“İrtica ile mücadele” asrının sonu

13.11.2009 04:31

D. Mehmet Doğan

Son “İrtica ile mücadele eylem planı”nın altında “ıslak imza”sı bulunan albayın tutuklanmasının çok önemli sembolik bir anlamı var.

İrtica 31 Mart 1909 vak’asından beri, bir asırdır en çok kullanılan kelimelerden. Bu hızlı değişim çağında çoktan eskiyip çöp sepetine atılması gereken bu “arapça” kelimenin kendini “yeni, yenilikçi, devrimci” ve hatta “arıdilci” addeden kesim tarafından sıklıkla kullanılması mânidar.

İrtica kelimesinin bugünkü anlamda kullanılışı ilk defa Lügat-ı Naci’nin 1909 baskısında görülüyor: “Geri dönmek demek ise de iade-i istibdad (Abdülhamid devrini geri getirme) tarafdarı olmak mânasında kullanılmağa başlanmışdır.”

İttihat ve Terakki 31 Mart Vak’asından sonra neden “reaksiyon” karşılığı olarak Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Fransevi’sinde yer alan “terakkişikenlik” ve “reaksiyoner” karşılığı olarak da “terakkişiken”i kullanmadı? Halbuki, terakki-ilerleme karşıtlığı ve ilerleme karşıtı anlamları bu kelimelerde mevcuttu. Objektiflik yerine, İslâm tarihinde mevcut “irtica” ve “mürteci” kelimelerini diriltmeyi, onların anlam alanlarından istifadeyi uygun buldular. Çünkü, “irtica” islâmiyetten cahiliye devrine dönme anlamıyla zihinlerde menfi mânasıyla yaşıyordu.

İttihat Terakki’nin düzenine karşı çıkmanın karşılığı, hem de dinî muhtevalı bir tepki sözkonusu olduğu için, dinî literatürden devşirildi. İttihat Terakki’nin düzeninden ayrılmak, tıpkı İslâmdan cahiliye devrine dönmekle, “irtidat”la yani dinden çıkmakla eş mânalı tutuldu! İrtica, İttihatçıların “ileri” ve “hürriyetçi” düzeninden Abdülhamid’in geri ve müstebit düzenine dönme olarak lanse edildi.

2. Meşrutiyet’in ilanını sağlayan İttihat ve Terakki Osmanlı Devleti’nin meşruiyet zeminlerini çok kısa zamanda tahrip etti. 2. Meşrutiyet’e kadar, hürriyetlerin kısıtlanması, devlet baskısı, istibdat... aydınlar arasında şikâyet konusu idi. 2. Meşrutiyet’ten bir süre sonra zamanın şairlerinin ifadesiyle, Abdülhamid’in istibdadına hasret kalındı... Değişen neydi? Değişen, devletin meşruiyet zeminlerini ortadan kaldıran İttihat ve Terakki anlayışının etkili olmasıydı.

İttihat ve Terakki, Abdülhamid’in istibdadından, sıkı idaresinden şikayetle kendi meşruiyetini sağlamışken, daha sonra muhaliflerine reva gördüğü muamele ile Abdülhamid’in ne kadar insanî bir idare yürüttüğünün de anlaşılmasına yol açtı. Abdülhamid, muhalifleri sürgüne gönderiyordu. Bir kısmını (Namık Kemal gibi) valiliklerle, önemli görevlerle başkentten uzaklaştırarak bu işi yapıyordu. İttihatçılar, sürgün ve cezalandırmayı yeterli görmediler. Sokak ortasında güpegündüz muhalif temizliği yaptılar...

İttihat ve Terakki Devleti’ni “komitacı devlet” olarak tanımlamak yanlış olmaz. İttihatçılar gerektiğinde kanunları hiçe sayarak gizli açık şiddete başvurarak iktidarlarını sürdürmeyi tabii hak olarak görüyorlardı.

İttihat Terakki demek, gizlilik demekti. Silahlı fedaî teşkilatı demekti (“Vazife” sırasında ölen fedailerin ailelerini himaye, Cemiyet’in uhdesindeydi). Bu önce gizli, sonra “açık” Cemiyet’e gözü kapalı ve silah üzerine yemin edilerek girilirdi. Cemiyetin kendi mahkemesi vardı, ölüm cezası dâhil ceza verir, infaz ettirirdi...

Babıâli baskınından sonra devletin mutlak hâkimi oldular. “Hürriyet kahramanları” halkın hürriyetini gasb etmekle kalmadı, Devlet yetkilerini de gasb etti. Bu anlayış, Osmanlı Devleti’nin sonunu getirdi. “Hâkimiyet-i milliye” prensibi onların elinde bütün mâna ve muhtevasını kaybetti. Onların iradesi milletin iradesi demekti! Sonraki yıllarda İttihatçı metodlar, ittihatçılığı reddedenler tarafından da kullanılmaya devam edildi.

Cumhuriyet’in İttihatçı bir yöntemle ilan edildiğini, Büyük Nutuk okuyan herkes kolaylıkla kavrayabilir. Cumhuriyet’in ilânı, bütün Meclis’in, halkın katılımıyla büyük bir sevinç hareketi hâline dönüştürülebilirdi. Nutuk’ta, Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyet ilân etmeye karar verdiğini, bunu birkaç yakın arkadaşı dışında kimseye söylemeye gerek görmediğini ifade eder!

Cumhuriyet’in ilânı, Meclis’in milletvekili sayısının yarıdan biraz fazlasının katılımıyla gerçekleştirilir. Bunun sebebi, geriye kalanların itiraz edecek olması değildir. Umumilik yerine, yukarıdan veren yöntem tercih edilmiştir.

İttihatçı, komitacı yöntemler, Cumhuriyet’in bütün dönemlerine açık veya gizli damgasını vurmuştur. Halkın yönetimde söz sahibi olduğu 1950’den sonra arkaplandan zaman zaman darbelerle ön plana çıkan İttihatçı, komitacı zihniyet, ancak dış dünyanın baskıları sonucu tekrar mevzilerine çekilebilmiştir. Bu mevzilerden sivil iktidara atışa devam edildiğini elbette söylemeye gerek yoktur.

“İrtica ile mücadele” 1990’lardan sonra Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezine uygun olarak, içeride “islâmla mücadele” anlamına kullanıldı. Bu tez ABD nezdinde değerini kaybedince, irtica ile, yani İslâmla mücadele prim yapmaktan çıktı, Türkiye’nin oligarşisi bunu kabullenmek istemedi.

Cumhuriyet oligarşisi, ideolojik zemininin çöktüğünü bir türlü hazmedemedi. Başta askerî eğitim ve yargı sistemi olmak üzere, geniş bir zihniyet değişikliğine gitmekten başka çıkar yol yoktu. Türkiye’nin yeni dünyadaki rolü, içeride İslâmı bastırmak değil, aksine dışarıda İslâmla barışık bir Türkiye’nin yolunu açmaktır.

Albay Çiçek’ten önce “İrtica ile mücadele eylem planı”na imza atmak kahramanlıktı, şimdi ise cezayı gerektiren bir suç!

Evet, irtica ile mücadele asrı sona erdi!

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim