1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. İran, Devrim’ini yiyor
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

İran, Devrim’ini yiyor

A+A-

Tunus'ta işportacılık yaparak geçimini sağlayan genç adam Muhammed Buazizi'nin Tunus polis ve zabıtasının hukuksuz ve adaletsiz uygulamaları karşısında kendisini yakarak intihar girişiminde bulunmasının üzerinden 5 yıl geçti. 17 Aralık Türkiye tarihinde 2 yıl önce girişilen en enteresan darbe girişimini ifade ediyor artık, ama 5 yıl önce aynı gün Bu Azizi'nin gerçekleştirdiği eylem sonrasında sokaklara dökülen Tunuslıların tepkisi üzerine 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin bin Alinin ülkeyi terk etmek mecburiyetinde kalacağı devrim süreci başlamıştı. Tunus'tan diğer Arap ülkelerine sıçrayan kitlesel mobilizasyon Mısır'da da 30 yıldır ülkeyi askerî bir diktatörlükle yöneten Hüsnü Mübarek'in sonunu getirmişti.

Birçok Arap ülkesinde ifade özgürlüğü, demokratik hakların gelişimi, karar verme süreçlerine katılım gibi taleplerle gelişen Arap Devrimlerinin en kritik uğraklarından birisi Suriye oldu. 1963'ten beri ülkede sürmekte olan Baas rejimine ve onun 1970 yılından beri müşahhaslaşmış hâli olan Esedler yönetimine karşı Suriye halkının sivil ve demokratik kitle gösterilerinin başlamasının üzerinden de neredeyse 5 yıl geçmiş bulunuyor.

Barışçıl kitle gösterilerinin başlamasının ardından oldukça sert bir tepki veren Beşar Esed rejiminin şiddeti tırmandırarak muhalefeti korkutup bastırma stratejisini izlemesi neticesinde bir iç savaş halini alan Suriye'deki durum, krizin uzaması neticesinde küresel bir fay hattı haline dönüştü. Artık Suriye'de Beşar Esed denildiğinde Beşar Esed'den değil, Rusya ve İran'dan bahsedildiği bir hakikat. “Geçiş sürecinde Beşar Esed de masada olmalı” argümanının ifade ettiği şey, Suriye siyaseten yeniden biçimlendirilecekse bu Rusya ve İran dışarda bırakılarak gerçekleştirilemez düşüncesidir.

Rusya'nın Suriye politikası üzerinde, özellikle Türkiye sınırında gerçekleştirdiği katliamlar ve işlediği insanlığa karşı suçlar dolayısıyla geçtiğimiz haftalarda durmuştuk. “Müslüman” bir ülke olma vasfıyla bölgede bulunan İran'ın pozisyonunun çözümlenmesi üzerinde ise ayrıntılı biçimde durmadık.

İran İslâm Devrimi, tüm İslâm coğrafyasında içerdiği evrensel mesajlarıyla bir heyecan yaratmıştı. Humeyni'nin İslâm toplumlarına dönük birlik mesajları, Şiî düşüncesi ile Sünnî inanışı birbirine yaklaştırmak için yetersiz de olsa gösterdiği çaba İslâm dünyasının Şiî olmayan unsurları tarafından dikkatle izlendi.

Öyle ki İran İslâm Devrimi'nin ilk zamanlarındaki evrensel mesajlar ve devrimci ruh sadece İslâm dünyasında değil, Batı dünyasının saygın entelektüellerinde de ilgi uyandırdı. Michel Foucault daha 1978'de İran'daki İslâmî harekete açıkça sempati ile yaklaşmaktaydı. Ancak devrimden bir süre sonra hayal kırıklığını ifade edecekti.

İran Devrimi'nin en net sloganı “ezilenler”in yani “mustazaflar”ın yanında olmaktı. Bu sloganın içeriğinin Humeyni döneminde tam manasıyla doldurulduğunu söylemek zor. Ancak Humeyni'nin devrimi kurumsallaştırma kaygısıyla hareket ettiği dikkate alınırsa iç politikadaki bir takım gelişmelerin ve İran-Irak Savaşı'nın da etkisiyle “mustazaf” anlayışının evrensel vurgularının dış politikada uygulanmasını zorlaştırdığı iddia edilebilir.

Humeyni'nin ölümünden sonra ise net bir biçimde Fars milliyetçiliği yönelimi gösteren, bölge politikalarında Şiîlik vurgusunu çok daha net bir biçimde yapan bir İran yönetimi söz konusu oldu. Öyle ki, zamanla İran'ın bölge politikası Şiîlik ve onun kültürel arka planını besleyecek unsurların diğer unsurlara karşı desteklenmesi biçimini almıştır. Bu politikanın zaman zaman Irak, S. Arabistan ve Yemen gibi ülkelerin iç politikasını şekillendirme ya da iç politikalara ayar verme kaygısıyla da kurgulanması söz konusudur. İslam Devrimi iddiasına sahip İran'ın bırakınız evrensel bir mesajı yüklenmesini, İslam içinde bile ayırımcı, ayrılıkçı ve mezhepçi bir cendereye sıkışmış durumda.

İran'ın Suriye'deki politikasının temel motivasyonlarından birisini de bu mezhepçi bakış açısı oluşturmaktadır. Bu çerçevede Suriye'deki iç savaşa ilk dışardan müdahale İran'dan gelmiş oldu. İran'ın bu yaklaşımı İslâm dünyasıyla arasındaki mesafeyi açtı. Daha da önemlisi ise İran'ın izlediği politikalar bölgede ilerleyen dönemde olabilecek en kötü felaket senaryosunun, yani mezhep mücadelelerinin tohumlarını attı.

Bu çerçevede İran'ın Suriye'deki kırmızı çizgisinin kendi halkından 400 bin insanın kanını elinde taşıyan Beşar Esed'in şahsına indirgenmiş olması büyük bir garabet. Esed'in siyasî geleceğini İran'ın kırmızı çizgisi olarak ilan eden Ali Hamaney'in danışmanı Ali Ekber Velayeti İran'ın İslâm dünyasına karşı ahlâkî olmayan pozisyonundaki sürekliliğe işaret ediyor.

Nükleer programı sebebiyle tüm dünyanın ambargosu altındayken Türkiye'nin diplomatik çabalarıyla sisteme tutunan İran'ın Türkiye'ye dönük hasmane tavrını ise tarih kaydetmektedir. İranlılar Batı ile vardıkları nükleer mutabakatın taşlarını Türkiye'nin döşediğinin farkındalar.

Türkiye'nin bu misyonu İranlı karar vericilerde samimi duygular uyandıracağına enteresan bir eziklik psikolojisi geliştirmiş. İran'ı İslam'la şereflendiren Hz. Ömer'e teşekkür hissi duyulacağına tam bir nefret söyleminin konusu haline gelmiş olmasındaki tuhaflığı da hala anlayamamış olmanın saflığıyla biz Türkiye'ye karşı üretilen travmatik politika ve söylemleri anlamlandırmaya çalışıyoruz galiba.

Buna rağmen, şimdilik hatırlatalım ki, İran'ın Obama'nın “vaziyet etme” rejimiyle vardığı mutabakatın akıbeti henüz netleşmiş değil. Yeni bir ambargo dalgasında neyle karşılaşabileceklerini kestirmek güç.

İran Suriye, Irak ve Yemen'de yürüttüğü politikalarla Müslüman dünyasından uzaklaşıyor. Bu haliyle İran yönetimi çok açık bir biçimde Humeyni'ye ve İslâm Devrimi'ne ihanet ediyor. Devrim'den sonra, çocuklarını büyük bir hızla yemeye başlamıştı zaten, şimdi Devrim'den geriye kalan ne varsa onları da yiyip bitirmiş oluyor.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT