İplikler pazara çıkıyor, ama kimin ayağına dolanıyor?

05.12.2010 14:49

Nazife Şişman

İnternetin, herkesin ipliğini pazara çıkaran bir teknoloji olduğu kanaati pekişti, Wikileaks'in son yayınlarıyla birlikte. Bazılarına göre AK Parti'nin, bazılarına göreyse diplomasisini dedikodular üzerine bina eden ABD'nin ipliğiydi pazara çıkan.

Hiçbir bilginin gizli kapılar ardında kalamayacağına, kimsenin iktidarını buna güvenerek kurmaması gerektiğine vurgu yapıldı. Amerika'nın iktidarı mıydı zayıflayan, yoksa CIA'in bilgi servis ederek yaptığı manipülasyonların, internet teknolojisi kullanılarak yapılan bir güncellemesi miydi karşımızdaki? "Net" için net bir cevabımız yoktu.

Başbakan eteklerdeki taşların dökülmesini beklemekten yanaydı; ama taşlar malumat yığını olarak üzerimize yıkıldı. Daha bilmem kaç bin belge bekliyordu üzerimize boca edilmek üzere. Peki, demokrasiye giden yolları döşeyen aynı taşlar değil miydi bunlar? Dünya vatandaşları, daha doğrusu "netdaş"lar olarak bilgiye erişimimizin sınırsızlığı, özgürlüğümüzün garantisi değil miydi? Bizi demokrasi ve barışa götürecek özgürlüğün?

"Bilgi otoyolu"nda kazalar

İnternet yaygınlık kazanmaya başladığında bilgiye çok hızlı bir şekilde ulaşılabilecek bir otoyola benzetilmişti. Kimsenin bu otoyolda gidenlerin hızını kesmesi mümkün görünmüyordu. Fakat devletler başta olmak üzere pek çok kurumun bu bilgi akışına engel olabileceği, bu bilgileri bir iktidar aracı olarak kullanabileceği ortaya çıktı.

Mesela ABD internetten istihbarat topluyor, e-mailleri terör ve ABD düşmanlığını tespit edeceği birtakım anahtar kelimeler üzerinden robotlar aracılığıyla ya da manuel olarak tarıyor. Çin, Google'a erişim üzerinde büyük siyasal çatışmalar yaşıyor, izinsiz internet bağlantısı kuranları korsan ya da hain olarak niteliyor. AB düzenlemeleri, grupları kontrol edebilmek için sosyal paylaşım sitelerini satın almaya izin veriyor. Güvenlik güçleri, Tweeter üzerinden örgütlendiği iddia edilen İran'daki "yeşil devrim" protestolarına katılanların paylaşılan fotoğrafları üzerinden tespit yapıyor.

Büyük şirketler acımasız rekabetlerine net üzerinde yeni formlar kazandırıyorlar. Sadece iyi bilgi dolaşmıyor, sadece beyaz balinaları kurtarma amaçlı uluslararası dayanışmalar oluşmuyor, silah ve uyuşturucu tacirleri de insan tacirleri de ağ üzerinden yeni yollar buluyor. Yani karşımızda olan tarihi bir kader ya da teknolojik bir zorunluluk değil. İnsanlığın eskiden beri yaşadığı çatışmalar şimdi bu yeni zeminde cereyan ediyor.

Manuel Castells "iletişimi yeni internet toplumunun kamusal mekânı" olarak tanımlıyor. Evet haklı, yirminci yüzyılda ulus devletlerin çizdiği sınırlar içinde yaşayan ve insan hakları, sendikal haklar gibi düzenlemeleri bu zemin üzerinden talep eden vatandaşlar, artık küresel bir dünyada adeta "netdaş"lara dönüşmüş durumda.

Ama "netdaşlık" sörf özgürlüğü kazandırırken neleri alıp götürüyor? Ya da sörf özgürlüğü ve internet erişiminin sınırsızlığı, demokrasinin, asıl önemlisi adaletin garantisi midir? İletişim fetişistleri bu soruya olumlu cevap veriyorlar. Castells de geçen yıl interneti Nobel barış ödülü için öneren "Wired" dergisinin kurucusu Nicholas Negroponte de, iletişimi fetişleştiren bir yaklaşıma sahipler.

Halbuki Zygmunt Bauman'a göre realite bu "iletişim fetişistleri"nin çizdiği tablonun tam tersi özellikler gösteriyor. Güçlü bir enformasyon akımı, demokrasi nehrinin akışını hızlandırmıyor; tam aksine civarlarda birikintilerden oluşan yapay göller oluşturuyor. Bu enformasyon akımı ne kadar güçlüyse demokrasi nehrinin yatağının kuruması o kadar olası. Çünkü internet sörf yapmak için mükemmel bir araç, fakat derine dalmak için kesinlikle uygun değil. İnternet dünyasında faydalı olan taneleri çerçöpten ve samandan ayıklayacak eleği henüz bulmuş değiliz. Derine dalmaya hiç fırsat bulamadan devamlı yüzeyde 'sörf' yapmaya mahkûmuz artık.

Paul Virilio, enformasyon bombasının insanlık için nükleer bombadan daha tehlikeli olduğunu söylemişti. Wikileaks patlamasıyla birlikte "her şeyi bilme"nin nasıl da "hiçbir şey bilmeme"ye tekabül ettiğini açıkça tecrübe etmiş olduk. Çünkü bilgi, insanın gözünü aydınlatarak görüşünü güçlendirir; oysa bombanın etrafa saçtığı malumat yığını, ya gözümüze şarapnel olarak saplanır ya da kaldırdığı toz dumanla görüşümüzü tamamen kapatır.

İnternet teknolojisi 1990'lı yıllarda bir barış ve demokrasi havasının esmesine neden olmuştu. Online oy uygulaması, Wikipedia gibi paylaşım siteleri üzerinden bilginin demokratikleşmesi, iletişimin hızlanması, sivil toplum ağlarının internet üzerinden çok kolay ve hızlı organize olabilmesi vb. Tüm bunlar internetin demokrasi, sivil toplum ve insan hakları ile ilgili alanlardaki araçsal önemine işaret eden uygulamalar olarak görüldü.

İnternetin yükselişi ve bloglar, Wikipedi, YouTube gibi katılımcı Web'in ortaya çıkışı, bilginin üretimi ve dağıtımına tamamen farklı boyutlar kazandırdı. Bu web sitelerindeki katılımcılar, bilgi ve fikirlerini paylaşmaya, web içeriğini, ürünleri, mekânları ve insanları oylamaya davet ediliyorlar. Katılımda eşitlik vurgulanırken aslında bilginin gerçeklikle irtibatı meselesi reyting sistemlerine ve "kamuoyu ortalama"sına havale edilmiş, ehliyet ve icazetse tamamen göz ardı edilmiş oluyor.

Web'de sadece bilgiler depolanmıyor, aynı zamanda birtakım reyting ve tıklanma sistemleri üzerinden derecelendirmeler yapılıyor. Mesela "Sizin aradığınız kitapla ilgilenenler şunlarla da ilgilendi" şeklindeki bilgilendirme notları, enformasyon çölünde kaybolmamanız için size link değeri üzerinden bir yol gösterme iddiası taşıyor. Aslında bunlar insanları ve oylanan temaları birbirine bağlayan, gruplandıran, değerlendiren araçlar. Değerlendirme böyle ölçütler üzerinden olduğuna göre, web'de itimat edilebilir bilginin ölçüsü bu mudur? Ya da başka kriterler devreye girecek midir? Bu henüz cevaplandırılmamış bir soru.

"Tık"layarak "kın"amak

Diğer taraftan internet, birbirine yakın düşüncelere sahip insanları buluşturan bir araç. Sivil toplum örgütleri; internet üzerinden daha kolay organize olabiliyor. Haksızlıklardan haberdar olmak ve onları engellemek için örgütlenmek açısından teknolojik bir kolaylık sunuyor internet. Ama nasıl ki telgraf ve telefon, iletişimi kolaylaştırmalarına rağmen ne savaşları durdurabilmiş ne zulme son verebilmişlerse, internet teknolojisi için de durum aynı.

Açılan bloglarda, sitelerde pek çok konuyu konuşup duygu ve düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz. Ama söylenen sözleri gerçekleştirmek söz konusu olduğunda internet sizi etkin ve aktif, daha doğrusu ahlaki bir müdahil kılıyor mu? Ya da tam tersine günümüz bilişim ve iletişim teknolojilerinin depolitize eden bir özelliğe sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Milyonlarca blog ya da web site açarak insan hayatını ve şartlarını değiştirmek mümkün müdür?

Bu soruların cevabı, "duyarlılık ve farkındalık yaratma" masalına rağmen ne yazık ki olumsuz. Paylaşım sitelerinde, bloglarda zaman geçiren insanlarda uzun vadede bir hareket illüzyonu ortaya çıkması da muhtemeldir. Yani gerçekte bir şeyleri değiştiren bir aksiyon, bir hareket değil de bir hareket izlenimi. "Bir protesto metnini imzaladım. İki yüz bloggerla irtibata geçtim. Ben aktifim." Böyle düşünebilir insanlar. Bauman böyle ifade ediyor düşüncelerini; internet ve siyasal aktivizm ya da sivil tepki arasındaki ilişkiyi değerlendirirken. Somut bir örnekle de destekliyor düşüncesini: Irak savaşına karşı internette binlerce imza dolaştı. Ama siyasetçiler bunu görmezden gelebildiler.

İnternet, üzerinde daha uzun süre toplumsal, siyasal analizler yapmaya devam edeceğimiz yeni bir teknoloji. Ama şunları net olarak biliyoruz: Tıklamakla savaşı engelleyemeyiz. Haberdar olmakla bilgiye ulaşamayız. Enformasyon, özgürlüğümüzün garantisi değil. Tam tersine onu berhava eden bir bombaya dönüşebilir. Klavyenin hijyenik mesafesinden insana, hakka ve adalete giden yollar, pazara çıkan iplere, eteklerden dökülen taşlara takılabilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim