İran esintileri

26.06.2009 18:44

Leyla İpekçi

Üç yıl kadar önce, nükleer çalışmaları nedeniyle İran’a yönelik siyasi baskıların giderek arttığı bir dönemde İran’a gitmiştik.

İran’la işbirliği yapan veya bu ülkede faaliyet gösteren Bank Suisse gibi Batılı kuruluşların artan ekonomik ambargo tehditleriyle işlerini durdurması veya durdurmayı planlaması sık sık gündeme geliyordu. İran’ın nükleer çalışmalarını sabote etmek için İsrail’in ABD ile pazarlık yaptığı haberleri de yayılmaktaydı.


BBC
’nin o günlerde yayınlanan bir anketine göre dünyaya en olumsuz etki edenler sıralamasında İsrail’in hemen ardından İran geliyordu. (27 ülkede 28 bin kişiyle yapılan araştırmaya göre sonraki sıraları da ABD ve K. Kore almıştı.) Fakat İran’da bu nefreti ve düşmanlığı besleyecek pek bir şey bulamadım.

Dünyaya pek çok medeniyet armağan etmiş köklü İran kültürünün pek az merak edilmesi, ABD’nin o vakit yoğunlaştırdığı antipropagandalarla birleşiyor olmalıydı. Şiraz ve İsfahan’a yaptığımız geziler sırasında, tarihî Persepolis’de bile Japon turistler ve birkaç Alman grup dışında pek ‘meraklı’ yoktu zira.

Cuma günü, İsfahan’da cami –kadınların da yoğun katılımıyla- hıncahınç dolmuştu. Kalabalıktan ve muhteşem mimariden kaynaklanan derin bir huşu oluştu. Namazdan sonra imam, cemaate “kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail” sloganları attırmayı ise unutmamıştı.

Rejimleriyle veya başörtüleriyle hiçbir sorunu olmadıklarının altını kalınca çizdikten sonra, aşırı milliyetçi söylemleri pekiştiren düşmanlıklara ima yoluyla da olsa itiraz ediyordu kimi İranlılar.

Bize ‘kadını tesettüre kapatmış gerici İran’ olarak anlatılan bu ülkede, aksine, hayatın her alanında kadınların ağırlığı, baskınlığı hissediliyordu. Gerek vücut dillerinde, gerek konuşma biçimlerinde ve kendilerini ifade ediş yöntemlerinde daha ilk andan kendini belli ediyordu bu durum. Hüseyn’in katledilişi üzerinden Hz. Fatıma’nın imgesinin her daim güçlü olduğunu da söylemekte yarar var.

Safevi hükümdarlarının saray yaşantısı ile kamusal alandaki yaşantısı arasında çok büyük bir fark olduğunu öğrendiğimde, siyaset ‘erk’inin kamusal alana neden bu kadar kafayı taktığını da anlar gibi olmuştum:

İktidar, her daim dışarıda olmak, bütünümüze dış kabuğumuzdan hükmetmek istiyordu. Bu nedenle halkın iç yaşantısında ne olursa olsun, önemli olan dışarıdaki yaşantıya hâkim olmak, onu bir tahakküm modeli haline getirebilmekti.

Bu yüzden, devrim muhafızlarının bazı ‘skandal’ sayılabilecek olayları –geniş kitlelere yayılıp başkalarını da etkilemesin diye- görmezden geldiğine tanık olduğumda pek şaşırmadım. İran’da ‘ev içleri’nin her türlü ‘dip akım’ın merkezi olduğu zaten biliniyordu.

Ahmedinecad yönetimi de nihayetinde, kadınların dış kabuğu olan tesettürle uğraşacaktı en fazla. Kalplerindeki imanın ölçüsüyle değil.

Petrolden pirince ve hububata dek devlet sübvansiyonu uygulanıyordu İran’da. Bunun ardında halkı devrimin yönetimine bağlı tutmak gibi bir kaygı da yer alıyordu sanırım. Örneğin bir buçuk dolarlık benzini sübvanse ederek halka 15 sente satıyordu devlet.

Bu ‘eliaçık’ uygulamalara rağmen, epey de tartışma vardı. Zaten gündemin ilk sıralarında özelleştirme tartışmaları yer alıyordu. Ahmedinecad’ın katı muhafazakâr uygulamaları da sonradan rejim karşıtlığını değilse bile, hükümete karşı itirazların gürleşmesine yol açacaktı. Özellikle de gençler ve sanatçılar arasında.

Emperyal niyetlilere hemen herkes tepki duyuyor ve bunu dile getiriyor olsa da, hayatın içinde Lipton’u, Coca Cola’yı, Nescafe’yi gördükten sonra, pek çok Batılı markanın ilanlarıyla yayınlanan dergilere baktıktan sonra ve bazı eşyaların üzerindeki ‘American standart’ damgasını fark ettiğimde durumu daha iyi anladım:

Hayatın koordinatları, nefret söylemini ideolojileştirerek yaşatmayı uzun süre beceremiyordu. Halkın dili siyasetin diline baskın geliyordu ister istemez. Tahran’daki beş yıldızlı otel görevlisinin övünerek “Amerika’da çalıştım” sözünü duyunca artık gülümsemiştim ben de.

“Türkiye’den geliyoruz” dedikçe derhal “Antalya” şeklinde yanıt veren İranlılarla konuşurken –daha pek çok izlenim de edindikten sonra- şunu da düşünmüştüm:

İç özgürlüğüne ‘mümince’ yaşamakla kavuştuğunu gören ama devletin çeşitli organlarının katı otoritesi altında yaşayarak giderek tutsak düştüğünü fark edenlerin sayısı artıyor olabilirdi.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim