’İnsana en yakın hayvan’lar ve, ’hayvana en yakın insan’lar arasında..

28.03.2011 17:13

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Irak’da Ebû Gureyb Cezaevi’nde Amerikalı işgalcilerce yapılan korkunç işkenceleri, ahlâksızlıkları nasıl unutabiliriz?

Aynı işkenceler, zulümler, ahlâksızlıklar Afganistan’da da tekrarlandı.. Ki, hattâ sivilleri bile zevk için öldürdüklerini itiraf eden ve bu hususta çektikleri fotoğraf ve video görüntülerini dostlarına gösteren bazı Amerikan askerlerin yargılanmasına nihayet başlanmış..

Aynı ahlâksızlıklar, cinayetler ve en sadistçe duygularla, zevk için yapılan işkenceler hattâ öldürmeler nerede yapılmıyor ki?

Geçen yıl Ramazan Bayramı’nda  Kayseri’de,  yaşları 5 ilâ 10 arasındaki üç yavrucağın kaybolmasından sonra yapılan o kadar aramalara rağmen hiç bir iz  bulunamıyan üç yavrucuğun kaatili, daha dün, gelen haberlere bakılırsa, kesin olarak belirlenip yakalanmış ve bizzat o kişinin gösterdiği bir ormanlık alanda, bu yavrucakların cesed kalıntılarına ulaşılmış bulunuyor.. Ve itiraflarından, ’pedophilie/ çocuklara düşkünlük’ şeklinde bir sapkınlığı olduğu anlaşılan kaatil zanlısının bu yavrucukları kendi hayvanî eğilimleri uğrunda öldürüp, Yozgat’taki bir ormanlık alana gömmüş.. Gösterdiği yerde de, elbiseleriyle gömüldükleri anlaşılan o yavrucukların kemiklerine ulaşılmış..

Bu korkunç hayvanlık karşısında insanın kanı donuyor, söyleyecek söz bulamıyor.. Bu gibiler hayvana en yakın insan mıdır, insana en yakın hayvan mıdır?’ sorusunu hatırlatıyor..

Bu gibi alçaklıklar her yerde olabilir..

Ama, burada asıl değinmek istediğimiz husus, ülkelerin iç mes’elelerinde veya ülkeler arası ilişkilerde  askerî, siyasî, ideolojik, itiqadî, felsefî, vs. etkenlerle hele de çatışma dışındaki sivil insanların bile mâruz kaldığı zulüm, işkence ve ahlâksızlıklar..

Filistin’de, 60 yıldır yapılanlar nedir?

Afrika’da, Latin Amerika’da, Kafkas’larda, Keşmir’de sadece şu son asırda bile, onyıllar boyunca, ne korkunç işkenceler, ahlâksızlıklar yapıldı..

Ya, bir de rejimlerin kendi iç bünyelerindeki kavgalarda, iktidar savaşlarında, aynı ülkenin insanlarının ideolojik çatışmalarda karşıtlarına revâ gördükleri işkenceler ve ahlâksızlıklar?

Ki, durum, müslüman toplumlar açısından da çok farklı değildir..

Osmanlı saltanatı döneminde ve hele de İttihad-Terakki komitacılarının geliştirdikleri zulüm ve işkence sistemleri ve İttihadçı’ların devamı olan M. Kemal’in histerik devrim uygulamalarına, İstiklal Mahkemeleri başta olmak üzere, bütün -sözde- yargılamalara yansıyan korkunç cinayetlerin hesabının sorulması bir yana, dosyaları bile açılabilmiş midir? Nicelerimiz, bu gibi durumları, ’Ee, yeni bir rejim, nizam kurulurken, olacak o kadar..’ diye mâzur görmek ve göstermek durumunda değil midir?

1925 Şubatı’nda Diyarbekir yöresinde patlak veren Şeyh Said Qıyâmı’nda, 1937’de ortaya çıkan, Seyyid Rızâ liderliğindeki Dersim İsyanı’nda kemalist rejime karşı oldukları için öldürülen veya yargı adına idâm olunanların nasıl korkunç muamelelere tâbi tutulduğunu anlamak için, Şeyh Said ve yakın arkadaşlarının da, Seyyid Rızâ ve oğlu ile yakınındaki arkadaşlarının, idâm edildikten sonra, bir de cesedlerinin yakıldıklarını ve geride hiç bir iz bırakmıyacak şekilde yok edildiklerini ve geride bir mezarlarının bile bırakılmadığını hatırlamak yeter, sanırım..

Bunlar birer sembol..

Gerisini siz tasavvur ediniz..

Bunca korkunç zulümler niçin yapılır?

Bütün bunlarda, sadece işkence yapmaktan zevk almak şeklindeki sadist duygular sözkonusu değildir; düşman görülen tarafa mensub olanların şahsiyetlerinin, hâlet-i rûhiyelerinin zulümle, işkenceyle, ahlâksızlıkla aşağılanarak, direnme güçlerinin yitirilmesi ve onların yolunu takib edecek olanlara da korku, dehşet ve gözdağı verilmesi hedefi sözkonusudur..

Bu durumun, sadece bizim toplumumuza aid bir sapkınlık olarak anlaşılmaması için; benzer uygulamaların hemen bütün müslüman coğrafyalarındaki rejim, sınıf ve kabile çatışmalarında ve de -Cezayir’den Pakistan’a, arab diyarlarından Orta Asya ülkelerine kadar uzanan- bütün müslüman coğrafyalarında yaşandığını söylemek bir  büyük iddia veya kehanet olarak alarak görülmemelidir.. (26 Mart günü ulaşan bir habere göre, Trablus’da, Bingazi’den geldiği için gözaltında kaldığı iki günlük süre zarfında güvenlik görevlilerinin her türlü ahlâksızlığına uğradığını ifade eden Îman El’Ubeydî isimli kadının Trablus'daki Rixos Oteli'nin kahvaltı salonundaki yabancı medya mensublarına, maruz kaldığı saldırıları anlatmak istemesi üzerine, ortalığın karıştığı, resmî vazifelilerin, ellerinde bıçaklarla, "Seni hain! Bunları söylemeye nasıl cesaret edersin?" diye kadına saldırdığını yansıtan haberler ilgi çekiciydi.. Bu tartışmanın görüntüleri ise, Associated Press foto muhabirinin kamerasınca kaydedilmişti.. Associated Press ajansı, yaşanan kavgada gazetecilere aid bazı kameraların parçalandığını bildiriyordu..

Ubeydî’nin, yaşadıklarını gözyaşları içinde, ’Tek başınaydım. Viski vardı. Beni bağladılar. Küfrettiler. Her şeyi filme aldılar... Üzerime işediler. Gururumu kırdılar.’  diye anlattığı görülüyor ve Gaddafî’nin memurlarının ise, kadının sarhoş olduğunu iddia ettikleri ve onu feryadlar arasında bir arabaya bildirip hadise mahallinden uzaklaştırdıkları bildiriliyordu.. )

Bu gibi durumların, siyasî veya ideolojik mahiyeti olmayan günlük vukûat sırasında bile, para, imkân ve sair vaadlerle elde edilen asker veya polis gibi güvenlik güçlerine mensub kişiler ve uzatmalı çavuşlar ve gardiyanlar aracılığıyla, ceza ve tutukevlerinde de aynı zulüm, işkence ve ahlâksızlıkların yapıldığını düşünmeli değil miyiz? Bu gibi durumların kendi ülkemizde ve hâlâ da yapılmadığını kim garanti edebilir? Ki, nicelerinin ise, utancından susmayı tercih ederek şahsiyetlerini korumaya çalıştıklarını ve yapılan ahlâksızlıkların üstünü örttüğünü nasıl görmezlikten gelebiliriz?

Sadece, 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nden sonra yapılan zulümler ve ahâksızlıklar için, Diyarbekir Cezaevi bir bir korkunç örnek teşkil etmemiş midir? (BDP m.vekillerinden bir hanım, geçenlerde, ’1981’de, Diyarbekir Cezaevi’ne marksist olarak girdim, kürdçü olarak çıktım.. Çünkü insanlar, mensub oldukları sosyal sınıflara göre de değil, etnisitelerine göre muamele görüyorlardı ve sırf kürd olduklarından dolayı potansiyel bölücü ve terörist olabilecekleri düşünülen insanlara korkunç işkenceler yapılıyordu..’ şeklinde bir söz etmişti..

Düşündürücü değil mi?)

*

Cinayet makinesi halinde çalışan; devlet mi, memuru mu?

Eski ’Özel harekâtçı’lardan olup, ’En az 1000 kişiyi öldürmüşümdür..’ gibi sözleriyle meşhur ve de songünlerde medyada yayınlanan dehşetli beyanlarıyla yeniden gündeme gelen ve 25 Mart günü gözaltına alınıp bir gün sonra serbest bırakılan Susurluk Yargılaması mahkûmlarından olup,  geçtiğimiz günlerde Radikal'e yaptığı açıklamada, 'terörle mücadele' adı altında birçok cinayet işlediklerini, birçok insana işkence yaptıklarını da söyleyen, JİTEM'in de birçok katliâma imza attığını öne süren ve ’Başta Mehmet Ağar olmak üzere, (...) 1993'e kadar 100'den fazla polisin öldürülmesine göz yumdu bu yöneticiler. Cinayetleri hep Dev-Sol'a yüklediler. Hanefi Avcı çözecek bu işi...’ iddiasında bulunan eski Özel Harekâtçı Ayhan Çarkın'ın Taraf’a verdiği ve 26 Mart günü yayınlanan mülâkatta dile getirdikleri itiraf ve iddialardan bazıları tutarsız ise de, yine de üzerinde durulmaya değer... Çarkın, ASALA'nın öldürdüğü iddia edilen büyükelçileri de Derin Devletin öldürdüğünü öne sürmekte ki, bu hiç inandırıcı değil.. Çünkü, bizzat ermeni nasyonalisti ’Gizli Ermeni Ordusu’ ASALA isimli silahlı mücadele teşkilatının  üyelerinden niceleri eylemlerini açıkça destekliyorlar ve bazıları da o eylemlerde ölüyorlar veya sonra cezalandırılıyorlardı..  Bu bakımdan, ASALA’nın bütün eylemlerini T.C.’nin Derin Devlet denilen gizli yapılanmasına vermesi hiç inandırıcı değil..

Şimdilerde, Kullanıldım’ diyen Çarkın'ın sözlerinin bazı bölümlere bakmakta fayda var..

Önce Diyarbakır günlerinizden başlayalım. Orada ne zaman görev yaptınız? (...) Halk, daha sonra neden devletten korkar oldu?

1986-1990 yıllarında. Özel harekâtın ilk giden grubuyduk. Sonra ikinci grup geldi. İbrahim Şahin'in grubu. Onlar özel harekâtı bozdular. (...) Biz jandarmanın uygulamalarına o dönem karşı çıkıyorduk. Köylere giriyorlardı, infazlar. Özel harekâtçı olarak jandarmanın yaptığı uygulamaları yapmıyorduk. Halka çok işkence yapıldı. Diyarbakır Cezaevi'nde b.k yedirdiler halka.

Hepsini asker mi yaptı? Polis bu işlerin içerisinde yok muydu?

Diyarbakır Cezaevi'nin hemen yanındaydı şubelerimiz. Cezaevi, yanında siyasi şube, istihbarat vardı. Hanefi Avcı istihbarattaydı. İstihbarat dediğin işkence yapıyordu. Siyasi şubedeydi. Cezaevi duvarıyla yan yanaydı şubesi. Onun yanında da bizim şube vardı. Cezaevi koridorundan adamlar içeri alınıyor, işkence yapılıyordu. Necdet Menzir o dönem orada müdürdü. Cezaevinden gelen çığlıkları şimdi duyuyorum ben. Kahkaha atıyorlardı.

İtirafçı müessesi de Avcı'nın döneminde başladı sanırım...

İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendi işlerini temizlettiler itirafçılara... Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah'ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 1990'dan sonra oldu. Ben de 1990'da İstanbul'a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TİKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevi'nden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey. (...) Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkililerinin alınması sorgulanması lazım.

Devlet mi polisleri tarattı?

Kağıthane'de beş polis öldürüldü. Çırpıcı deresinde, Şehremini'de, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. (...) Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Avcı sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı'nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiriyorsun, bir bakıyorsun kağıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış. İmzanı atıyorsun. Sonra diyorlar "aferin oğlum devam et" sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye.(...) Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağar'ı, Hanefi Avcı'yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz'ı Ankara'ya çağırdı. "Aman dikkatli olun" falan. Ben, Oğuz'a "Ne diyor bu" dedim. "Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın." O ara Oğuz ile göz göze geldim. "Paraları yurt dışına transfer edin" falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü.

Bak bu siyasi şubede patlayan bomba vardı. Ben oradan kurtuldum. Tüp şeklinde bomba vardı.

17 Mart 1992 tarihinde siyasi şubede patlayan tüp olayını kastediyorsunuz anladığım kadarıyla. 3 kişi ölmüş, 19 kişi yaralanmıştı.

Beş kişi öldü. Bunlar yerleştirdi. Ben eve doğru çıkmıştım. Çocuğumla ilgili bir sorun vardı. Sonra bomba patladı. Televizyonda alt yazı geçiyor. Ayhan Çarkın öldü diye. Kriminal laboratuarında bugün bu olay sorgulansa iş ortaya çıkar. Diyorlar ki bu bombayı itinalı şekilde içi su dolu tanka koyup imha edin. Ama, nedense biri oraya bırakıyor. Şimdi altına bomba koyan zihniyetle nasıl hesaplaşacaksın. (...)

Ömer Lütfi Topal cinayeti de sizin üzerinize yıkılan bir cinayet miydi?

(...)Topal Olayı’nda kimse gelmesin üstüme, özel mahkeme kurulsun Topal Meselesi için. Topal olayını size söylemem. Adalet varsa konuşuruz. O dönem niye konuşmadın diyorlar. Niye konuşayım?

Neden konuşmaya karar verdiniz?

Balyoz Davası'nda 161 subay tutuklandı. 'Hah adalet böyle olur' dedim. O gün kapının kapandığına yeni kapının açıldığına karar verdim. "Savcılar olayları çözecekler" dedim. Bir de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin görevinden alındı. 'Tamamdır' dedim. Artık konuşabilirim. Susurluk'u kimler kapattı? Susurluk soruşturmasını yürüten Aykut Cengiz Engin'di. Şimdi karşı karşıya gelelim. O kapattı. Sedat Karagül vardı hâkim. Metin Çetinbaş vardı. Bunlar kapattı. Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'na söyledim. Böyle yargılama mı olur?

Gazi olayında da isminiz geçti, sonra yalan olduğu ortaya çıktı?

Gazi olaylarını Erzincan'dan çıkartırsınız. İlhan Cihaner dosyasına bakın. Aynı orası gibi. Orada Başbağlar'ı da görürsünüz. Gazi'de beni yüz defa teşhise götürdüler. Ben yapanları biliyorum. (...)  Asala dosyasını niye açmıyorsunuz. Arşivlere girsenize. Büyük elçilerimizi kim öldürdü?

Kim öldürdü?

Çatlı bu Ermeni meselesinde kullanıldığını anladı. Bizim büyükelçilerimizi öldürenler yine bunlardır. Bu Dağlık Karabağ'a kadar uzanıyor. Orada da bir Ergenekon var. Ermenilere saldırıyoruz değil mi? Bir katliam yapıp fotoğraflarını çektin mi iş Ermeniye kalır. Çiller döneminde bu adama her türlü yetki verildi. Her türlü pasaport verildi. Bu, arşivlerde var.

Mesut Yılmaz diyor ki "12 Mart’ta ne oldu açıklayamam, devlet sırrı." Ne devlet sırrı. Siyasilerin de içinde olduğu bir şebeke bunlar. Ben Mehmet Ağar'la adalet huzurunda yüz yüze konuşmak istiyorum. Herkes gelecek oraya.. Burada ben haklıyım demiyorum. Katil mi istiyorsun? Burada, ben katilim. Ama bir sürü namussuzun dosyasını yanıma koymuşlar. Adam burada (İstanbul’da) katliâm yapıyor. Sahte belgeyle, kadrosu Diyarbakır'da..

Kim bu kişi, hangi katliam?

(...) Hangi olay olduğunu mahkemede söylerim. Onu orada söylerim. Bu olay ortaya çıkar. Sonra Hizbullah operasyonu oldu İstanbul'da. Allah korudu, ben orada yoktum. Velioğlu'nun ölü ele geçirildiği söylenen operasyon. Ona çatışma mı diyorsun. Ne çatışması. Git bilirkişilere nerede çatışma olmuş, nerede infaz olmuş ortaya çıkar. Çatışma falan olmadı orada.

Yedi günde Susurluk'u, derin devleti, infazları anlatıp bitireceğim. Aylarca konuşmayacağım. Neyi yaşadıysam kimlerle yaşadıysam anlatacağım savcılara.

Susurluk olayına gelecek olursak, kazayı nasıl öğrendiniz?

Çatlı'nın öldüğünü telefon ile öğrendim. Sedat Bucak'ın hanımının korumasıydım. İstanbul'a geliyordum. (...) Telefon gelince Susurluk'a gittim. Morgda Çatlı'yı gördüm. Sonra arabaya baktım, ona baktım. Dedim bu işte ihanet var. Mahkemeye çağıracaklar beni. Kimsenin bilmediği kimsenin tahmin etmediği bir şey çıkacak.

Ne çıkacak?

Herkes o kazanın nasıl olduğunu görecek. Kaydı var. Arena programında bir foto çıkmıştı. Geri çektiler o fotoyu. O fotoyu kim çektiyse cinayeti o işledi. Abdullah Çatlı devletle anlaşma yaptı. Haluk Kırcı'nın idamını engelledi. Mesut Yılmaz'la anlaşma yaptı. Mesut Yılmaz tarafından da çok ciddi ihanete uğramıştır (...)

Susurluk'ta kaybolan meşhur bir çanta hikâyesi var. Ne vardı o çantada?

O çantanın özelliği yok. Herkes bir şey almış. Kimi defter, kimi çanta almış. Ama bende olan hiç kimsede yok. Yakında göreceksiniz. Adalete anlatacağım. Beni çağıracaklar, "Susurluk'u anlatın" diyecekler. "Buyurun beyefendi" diyeceğim, Susurluk. Buyurun seyredin. Adalet huzurunda anlatacağım. Oradaki resmi görürsen herşeyi anlarsın.

*

Çarkın: Yargısız infaz yaptık

Bu açıklamalarının ardından 25 Mart akşamı da, CNNTürk’teki bir proğrama çıkan Çarkın, ’Sizin katıldığınız operasyonlarda yargısız infaz yapıldı mı?’ sorusuna, ’Yapıldı. Bu kan aktıysa, devletin eliyle aktı. Devletten habersiz kimse kan akıtabilir mi? Olaylar etrafımda gelişiyordu. Şimdi emir verenler kenara çekildi. Herkes korkuyor konuşmaya.. İnfaz emirleri, adam öldürme emirleri.. Devletten habersiz böyle bir karar verilebeceğine inanıyor musunuz?’ diye karşılık veriyordu.. Çarkın, Kürd işadamlarının öldürülmesiyle ilgili bir listenin olduğunu da doğrulayarak, ’Öyle bir liste var. Dönemin başbakanı da (Tansu Çiller) söylemişti. ’Bölücü örgütlere yardım yapan işadamlarının listeleri elimdedir. Gereken cevabını görecektir demişti..’  diyordu..

Ayhan Çarkın’ın suçladığı ve yargılanan eski Özel Tim’cilerin avukatı İlhami Yelekçi ise, Çarkın’ın kokainman olduğunu öne sürürek,  ’Parası bitince böyle oluyor herhalde. İnşallah bırakmıştır o illeti...’ diyerek, yaptığı açıklamaları ‘bozuk psikoloji’sine bağlıyor ve sözkonusu dönemde yargıya intikal eden mahkemelerde Gazi Olayları kapsamında mahkum olan iki polis dışında bütün görevlilerin beraet ettiğini belirterek, ’Beraet kararı, kanunları uyguladıkları için verildi bu polislere.. Polisler ne yapsaydı? Gül mü atsalardı kendilerine kurşun atanlara?(...) O dönem kelle koltukta görev yapanları câni olarak değerlendirmeyin” diyor ve polislerin o dönemdeki kanunlar çerçevesinde hareket ettiklerini savunuyordu, 25 Mart günü..

*

Zirve Katliâmı’nda JİTEM bağlantısı mı?

Bu arada, Malatya'daki Zirve Yayınevi isimli misyoner kuruluşunda, 18 Nisan 2007’de gerçekleştirilen ve dört kişinin boğazlarının kesilerek korkunç şekilde öldürüldüğü katliâmla ilgili Ergenekon bağlantılı soruşturma başlatılmasını sağlayan CD'deki ses kayıtlarıyla ilgili önemli bir ayrıntı ortaya çıktığı,  son operasyonda tutuklanan Malatya eski İl Jand. Alay Kom. Mehmet Ülger, öğretim görevlisi Ruhî Abat ve 5 muvazzaf askerin, katliâmla ilgili konuşmalarının yer aldığı ses kayıtlarını, olayın üstünü örtmek ve bağlantılarının deşifre olmasını engellemek amacıyla sahte muhbirler kullanarak hazırladıkları anlaşılıyordu..

25 Mart 201 tarihli Yenişafak'ın haberine göre, tutuklu sanık em. Alb. Ülger, savcılık sorgusunda kendilerine dinletilen ses kayıtlarının, olayı aydınlatmak için muhbirlerin verdiği bilgiler olduğunu söylemişti. Müstear isimli gizli tanık Uygar ise, o cinayetten sonra Abat'ın kendisini arayarak ’Biz vurun dedik, onlar öldürmüş’ dediğini ileri sürerek,  cinayetin üstünü örtmek ve davayı yönlendirmek için Alb. Ülger ve tutuklanan diğer jandarma görevlilerinin komplo yaptığını anlatmış..

Gizli tanık Uygar, "CD'deki ses yatıları, sahte muhbirle yapılan görüşmeye aittir. Ses kaydı yapılmadan önce notlar alıyorduk, bunları sahte muhbire soruyorduk. O da bizim daha önceden belirlediğimiz şekilde konuşuyordu. Bu kayıtlardan jandarma raporları hazırlanacaktı. Sahte raporlarda, muhafazakârlar hedef alınacaktı.’ diyordu.

Uygar, 'sahte muhbirler'in verdiği bilgiler doğrultusunda hazırlanacak sahte jandarma raporlarıyla, katliamın arkasındaki isimler gizlenirken, olayla ilgili kamuoyu ve soruşturmanın yönlendirilmesinin hedeflendiğini belirtiyor ve soruşturmada ele geçirildiği öğrenilen bir belge ise, yok denilen JİTEM'in misyonerlik faaliyetleriyle ilgili çalışma yaptığını ortaya koyuyor ve "Sahte muhbirlerin ses kayıtlarıyla jandarma raporları yazıp olayı AK Parti ve muhafazakâr kesimlerin üzerine yıkacaktık" diyordu.. Sözkonusu katliamın sorumlusu olarak AK Parti Hükümeti’ni ve İslamî cemaatleri göstermek için sahte ses kayıtları yaptıkları kaydedilen Ergenekon tutuklusu em. Alb. Mehmet Ülger, İstihbarat Binbaşısı Haydar Yeşil ve İnönü Üni. İlahiyat Fak. Öğr. Görevlisi Ruhî Abat'ın, sahte istihbarat raporları hazırlayarak üst makamlara gönderdikleri ortaya çıkıyor, olmayan bir ’Ortadoğu Kiliseler Birliği’ adına rapor tutukları belirlenen Ülger ve ekibinin, bu raporda olmayan kiliseler birliği için logo bile kullandıkları belirleniyordu..

Daha ilginç olanı ise, Zirve Yayınevi’nde, 18 Nisan 2007’de korkunç bir şekilde gerçekleştirilen ve 4 kişinin katledilmesi hadisesini AK Parti ve İslamî cemaatler üzerine yıkmak için hazırlanan sahte istihbarat raporlarının Askerî Casusluk Soruşturması çerçevesinde Gölcük'te de bulunduğu bildiriliyordu, 26.03.2011 günü..

*

Evet, bütün bu anlatılanlardan sonra, savaşta, eline silah geçirmiş tarafların birbirini imha etmesini istemesek bile, yine de anlayabiliriz; ama, ister devlet veya bir teşkilat adına, ister bir ideoloji veya bir din adına, her ne adına olursa olsun, hele de silahsız kimselerin ve sivil kimselerin muhtemel ve potansiyel düşmanlar olarak imha edilmesi için, bir cinayet makinesi halinde çalışanların durumlarını değerlendirirken, onlara nasıl bakmak gerektiğini ve bu gibilerin, ’insana en yakın hayvan’ mı; yoksa, ’hayvana en yakın insan’ mı olduklarını bir daha düşünmek zorundayız..

Bu ikisi arasında bir fark yok gibi gözükse de, arada yine de, ’insana en yakın hayvan’ların tercihe şayan olabileceği gibi bir ince fark olduğunu düşünerek..

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim