1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Irkçılıktan ahlakçılığa
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Yazarın Tüm Yazıları >

Irkçılıktan ahlakçılığa

A+A-

Geçenlerde Yahudi cemaatinin yaptırdığı bir anket bizde ırkçılığın olup olmadığı, varsa boyutları hakkında ilginç katkı ve polemiklere zemin hazırladı. En fazla üzerinde durulan soru ise kimleri komşu olarak istemediğimizdi. Kabaca söylersek ankete katılanların neredeyse yarısı Yahudi, Hıristiyan veya ateist komşu istemiyormuş. Dikkat edilirse buradaki ayrım dinsel... Yani komşu olarak istenmeyenlerin dinî niteliğinden hareketle, onları komşu olarak istemeyenlerin de dinsel kimlikle algılanmaları gerektiğini ima ediyor. Böylece Türkiye’deki Müslümanların yarısının kendilerine benzemeyen bir dinsel kimliğe sahip olanları dışladığına hükmedebiliriz.

Ne var ki gerçekten de düşünme ve anlama çabası içindeyseniz, en azından üç noktayı dikkate almak durumundasınız. Birincisi, Müslümanların diğer yarısı hakkında ne söyleyeceğimizdir. Çünkü anlaşılan diğer yarısı farklı kimlikteki komşular konusunda pek sıkıntılı değil. Ve belki de asıl bulgu budur! Çünkü anket çalışmaları toplumun bir fotoğrafını çeker ama soruların içerdiği zımni kabuller nedeniyle de her zaman çarpık bir fotoğrafını çeker. Dolayısıyla anketlerin asıl yararı zaman içinde mukayese imkânı vermeleridir. Tabii o geçen zamanda soruların kavranmasında işlevsel olan toplumsal algının değişmediği varsayımıyla... Ancak böylesi bir durumda farklı anketleri yan yana koyarak algı kaymalarını ölçmeye yaklaşabiliriz. Kısacası asıl soru, komşulukla ilgili bu soruya Türkiye toplumunun geçmişte nasıl cevap verdiği ve cevabın nasıl değiştiğidir. Benim tahminim farklı kimlikleri komşu olarak istemeyenlerin oranı Cumhuriyet dönemi ile birlikte o denli yüksekti ki, belki de şimdiki yüzde 50 bir ‘ırkçılığı’ değil, bir sosyal rahatlamayı, ilişki arayışını ifade ediyor.

İkinci nokta, farklı kimlikteki insanları komşu istemeyenlerin bunu niçin istemediklerinin anketten anlaşılmadığıdır. Ankete katılanların bazıları gerçekten de ırkçı olabilirler, ama bazıları da bu ‘yeni’ komşuları yadırgadığı için, onlara nasıl davranacağını bilmediği için, daha da büyük ihtimalle onların kendisini rahatsız edeceğini sandığı için bu komşuluk fikrinden hazzetmemiş olabilirler. Bunlara ‘ırkçılık’ demek, her türlü yadırgama duygusunu ‘ırkçılık’ olarak tek bir kapta toplamak da epeyce ‘ırkçı’ bir yaklaşım olarak nitelenebilir. Unutmamak lazım ki bu tür anket soruları gayrı meşru bir zihinsel sıçramayı ifade ederler. Çünkü deşilen duygu ‘yadırgamadır’ belki, ama soru ‘dışlamayı’ ölçer. Ve siz ‘dışlama’ gördüğünüz her yerde, işin temeline yani ‘yadırgamaya’ gideceğinize, kolaya kaçar, siyaset jargonunun cazibesine kapılır ve ‘ırkçılık’ keşfedersiniz.

Üçüncü nokta, komşulukla ilgili sorunun Türkiye geneline sorulmasına karşın, ezici çoğunluğun Müslüman olmasından hareketle onları ‘ölçtüğü’ varsayımının pek de düşünülmeden kullanılmasıdır. Bu tespit, bir başlangıç noktası olarak yanlış olmasa da, bize Türkiye’yi ve buradaki cemaatçi algıyı anlatmaz. Nitekim eğer Yahudiler, Hıristiyanlar ve ateistler arasında bir anket yapacak olsaydık çok muhtemelen aynı oranlarla, hatta belki çok daha yüksek oranlarla karşılaşacaktık. Çünkü onlar da kendilerine benzemeyen kimlikteki insanlardan ve özellikle Müslüman komşulardan tedirginlik hissedeceklerdi. Bu topraklardaki cemaatçi yapı epeyce geçmişe dayalı, köklü bir anlayışın uzantısı. Cemaatçilik ise kendine benzeyenin ‘doğal olarak’ tercih edilmesine, kendine benzemeyenin ise ‘doğal olarak’ yadırganmasına ve ‘doğal süreçler içinde’ dışlanmasına yol açıyor. Ne var ki bu duygular ve dinamik karşılıklı... Eğer bugün Türkiye’de ‘ırkçılık’ aranıyorsa, bunun sadece Müslümanlarda olduğunu düşünmek bilim niyetine sunulan bir ahmaklıktan öteye gitmez. Çünkü eğer ırkçılık varsa, bu Yahudilerde, Hıristiyanlarda ve ateistlerde de aynı derecede var.

