Irak bölünmeye gidiyor

10.04.2008 05:27

Samir Salha

Amerikan ve İngiliz birliklerinin desteğiyle, Irak hükümetinin Basra'nın kontrolünü ele geçirmek maksadıyla 25 Mart'ta Mukteda el Sadr'a bağlı milislere karşı başlatmış olduğu operasyon her ne kadar sınırlı bir düzeyde devam etmekteyse de Irak Başbakanı Nuri el Maliki'nin “Mehdi Ordusu”na verdiği ültimatomun süresinin bitmesiyle birlikte Irak'ın yeni bir kardeş kavgası ile karşı karşıya kalacağı kesindir.

Irak'ın en büyük ikinci kenti, Şii toplumun yoğunlukta olduğu ve ülkenin en önemli petrol ihraç üslerinden bir merkez konumunda olan Basra, 2003 yılındaki Amerikan müdahalesinden sonra Şii gruplar arasında bir çekişme noktası haline gelmiş ve merkezi hükümetin bu müdahalesine rağmen Sadr şehrin büyük bir bölümünü kontrolü altında tutmayı başarmıştır. 1000'e yakın kişinin hayatını kaybetmesi sonrasında el Sadr'ın milislerine çatışmaya son verip şimdilik evlerine dönmeleri çağrısında bulunması ile operasyon sona ermiş gibi gözükmekteyse de hükümetin bu harekattan büyük zarar gördüğü açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Dahası operasyona katılan Irak ordusunun bir bölümünün Mehdi Ordusu saflarına katılmasıyla ABD'nin Irak ordusunun yeniden yapılandırılması için harcadığı 25 milyar doların pek de bir işe yaramadığı anlaşılmıştır.

1993'te oğlu ile birlikte bir suikasta kurban giden, Şii toplumun önde gelen imamlarından Muhammed el Sadr'ın dördüncü oğlu olan, henüz molla mertebesine erişmemesine rağmen ün kazanan, katı kişiliğinin de etkisiyle önemli bir güç sahibi olan, kendisini özgürlük savaşçısı ilan eden ve Amerikan ordusunu işgalci olarak niteleyip, büyük sempati toplayan, İran'dan aldığı güçle yoksul Irak Şiilerini maddi ve manevi yönden destekleyip yanına çekmeyi başaran, 2003'te dini lider Abdülmecid el Hui'nin öldürülmesi suçlamasıyla karşı karşıya kalan Mukteda el Sadr bugün özellikle Güney Irak'ta sözü geçen bir otorite konumuna gelmiştir.

IRAK ÜZERİNDEN İRAN HESABI

Aslında Basra'da patlak veren olaylar, Sadr'ın, 2005 yılında yine bir Şii lider olan ve Irak Yüksek İslam Konseyi temsilcisi Adel Abdulmehdi karşısında Maliki'ye destek vermiş ve hükümeti kurmasında önemli bir rol oynadığı halde, bugün gelinen durum bu desteğin yerini, Maliki'nin politikaları karşısında hükümeti düşürme çabalarına bırakması Nuri el Maliki'nin bizzat çatışma bölgesine giderek operasyonu yönetmesi, harekatın basit bir güç gösterisi olmadığını, aksine ülkenin siyasal ve ekonomik kontrolünü ele geçirmek, yeniden yapılandırılmasını sağlamak hususunda ciddi bir eyleme geçildiğini göstermektedir.

Basra operasyonu çok boyutlu bir özellik taşımakta olup, yalnızca Irak içerisindeki güç odakları arasındaki hesaplaşmayla ilgili olmayıp; aynı zamanda giderek ısınan İran-ABD baro-metresinin hareketliliğinin yansımasıdır. Nitekim:

İran Devlet Başkanı Ahmedinejad'ın iki ay önce Irak'a yönelik gerçekleştirmiş olduğu ziyarette Maliki'yi destekleyen açıklamalarda bulunması,

Necef'in önde gelen Şii din adamlarından Ayetullah Ali Sistani'nin de Maliki'den yana tavır aldığı ve Mehdi Ordusu'nun silahsızlandırılmasını istediği yönündeki haberlerin yayılması,

ABD Başkan Yardımcısı Cheney'nin Bağdat'taki görüşmelerde Irak'ta yaşanan şiddet ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirecek yönlendirmeler içerisine girmesi,

Amerikan Kongresi'nde Irak'taki son duruma ilişkin bir rapor sunan General David Petraeus'un “Irak'tan çekilme planlarının askıya alınması gerektiğini” açıklaması ve Amerika'nın Irak büyükelçisi Ryan Crocker'ın “Irak'ta yaşanan istikrarsızlıktan dolayı İran sorumludur” sözleri, Basra merkezli krizin daha da büyüyeceğini ve giderek daha büyük bir çıkmaza sürüklenmekte olduğunun kanıtı niteliğindedir.

Bush yönetimi, her ne kadar, operasyon kararının Maliki hükümetinin inisiyatifi ile gerçekleştiğini iddia etmiş ise de, ABD'nin bu harekata verdiği açık destek, Washington'nun bu girişimde payı olduğunu açık bir biçimde ortaya çıkarmıştır. Bush yönetimi yaklaşık 90 bin kişiden oluştuğu telaffuz edilen ve el Kaideye karşı önde gelen Sünni aşiret mensuplarından kurulan “El Sahva” milis gücüne benzeyen, kendi denetimi altında Şii eksenli bir ordu kurulmasının sağlanması ve bunun önünde en büyük engel olarak gördüğü Mehdi Ordusu'nu ortadan kaldırmaya yönelik planı, Basra harekatının diğer bir nedeni olarak karşımızda durmaktadır..

Operasyon ABD ile İran arasında son iki yıldan beri bölgede şiddetini artıran rekabet ve çekişmenin bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Basra Harekâtı, 2006'da Güney Lübnan savaşında, Amerikan destekli İsrail Ordusu ile İran'ın desteklediği Hizbullah güçleri arasında yaşanan ve Hizbullah'ın zaferi ile sonuçlanan savaşın bir rövanşı niteliğindedir. Bush-Maliki hamlesinin özgür Irak adına yapıldığı söyleminin gerçeği yansıtmadığı, günlük 1,5 milyon varil petrol üretimi ile ülkede çıkarılan petrolün üçte ikisini sağlayan Basra'nın sahip olduğu ekonomik potansiyel düşünüldüğünde bu harekâtın arkasındaki asıl amacın ne olduğu ortaya çıkmaktadır.

Sadr'ın “Irak'ın yeni diktatörü” olarak nitelendirdiği Maliki açısından Basra Harekâtı'nın arkasında yatan esas neden ise ülkede 2005 yılında gerçekleşen seçimde kaybettiği siyasi itibarı geri alarak gelecek Ekim ayında yapılacak yerel seçimlere güç toplayarak girmek ve 10 bini her an bir savaşa hazır durumdaki 60 bin kişilik son derece örgütlü bir teşkilat olan Mehdi Ordusu'nun başta Basra olmak üzere Irak'ın güneyinde giderek etkili hale gelen Sadr'ın önünü kesmeyi planlamaktadır.

Şiiler'in, Basra'nın petrol kaynaklarının öneminin yanısıra kutsal yerlerin kontrolü ve bu yerler için yapılan ve büyük bölümü Mehdi Ordusu'na giden bağışların toplandığı Beytülmal kasasından daha fazla pay almak istemeleri bu şehre yönelik mücadelenin arkasında yatan diğer bir nedendir. Dahası, operasyona destek veren Şii aşiretlerden 10 bin kişiyi orduya alması, Irak ordusu dışındaki tüm milis güçlerinin dağıtılması ve bunu kabul etmeyenlerin yerel seçimlere katılamayacağı yönündeki tehdidi Maliki'nin bu planı gerçekleştirmekte ne denli ısrarlı olduğunu göstermiştir.

Maliki'nin, hiç kimsenin kanun üzerinde olamayacağı ve Irak ordusu dışında bir askeri güce izin verilemeyeceğini açıklamasına karşı Sadr'ın silahı ancak ve ancak ülkenin önde gelen Şii din adamlarının talebiyle bırakacakları yönündeki son manevrası iki taraf arasındaki ihtilafın ne derecede derin ve uzlaşma sağlanmasının güç olduğu ve Basra savaşı için düğmeye basıldığı ve böylece ciddi bir hâkimiyet mücadelesinin yaşanacağının sinyalleri verilmiştir.

Geçtiğimiz yıl hükümeti oluşturan koalisyondan çekilen Sadr, bu durum karşısında yeni stratejiler geliştirmekten geri kalmamıştır. Bu çerçevede parlamentoda kendisini destekleyen 30 milletvekilinden oluşan grup, Dava Partisi li-deri İbrahim el Caferi, Irak eski Başbakanı Eyyad Allavi ve Sünni lider Salih Almatlak'ı kapsayacak şekilde geniş katılımlı ve 100 milletvekilinden oluşan bir muhalefet cephesi kurarak, Başbakan Maliki'yi düşürmek için harekete geçmiştir. Görüldüğü gibi, Maliki'nin giriştiği bu operasyon geri dönüşü olmayan bir biçimde Abdülaziz el Hâkim, Nuri el Maliki ve Mukteda el Sadr arasındaki parçalanmaları, kişisel hesaplaşmaları, ihtilafları ve iktidar mücadelesini su yüzüne çıkarmıştır.

KONFEDERASYONA DOĞRU

Yaşanan güç mücadeleleri sonrasında ABD'nin baştan itibaren savunmuş olduğu konfederasyon niteliğindeki yönetim tarzına geçişin gerçekleşme ihtimalinin hiç de uzak olmadığı, 2005 yılında Irak'ta yapılan genel seçimlerle ilgili “ülkede demokrasi adına tarihi bir dönüm noktası ve Arap ülkeleri için önemli bir fırsat kapısı” değerlendirmesinde bulunan Bush'un bir kez daha yanıldığı ve de yanıltmaya çalıştığı son iki yıldır yaşanan gelişmeler sonrasında görülmüş olup; Irak'taki çatışmaların yakın zaman içerisinde kolay bir şekilde bitmeyeceği anlaşılmıştır.

Kanaatimizce Şiiler arasındaki mücadele henüz yeni patlak vermiş olup, arkasından ülkedeki diğer grupları da sürükleyecek daha büyük savaşları beraberinde getireceği, bu anlamda bir kırılma noktasına gelindiği ortadadır. Buna bir son verilmediği takdirde yaşanan çatışmalar daha da alevlenecek olup, Şii grupların ülke yönetiminde sahip oldukları etkinliğin diğer güçler nezdinde kaybedilmesine neden olması bir yana; tüm Irak'ı etkisi altına alacak bir iç savaş tehlikesini beraberinde getireceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu se-beple Irak'ın geçmişinden gelen, çaresizliği vurgulayan “bade harabul Basra” (Basra harap olduktan sonra) sözünde ifadesinin bir kez daha tekrarlanmaması için Şii liderler durumun ciddiyetini gözönünde bulundurarak uzlaşma yolunu seçmeli ve ülkenin çıkarını ön planda tutan diğer güçlerle işbirliği içerisine girerek “kable harabul Basra” (Basra harap olmadan) barışçıl ve çatışmadan uzak politikalar oluşturmak zorundadırlar.

Yeni Şafak gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim