştır

Serdar Bülent Yılmaz: Kürt sorunu, Hükümetin en yumuşak karnı… Bu kadar hassas bir konu bağlamında yaşanan Uludere katliamı elbette Hükümeti oldukça zor bir durumda bıraktı. Hele de bu katliamın akıllara Muğlalı hadisesini getirmesi konuyu daha da hassaslaştırdı. Aslında Hükümet bu konuda sivil toplumdan daha fazla hassas ve vicdanlı davransa idi, yani hukukun ve adaletin gereğini yerine getirmeye daha hevesli olsa idi katliama rağmen bu netameli süreçten yara almadan çıkar, bu kadar sıkıntı da yaşamazdı. Gelinen noktada özür dilemeyeceğini kesin bir dille ifade eden ve bu konuda baskı yapanları ve konuyu gündemde tutanları ağır bir şekilde itham edecek kadar Başbakanın ve Hükümetin dengesizleşmesi tam da bu yanlış başlangıcın doğurduğu patolojik bir durum.

Uludere katliamı konusunda Hükümetin yapması gerekenler çok açıktı. Birincisi; basını örtmesi konusunda uyaracağına, katliam bilgisi bizzat resmi ağızdan ve olayın sıcaklığında yapılmalıydı. İkincisi; Başbakan bütün işlerini ertelemeli ve Uludere'ye gitmeliydi. Açıklama yapmak için Cuma namazı çıkışında bir muhabirin sorusunu bekleyeceğine aynı gün görüşlerini açıklamalıydı. Soruşturma talimatı hemen verilmeli ve soruşturmanın salahiyeti için Uludere saldırısı ile ilgili kritik görevlerde yer alan herkes açığa alınmalıydı. Bu arada bölgeye acilen sağlık ve arama-kurtarma ekipleri sevk edilerek yaralılar tedavi altına alınmalı, ölenlerin cesetlerinin kayaların arasından çıkarılmasına yardım edilmeli ve helikopterler yardımıyla köye taşınmalıydı. Bunların yanında en yetkili ağız olarak Başbakan bu katliamdan dolayı açık ve net bir şekilde özür dilemeli ve tüm bunlar yapıldıktan sonra ancak tazminat gündeme gelmeliydi.

Ama bunların tam tersi yapıldı. Başbakan ne Uludere'ye gitti, ne de özür diledi. Halk kendi evlatlarının cesetlerini kaya ve toprak yığınlarının arasından kendi imkânlarıyla çıkarmak ve katırlara yükleyerek defnetmek zorunda kaldı. Üstelik Başbakan Genelkurmay Başkanı'na soruşturmada kolaylık göstereceğini ifade ettiği için Genelkurmay Başkanı'na teşekkür edip, Kaymakama da madalya taktı. Tüm bunların yanında sürekli bir "kaçakçı" vurgusu yapıldı. Adeta hak ettikleri gibi bir söyleme sapıldı. Kısaca Hükümet Uludere'de klasik devlet refleksleri gösterdi, üstelik bunu en katı ve sert biçimiyle yaptı.

Tam da bu noktada gündeme gelen kürtaj meselesini Başbakanın Uludere katliamı ile ilişkilendirmesi çok yönlü bir talihsizliği içeriyor. Öncelikle Başbakanın, defa hiçbir hassasiyet göstermediği çok önemli bir konuyu kürtaj ile ilişkilendirmesi evvela kürtaj meselesinin kendisini bizzat anlamsızlaştırıyor. İkinci olarak ortaya çıkış koşulları biçimi farklı bir mevzuyu devlet silahıyla işlenmiş Uludere katliamı ile anması Uludere'yi anlamsızlaştırıyor. Bu analoji, saçma olduğu kadar acı da. Uludere katliamının hesabının verilmesi yerine bir tartışmanın mezesi kılınması Uludere mağdurlarını bir kez daha derinden yaralamıştır kuşkusuz.

Ahmet Kaya: Mevcut Hükümet ve başındaki zat öyle bir halet-i ruhiye içindedir ki, hatasız ve layusel olduğunu iddia edecek duruma gelmişlerdir. Kimden gelirse gelsin her eleştiriyi ya da öneriyi kale almaktan uzaktırlar. Mecliste anasıyla evladıyla bütün muhalefet patileri, her biri bir açmazın girdabında, her biri kutsallığı kendilerinden menkul bir kutsalın arkasına sığınarak aman o kutsalımız gitmesin telaşıyla hiçbir varlık göstermeksizin kısır bir döngüde dönüp durunca, haliyle iktidar için böylesi bir muhalefet karşısında her türlü muhaliflik hafife alınır duruma gelir. Muhalefet yapanlar, muhalefeti tersinden söz söylemekten ibaret sanınca muhaliflik ciddi bir zaafa uğramaktadır. Sırf tersi olsun diye laf söylenince doğruyu söylemek adına muhalefet yapanların da söylemi bu gürültüde güme gitmekten kurtulamıyor. Kaldı ki etkin, ciddi ve organizeli bir muhalefetin varlığı da ciddi bir tartışma konusudur.

Bu açıdan bakıldığında iktidar kendi muhalefetini de kendi üretir duruma gelmiş bulunmaktadır. Muktedirlik kök salınca muhalefeti de kendine yapmak bir gereklilik olarak belirmeye başlar. "Komünist parti kurulacaksa onu da biz kurarız!"yaklaşımı bundan kaynaklıdır haddi zatında. Muhalifler muhalif olmayı beceremeyince iktidarlar muhalefeti de yapacak kadar muktedir olurlar.

Başbakanın "Her kürtaj bir Uludere'dir!" beyanı, bana göre söz söylerken ne kadar pervasız, ne kadar sözünün içeriğine ilişkin yapılacak değerlendirmeleri önemsemediğini deklare edişinin sonucudur. Başbakan hiç kimseyi takmayan bir edayla ağzına geleni söylemekten imtina etmeyen bir tutum içindedir. Zira her söylediğinin çoğunluk tarafından kabul gördüğüne dair olan inancı pekişmiştir. Ki bunda haklı da sayılır. Zira iktidar nimetinin, onun şahsında ele geçirilen bir kazanım olduğu hususunda nimetten yararlananların hemen hepsinin ortak görüşüdür.

Avam açısından kürtaj-Uludere benzetmesi derinlemesine ele alınamayacağı için yerinde bir sözdür ve kulağa da hoş gelen bir önermedir. Havas açısından derinlemesine kritiğe tabi tutulup bu ne biçim söz denildiğinde ve anlamı üzerinde analiz yapılıp başbakan nasıl böyle bir söylem içinde olur denildiğinde de zaten sen kimsin tavrıyla terslendiği için sakıncası olmayan bir söz oluvermektedir. Bana göre bu söz Başbakanın artık 'Ne istersem söylerim; kimseyi de ne diyor diye önemseyip takmam!' edasının sonucunda söylenmiş belki de kendi siyasi hayatının şimdiye kadar ki en büyük gafıdır. Ama kimin umurunda?!

Yani bu söz acziyetinin sonucu değil, muktedirliğine olan inancının pekişmesinin sonucudur. Bu yüzden de acz içinde söylenen bir sözden çok daha tehlikeli boyutlar içerdiği kanaatindeyim.

Ordunun Savcılıkça Talep Edilen Belgelerin Tesliminde Ağır Davranması Hükümetin Tutumundan Kaynaklanmaktadır

SORU-3: Uludere soruşturmasını yürüten özel yetkili savcılık, 2 Nisan tarihinde basına sızan açıklamasında hukuki sürecin ağır yürümesini soruşturma kapsamındaki askerî birimlerin yazışmalara geribildirimde ağır davranmalarına fature ediyordu. Gerek bu durumu ve gerekse de aynı savcılığın katliamdan sağ kurtulan 4 kişi hakkında "kaçakçılık"tan dava açmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Serdar Bülent Yılmaz: Savcılık bu soruşturmayı yürütürken tabi ki hükümetin tavrından etkileniyor. Arkasında devletin hiçbir desteğini bulamamış bir savcının, geleneksel devletçi yargı teamülleri de ortadayken etkili bir soruşturma yürütmesini beklemek safdillik olur. Anlaşılan o ki savcı, bu şartlarda yapabileceği tek şeyi yapmış ve katliamdan kurtulanlara kaçakçılık davası açmış. Bu hususta ordunun talep edilen belgeleri ve istenen yanıtları savcılığa vermemesi de Hükümetin bu sorumsuz ve Uludere'yi gözden çıkardığını gösteren tavırlarıyla alakalı. Gerektiğinde Genelkurmayın beyni olan "kozmik oda"ya girilebiliyorsa pekâlâ bu konudaki belgeler de o kararlılıkla alınabilir. Ancak bunun için Hükümetin kararlı tutumu şarttır. Hükümetin genel tavrı dikkate alınırsa Uludere konusunda önemli bir gelişmenin yaşanacağını düşünmemiz ve umutlu olmamız için ortada bir sebep görünmüyor doğrusu.

Ahmet Kaya: Davanın ağırdan alınmasının nedeni gayet açıktır. Zira genel geçer kural olarak hadiselerin üzerinden zaman geçtikçe unutturulması, geçiştirilmesi, tepkilerin azalması sağlanır. Burada da bu hesap yapılmaktadır. Kurtulanlarla ilgili kaçakçılık davası açılması 'Yavuz hırsız ev sahibini bastırır!' deyiminin zamanlar üstü gerçekliğinin ve geçerliliğinin nişanesidir. Komik ve bir o kadar da acınası durumdur. Yazıklar olsun dedirtecek kadar iğrenç bir manipülasyon manevrasıdır.

"İstismar" Retoriği, "İktidar Kibri"ni Takviye Eden Küstahça ve Pişkince Bir Tavırdır!

SORU-4: Başbakan'ın konuyla ilgili verdiği beyanatlarda son zamanlarda "istismar" vurgusu öne çıkmakta. Başbakan'ın istismar retoriğini nasıl buluyorsunuz?

Serdar Bülent Yılmaz: "İstismar" kavramı Türkiye'de en çok -hem de en fazla dile getirenler tarafından- istismar edilen bir kavramdır maalesef. Başbakanın Uludere konusunun BDP ve diğer muhalif parti ve gruplar tarafından istismar edildiği şeklindeki söylemi, bu kesimlerin tutarlılığı dikkate alındığında belli bir doğruluk payı taşısa da anlamsız ve komik bir itirazdır. Bu itirazın anlamlı ve ciddi olabilmesi için Hükümetin üzerine düşenleri yapması gerekirdi.

Eğer, dağ başlarında çocuklarının kaya diplerinden parçalanmış cesetlerini, cesetlerine ait parçalarını toplamak zorunda kalan köylülerin yanında o gün Hükümet yoksa, Hükümetin "BDP'lilerin orada ne işi vardı?!" ve "PKK bayraklarını cesetlere örttüler!" diye söylenmeye hakkı olmaz.

Eğer çıkıp adam gibi özür dilenmemişse, "Niye özür dilemiyorsunuz?" diye itiraz edenlere, konuyu medyada gündeme taşıyanlara kızma hakkı da olmaz.

Eğer üzerinden altı ay geçmesine rağmen soruşturmada hiçbir ciddi gelişme yoksa, bir kişi bile açığa alınmamışsa, üstelik "Bu kadar para veriyoruz, daha ne istiyorsunuz!?" şeklinde küstah bir dil kullanılıyorsa, buna itiraz edenleri istismar ile suçlamak olacak iş değildir. Bu nedenle istismar suçlaması hem küstah bir tavırdır hem de pişkinliktir. Bu tavır, "iktidar kibri"nin üzerinden en fazla temayüz ve tebarüz ettiği tavırdır.

Ahmet Kaya: İstismar ancak büyük olaylar, olgular üzerinden yapılabilir. Değersiz, küçük ve sıradan hiçbir olay ya da olgu istismar konusu edilemez. Bir yerde bir istismardan söz ediliyorsa orada istismar edilecek kadar değerli, büyük ve etkin bir olay ya da olgu var demektir.

Roboskî hadisesinin gerek kendisi gerekse de vukuuyla alakası inkâr edilemeyen Kürt meselesinin varlığı büyük hadiselerdir. Başbakanın istismar vurgusu bunu doğrulayan bir vurgudur. Hal böyleyken Başbakanın istismar edilecek kadar büyük olan hadisenin kendisi ve türevi olduğu arka planına ilişkin küçümseyici yaklaşım içinde olması nasıl izah edilebilir? Bir özür dilenmeye bile değmeyecek kadar küçük bir hadise nasıl olur da istismar edilir? Ya da istismara açık bu kadar büyük ve vahim bir hadise karşısında nasıl da bir özür esirgenir? Hangi selim akıl, hangi sağlam vicdan bu çelişkiyi içselleştirebilir? Bu denli çelişkiyi sinesine çekebilmek hangi hırsın hangi derin gafletin ürünü olabilir? Üzerinde düşünmeye değmez mi? Başbakan olayı aslından saptırıp başka noktalara dikkati çekip içinden sıyrılmaya çalışırken çok gülünç durumlar sergiliyor. Ama birlerinin bunun yanlış bir mecra olduğunu kendisine anlatması gerek demek maalesef abes bir istek olur. Zira başta da ifade ettiğim gibi Başbakan büyük ve derin bir kibrin içinde yüzüp durmaktadır. Kibrin sonunun neler doğuracağını bilenler bilir…

Sükûnet Tavrı Ne Adil Şahitler Olma Sorumluluğuna, Ne İnsanlık Vicdanına ve Ne de Politik Basirete Uygundur

SORU-5: Son olarak İslami kesimlerin Uludere katliamı ile ilgili olarak ortaya koydukları tutum ve icraatları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapılanlara ek olarak konunun gündemde tutulması için daha başka neler yapılabilir?

Serdar Bülent Yılmaz: İslami kesimden bu konuyu gündeme getiren çevreler oldu. KİAP ve Özgür-Der gibi yapılar bu konuda birçok girişimde bulundular. Ancak bu girişimler bile ortadaki katliamın büyüklüğü karşısında elbette cılız ve yetersiz sayılabilir. Kaldı ki İslami kesimin büyük kısmında hiçbir hareket görülmedi. Hoş, İslami kesimin bu büyük kısmı zaten neredeyse hiçbir konuda harekete geçmiyor, o nedenle bu konuda suskun kalmalarını da ben bu genel suskunluğun bir yansıması olarak görüyorum.

Tabi konu sadece eylemlilik bazında değerlendirilmemeli. Aynı zamanda elimizdeki irili ufaklı medya imkânları bakımından da meseleye bakmak gerekiyor. İslami ve muhafazakâr kesimin elindeki gazete ve televizyonlar maalesef Hükümetin tavrıyla uyumlu olma konusunda çok titizler. Bunu, sadece kendi selametleri açısından gerekli görmüyorlar, aynı zamanda Hükümetin yıpranmaması için gönüllü olarak da bu bir otosansür uyguluyorlar. Camiaların ellerindeki internet haberciliği gibi imkânlarda bile bu tavrın sergilendiğini görmek, Hükümete bağlılığın/bağımlılığın geldiği noktayı göstermesi açısından, Müslümanlar için hem üzücü hem de utanç verici bir durum.

Oysa İslami kesim bu meseleyi savunması gerekenler arasında en başta gelen kesim olmalıydı. Mazlumun yanında yer almak konusunda İslam'ın açık emirleri ortadayken bu büyük suskunluk kervanına katılmak, "Zulüm karşısında susan dilsiz şeytandır!" uyarısına muhatap olmaktan başka nedir ki?

Bizler Müslümanlar olarak gücümüzün yettiği oranda zalimin ve mazlumun kim olduğuna bakmaksızın itiraz etmekle mükellefiz. Bu sorumluluk, hiçbir âli menfaat için terk edilemez. Hükümetin hataları karşısında, onun yıpranmaması adına sessiz kalarak Hükümete yardım ettiğini düşünenler varsa bu konuda fena halde yanıldıklarını bilsinler. Hükümeti, kendilerinin uyarıları ve itirazları mı yoksa düştüğü bu acı durum mu daha çok yıpratıyor diye düşünmelerini öneririm. İnsani olarak doğru yerde duramadıkları gibi, siyasi hikmet olarak da doğru yerde duramıyorlar.

Sonuç olarak adil şahitler olma iddiasında olan bizlerin Uludere konusunda sorumluluğumuz da imtihanımız da sürüyor. Bu imtihanı kaybetmek istemiyorsak, adaleti ayakta tutmaktan başka çaremizin olmadığını bilmeliyiz. Gücümüz ve imkânlarımız oranında Uludere mağdurlarının sesi olmaya ve Hükümetin özür dilemesi, sorumluların cezalandırılması konusunda gerekenleri yapmak boynumuzun borcudur.

Vesselam!

Ahmet Kayaİslami kesim denildiğinde çok geniş bir yelpazeden söz edilmiş olur. Bu yüzden de bu kesim için genel anlamda iki farklı tutumdan bahsetmek daha sağlıklı olur. Geniş kitleleri içinde barındıran kesim hükümeti ve tutumunu desteklemektedir. Yaşanan katliamın faili değil sebebi sorgulanmaktadır. Ancak sebep de sorgulanırken asıl sebep değil sebebin sonucunda doğan türev sebeplere dikkat çekilerek yüzeysel ve sığ bir bakışla olaya yorumlamalar getirilmektedir.

Ancak geniş kitleleri temsil etmekten yoksun ama bünyelerinde daha nitelikli kişilikler ve net bir kimlik taşıyıcılığını üstlenen çevrelerin tutumu en başından beri yaşananın bir büyük zulüm olduğu, bunun hiçbir gerekçeyle geçiştirilemeyeceği yönündedir.

Ancak, şu gerçek göz ardı edilmemelidir ki; Türkiye İslamcılığı maalesef İslam'ın hedeflediği bütün cahilî aidiyetleri yok etmeye ve böylesi bir kişiliğe ve kimliğe sahip etkin bir nesli yetiştirmeye henüz muvaffak olamamıştır.

Kimliksel berraklığı daha ön planda tutan İslami kesimin Roboskî hadisesinde ortaya koyduğu genel anlamda doğru tutumun, mensubu olduğu mahallede daha geniş kitlelerce sahiplenmesini sağlamak adına böylesi konuların daha çok gündemde kalmasını sağlamaya yönelik çabalarının olması lazım gelmektedir.

Ancak, şu da bir gerçektir ki; din adına varılan sonuçların ve sahip olunan yorumların değiştirilmesi dinden kaynaklı olmayan yorum ve algılamaları değiştirmekten daha zordur. Bu yüzden de geniş kitlelerin içinde olduğu İslami kesim maalesef kutsallaştırılmış sembolleri uğruna büyük veballere duçar olmaktan korkmayacak kadar kutsalına olan bağlılığını çok ileri boyutlara taşımıştır.  Kanımca İslami kesimin en büyük derdi budur. Bu hastalıktan dolayı da İslam, ruhuyla, özüyle yeterince bu toplumda neşv u neva bulamamaktadır. Yine bana göre insanların büyük çoğunluğu öze değil şekle ve adet olana meyletmektedirler. Özün neşv u nema bulmaması tamamen özün yeterince temsil edilmemesiyle ve anlatılmamasıyla alakalı değildir. Şekil sanırım daha caziptir. Tarihi okumalarım da beni buna inandırmış bulunmaktadır.

Bu yüzden İslami kesim özgün çizgisini oluşturmaya daha çok hassasiyet gösterip duruşunu net olarak sergilemeye devam etmelidir. Mesajının ve temsil ettiği değerler sisteminin gereğini yerine getirmeyi daima önde tutmalıdır.

  

HABERE YORUM KAT