Buradan bilgi konusuna gelelim... Bu gazetede yayımlanan bir yazısından hareketle Erol Katırcıoğlu ve Ayşe Günaysu arasındaki polemikte ‘bilgi’ sözcüğü bolca geçiyordu. Katırcıoğlu ilk makalesinde Türkiye’nin kendi içinde konuşmamış, yani birbirini tanımayan bir toplum olduğunu, ırkçılık gibi gözüken tutumların ardında ötekine ilişkin bilgisizliğin yattığını söylemişti. Dolayısıyla Katırcıoğlu açısından, toplumda içselleşmiş yeterli bilginin olmadığı durumlarda ‘ırkçı’ terimini kullanmak doğru değildi. Açıktır ki, bu değerlendirme, bilginin olmadığı durumlarda ırkçılığın hiçbir biçimde olamayacağını değil, ancak bizim topluma kategorik olarak ırkçılık atfedemeyeceğimizi söylüyor... Günaysu ise bu sözü bizatihi kategorik olarak değerlendirmiş ve Katırcıoğlu’nun ‘bilgili olmayan ırkçı olamaz’ dediğini düşünmüştü. Oysa Günaysu için ırkçılık bilgiden değil, tersine cehaletten kaynaklanmaktaydı ve bilgi arttıkça ırkçılığın da azalması beklenmeliydi. Cevabi yazısında Katırcıoğlu zenofobi ile ırkçılık arasında bir ayrım yaparak, bilginin zenofobi konusunda yararlı bir etki yapabileceğini, ancak ırkçılığa çare olmadığını vurgulamıştı. Çünkü Katırcıoğlu için ırkçılık bilinçli bir tutumdu...

Bu tartışmaya ilişkin olarak herhalde şunu hatırlatmak iyi olur: Bilgi, basit önyargıları, yani bilmemekten, düşünmemiş olmaktan, fikri olmamaktan ötürü sahip olduğumuz önyargıları giderebilir. Ancak ideolojik önyargıları, yani etrafında yarı kuramsal bir söylem taşıyan, genellemelere dayanan önyargıları gideremez. Çünkü bilgi de, aynen önyargılar gibi bir zihniyetin içinde anlam kazanır. Eğer otoriter zihniyetin takipçisiyseniz, her bilgiyi kendi tutumunuzu pekiştirmek üzere kullanmaya teşne olursunuz. Örneğin böylece komşuluk sorusu sorup, oradan rahatlıkla ırkçılık yorumuna sıçrayabilirsiniz. Bu yaptığınızın bizatihi bir genelleme, hatta hiç tanımadığınız anket muhataplarından hareketle, pek tanımadığınız bir geniş kitleye ilişkin gayrı meşru bir genelleme olduğunu bile fark edemeyebilirsiniz.

Irkçılık bir bilgilenme değil, bir zihniyet meselesi. Zihniyet değişmediği sürece bilgi artışı da ancak artan bir ırkçılığı ifade ediyor. Öte yandan kendisinin farkında olmayanların kendi ötelerinde ırkçılık aramaları sadece bir ‘siyasete’ karşılık geliyor. Bu ‘anlama kaygısı olmayan bir değiştirme siyaseti’ ve bilimsel verileri kullansa da aslında bilimsel bir duyarlılığa sahip değil. Buna karşılık ‘değiştirme kaygısı olmayan bir anlama çabasından’ da söz edebiliriz ve galiba Türkiye’nin asıl ihtiyacı bu. Çünkü doğru siyaset, yani ötekine dokunan, onunla konuşan, onunla birlikte değişmeye razı olan siyaset ancak böyle bir temel üzerinde oluşturulabilir. Aksi halde sürekli doğru önermeler yapan, eli temiz bir ahlakçılığı ‘siyaset’ sanmaya devam ederiz.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum