İnsan kazanma

07.09.2012 01:09

Süleyman Sargın

Günümüz insanı maalesef kalbî ve ruhî hayata karşı olabildiğince lâkayd. Onu insan yapan manevi latifelerinden habersiz yaşıyor. İradesinin farkında bile değil.

Dizginlerini nefs-i emmâresinin eline vermiş. Aklı gözüne inmiş, maddeden başka bir şey görmüyor. Hayatı hayvaniyet ve cismaniyetten ibaret sanıyor. Böyle olunca da ona maneviyattan, gayba imandan, ahiretten ve ruhu doyuran manevi hazlardan, güzelliklerden bahisler açmak oldukça zorlaşıyor.

Öyleyse bugün, yeni insanlara ulaşma azmindeki hizmet erleri işe imana müteallik meselelerden başlamalılar. Zihinlerdeki tereddütleri, kalblerdeki şüpheleri gidermenin en selim yolu bu. Ancak buna da herkes aynı ölçüde hüsn-ü kabul göstermeyebilir. Laubali ve lâkayd bir insanı tembih edip uyarma çok zor olabilir. Hipnozla dahi uyumayan insanlar gibi, muhatabımız kendine yapılan onca telkine rağmen hiçbir etki altına girmeyebilir. Çünkü o, kendi âlemindedir ve kendisine anlatılanlara hiçbir şekilde kulak asmamaktadır. Denilenlerin makes bulması için öncelikle onun dinlemesi gerekir. Dolayısıyla dinleyebileceği, kendini rahat hissedeceği ortamların oluşturulması önemlidir. Bu işin zorlukları elbette ki bizi irşat ve tebliğ vazifesinden alıkoymamalıdır. Zira her şeye rağmen çok zor olan bu vazifenin mutlaka yapılması gerekiyor. Kalplerindeki yaraların insanlara gösterilmesi, küfrün tehdit ve neticelerinin onlara hissettirilmesi günümüzün en önemli işi çünkü.

Ayrıca bu insanların bazıları da ihmal neticesinde bu hale gelmişler. Aileden, çevreden, okuldan maruz kaldıkları ihmaller neticesinde yüreklerinde gizli o hazinenin farkına varamamışlar. Bu tür insanların imdatlarına hemen koşulabilse çok çabuk netice alınacağı da muhakkaktır. Zira pek çok istidatlı kimse sırf yetiştikleri kültür ortamı itibarıyla rahat anlaşılacak meselelerde bile zorluk yaşayabiliyor. Böyle birine meseleler bir lise talebesi seviyesinde bile anlatılınca, sanki o işe teşne imiş gibi hemen kabullenebiliyor.

Bu konuda da en büyük örnek Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi vesellem)'dir. Halid bin Velid Müslüman olduğunda Efendimiz, ona iltifatlarda bulunmuş ve Hazreti Ömer'e söylediği aynı şeyleri ona da söylemişti: "Şaşırıyordum; nasıl olur da Halid gibi bir insan şirkte bu kadar ısrar eder?" Bu sözlerle Allah Resûlü, onun çarçabuk Müslüman olmasını ve küçük bir ameliye ile tasaffi edip som altın haline gelmesini ifade etmişti.

Zaten Risâletpenâh Efendimiz bir hadislerinde "İnsanlar madenlere benzerler, cahiliyede altın olanı, Müslüman olduktan sonra da altındır." ifadeleriyle bu manaya işaret buyuruyor. Aradaki fark şudur: Cahiliyede bu altın, taş toprak içindedir; Müslüman olunca da tasaffî eder ve yirmi dört ayar som altın haline gelir. İşte Ömer, işte Halid neticede ikisi de birbirinden yiğit. Hep pozitif kutupta bulunup, daima pozitifliği temsil eden bu iki zat, yer yer cahiliye devrinde birbirlerine karşı olmuşlar ama sarrafını bulunca birer meleğe dönüşmüşler.

Cenab-ı Hakk'ın İslam adına yenilmez hale getirdiği bu iki müstesna simada mutlaka bir benzerlik var ki, Efendimiz'in huzuruna çıktıklarında ikisine de benzer şeyler söylemiş. Mesela, cahiliye döneminde yolda karşılaştığı Hazreti Ömer'e şu mealdeki sözler söylediğini biliyoruz: "Daha ne zamana kadar ya Ömer?" Hazreti Halid, Huzur-u Risâletpenahîye gelip aynı atmosferi paylaştığında ona söyledikleri de benzer şeylerdi. Bu iki müstesna insan, Efendimiz'le tanışıp onun yaydığı nurdan istifade etmeye başlayınca hep derinleşti ve hiç ters düşünmediler. Hazreti Halid, Efendimiz'in huzuruna ziynetler içinde gelmişti. Orada bütün ziynetlerini çıkardı ve "Huzurunuzun edebine muhaliftir ya Resûlallah" deyiverdi. Bunları bir yerden öğrenmemişti ama fıtratı çok selimdi. Bu selim fıtrat, tutuşmak için sadece bir kibritin çakılmasını bekliyordu. Bu kibrit de Efendimiz'in atmosferi oldu.

Günümüzde de böyle dimağlar çok. Kapılarının çalınmasını, içlerindeki selim fıtratın tutuşturulmasını bekleyen sayısız temiz insan var. Şimdilerde iman ve Kur'an yolunda fırtına gibi hizmet eden pek çok insan böyle bir ilgilenme neticesinde kazanıldı. Daha önce küfrün ve ilhadın pençesinde inim inim inleyen bu insanlar bugün Allah adına yapılan çalışmalarda en önde bulunuyorlar. Onların o samimi, katışıksız halini görünce bazen "Bizim de geçmiş hayatımız öyle olsaydı da biz de onlar gibi samimi Allah için koştursaydık." diyesimiz geliyor. Allah dedirtmesin, zira küfür çok çirkin bir şey. Ama meyhaneden gelip füze hızıyla mabede, oradan da Kâbe'ye koşan insanlar, insanın aklına bunları da getirebiliyor.

O halde muhatabın kabul edip etmemesine takılmadan ısrarla koşmak, anlatmak, yeni insanlara ulaşıp bu güzelliklerden istifade ettirmeye çalışmak değişmeyen hedefimiz olmalı. Bu hedefi hizmet adına bile olsa, bir kısım maddi beklentilerle kirletmek, gölgelemek işin bereketini kaçırıyor. "İnsan kazanma" bir peygamber mesleğidir. Bu mesleği peygamberlerin yaptığı gibi yapmak gerekiyor. Temsille, tebliğle, ihlasla ve samimiyetle...

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim